25 Kasım’ın ardından: Meydanlar bize ne söylüyor? – Perihan Koca

O sarsıcı 2013 Haziran’ı ardına koşar adım hızlanan Türkiye siyasi takviminde, kadınlar her marazda bir adım daha öne atıldılar.

Hatırlayın, 2015 7 Haziran seçimleri ardına, evimize aşımıza yurdun göbeğine düşen bombalarla ülke yangın yerine, adeta bir “Bombalar Cumhuriyeti’ne” dönüştürüldüğünde, sokağı ilk tutanlar kadınlar olmuştu.

Ve 6-8 Mart kadın eylemleri ile, kadın isyanının tüm coğrafyada mayalandığı özel bir tarihsel sürecin başlangıcı olagelmişti 2016’nın 8 Mart’ı.

Haziran İsyanı’nda, Özgecan Aslan eylemliklerinde bir adım daha ivmelenen Türkiye Kadın Hareketi, 6-8 Mart eylemlikleri ile yeni bir eşiğe yerleşmişti.

Ha keza, tüm ülke için yeni bir siyasi kavşak açan; 2016 15 Temmuz darbe girişimi ile, toplumun üzerinde gezinen puslu iklim, sokaktan çekilme eğilimini güçlendirmiş, 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ile de, toplumun üzerine biçilen kıyafet kalıcılaştırılmak istenmiş ve öyle ki, iktidar da ivedilikle OHAL’e yaslanarak yeni rejimin inşası ve garantörlüğüne soyunmuştu.

Yine hatırlayalım, OHAL’in getirdiği yetkin ve etkin yasaklara ilk kitlesel tepkiyi verenler ve öyle kritik bir süreçte sokağa çıkma yasağını delenler “her halde direniriz” diyen kadınlar olmuştu. 2016’nın 25 Kasım fotoğrafı sanırım, hala herkesin belleğindeki yerini koruyordur.

Kadın Hareketi yeni bir eşikte

Kadınların sokağa çıkma ve sokağı tutma eğiliminin her eşikte güçlenmesi ve ivme kazanması takdir edersiniz ki ne bir tesadüf ne de bir ajitasyon.

Tüm sorun alanları, kendiliğindenliği ve “örgütsüzlüğü” ile toplumsal muhalefetin en diri, en kitlesel ve meşru mücadele alanı kadın kurtuluş hareketi.

Kadın mücadelesinin kazandığı ivme, salt kadın hareketine güç vermekle de kalmıyor; duruşu, sözü ve eylemi ile, başta sol, sosyalist güçler olmak üzere, devrimci, demokratik, halkçı güçlere, Türkiye’de zuhur eden özgürlük arayışına güçlü bir işaret fişeği de çakıyor.

Kadın hareketinin alabildiğine heterojen zengin bileşimi içerisinde, birlikte olmaya, birbirinden öğrenmeye, deneyim biriktirmeye giriştiği “Kadınlar Birlikte Güçlü” birlikteliği ile de aslında bu olağanüstü ülke momentinde ne yapmalı’nın cevaplarını üretiyor, yol açıyor.

Geçtiğimiz üç beş yıl içerisinde kitlesel bir reddedişle açığa çıkan kadın eylemlerinde 25 Kasım ve 8 Mart’lar için verdiğim tarihler, takvimsel eylemlikler adına verdiğim tarihler değil.

Tersine kadınlar, takvimsel eylemliklere yeni bir anlam ve boyut kazandırıyor ve 8 Mart-25 Kasım başta olmak üzere o günün anlamını konjonktürel bağlamda ve kendi coğrafyasının özgün koşulları içerisinde yeniden üretiyor, kendi dilini, yöntemini ve mücadele araçlarını yeniden yaratıyor.

Devlet, iktidar ve rejim krizleri üçgeninde; “kadınlar” ülke tarihinde her tarihsel kritik dönemde olduğu gibi, toplum mühendisliğinde ana araç olarak kullanılıyor.

