7 Haziran’dan Sonra* – Oğuzhan Kayserilioğlu

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Seçim dizisinin ilk ikisinde rakiplerinden sıyrılıp ipi önde göğüsleyen AKP, üçüncüde kuyruğundan yakalandı.

Şimdi, sanki hep onların olacakmış gibi sımsıkı yapıştıkları iktidarın zirvesinden yuvarlanma riski güçlenince, şaşkın gözlerle inanamayarak etraflarına bakıyor, kabullenemeyerek ya da hala anlayamayarak git-geller yaşıyor, kimi kez küsüyor, bazen pişkinlik yapıp yüzsüzlüğe vurarak hiçbir şey olmamış gibi şişiniyor, bazen de öfkeyle ve aptalca bağırıp çağırıyorlar.

Elbette, soğuk gerçeği bir süre sonra netçe görecek, kenarına geldikleri mutlak iktidarın ulaşamayacakları bir uzaklığa uçup gitmesine de alışacaklar. Üstelik her şey yeni başladı, zaman aktıkça kim bilir neler yaşanacak ve günün sonunda acaba kim nerede olacak, henüz belli değil.

Açık ki, işlenen onca suçun bir faturası var ve ilk fırsatta önlerine koyulacak.

“Emri ben verdim” pervasızlığıyla işlenen onca cinayet, “ben yaparım, bir şey olmaz” tarzında yapılan onca yolsuzluk, bölgede ne kadar katliamcı çete varsa hepsine akıtılan para ve silahlarla yürütülen savaş kışkırtıcılığının hesabı sorulabilir.

Gelecek kuşakların cebinden çalıp “borçlanarak” şişirilen “ekonomi balonunun” yakınlaştığı anlaşılan patlayışıyla ortaya dökülecek gerçekler de, o pek övündükleri “ekonomik başarılarının” iç yüzünü-vurgunculuklarını açığa çıkarabilir.

Kendi düzenlerine ait yasaların ve hatta anayasanın sanki çok normalmiş gibi rahatça çiğnenmesiyle kazanılan rütbe ve mevkiler; evet, bunlar ve arkalarından sökün edecek çok daha fazla “ağır suç” kapsamındaki “faaliyetler” de, şimdi yargılanma riskiyle karşılaşmış durumda.

Evet, sadece iktidar değil, vurgunculukla cebe atılan zenginlikler ve koltuğuna oturulan bütün mevkiler, üstelik hesabı sorulup cezası çekilerek kaybedilebilir.

Tehlike büyük, iktidarın zirvesinde sinirler gergin, belli ki