Son yıllarda hızlanan kadın düşmanı politikalar, yaptırımlar ve kadınların emek emek kazandığı mevcut haklarının bile tırpanlanmaya çalışması ile ülkemizin kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, istismar grafikleri birbirlerini adeta kucaklıyor.

Patriyarkanın yaptırımları yanında, ekonomik krizin ve iktidarın yeni rejim politikalarının sonuçlarının ağır kıskacı altında olan kadınlar yaşamlarına sahip çıkma mücadelesine daha sıkı sarılıyorlar.

Öyle ki, yeni rejimin kuruluş mesainin çok yönlü hamlelerle sürdürüldüğü ve faşizmin kurumsallaşmasına hız verildiği bu günlerde gerçekleşen 25 Kasım kadın eylemliklerinde, iktidar yönelimin ipuçlarını görmek mümkün.

Bu anlamıyla, kadınlara yasaklanan 2018 25 Kasım’ının işaret ettiği çok şey var.

25 Kasım 2018 ve erkek-devlet barikatı

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz pazar, Türkiye’nin dört bir yanında kadınların akın akın sokağa çıkmasıyla gerçekleşen 25 Kasım eylemlerinde Taksim tarihi bir fotoğrafa ev sahipliği yaptı.

Binlerce kadın talepleri, arzuları, hayalleri ile, olası tüm saldırılara rağmen sokakta, meydanda idi. Bizzat İçişleri Bakanlığı’nın emriyle, ölen kadınlara Allah’tan rahmet dilenerek, kadınlara “yürüyemezsiniz” denildi.

Gücünü haklılığından ve meşruluğundan alarak sokaktaki yerini alan kadınlar, son derece kararlı ve öz güvenli bir şekilde birbirine sıkıca sarılıp, kollayarak erkek-devlet barikatını aşmaya yöneldi.

Karşılığında gazla, copla, tekme tokatla saldıran kolluk kuvvetlerine rağmen moral üstünlüğü kadınlarda idi ve o meydandan hiçbir erkek-devlet sesinin direktifi ile ayrılmadı kadınlar. Ne meydandan püskürtülmeyi ne de açıklamaya yapıp dağılmayı kabul ettiler.

O sırada, BM’nin kadına yönelik şiddete karşı “Dünyayı turuncuya boyayalım” kampanyasına destek olmak için, Galata Kulesi’ni ve Köprü’yü turuncuya boyayan iktidar aklı, tüm riyakarlığı ile kadına şiddete karşı sokaklara çıkan kadınlara, şiddet uyguluyor üzerine bir de, provoke edenin provokasyona uğramış(-mış) mağduriyet ağzıyla: “İlla polise hücum edecekler, ‘biz buradan yürüyeceğiz’ diyecekler, kamuoyuna da ‘kadına şiddet gününde kadına şiddet gösterdiler’ diyecekler” aymazlığıyla konuşuyordu.

Erkeklik, sıradan ya da öylesine bir şey değil, bu sözler de alelade söylenmiş sözler olmaktan ziyade, erkekliğin yeni rejimin içerisindeki kurucu kurumlarının kadın yönelimi. Erkeklik tam da bu akılla kurumsallaşıyor.

Hiç kuşkusuz 2018 25 Kasım tarihe not düşmüş, toplumsal belleğimize kazınmış oldu.

Zira, 25 Kasım gecesi, yasaklara rağmen İstiklal’in tüm sokaklarını eylem alanına çevirirken, her yerdeydik, sadece kendi yanımızda, kendi aramızda değil, patriyarkanın, erkek devlet mekanizma ve kurumlarının tam ensesindeydik.

Bu toprakların direniş tarihine bir çentik daha atıp, “kadın gibi direnmek” kavramını tarihe yazdık.

Eylemde kadınların arasından yükselen bir hayalet kostümü vardı, o kostümün biz kadınlarda ve “onlarda”, karşımızdakilerde yarattığı ortak bir his, ortak bir ruh hali de vardı.

Sanki o hayalet kostümü, kadınların kulaklarına “Türkiye’de bir hayalet dolaşıyor. Feminizm heyulası” diye fısıldıyordu. (Komünist Manifesto’ya atıfla.)

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir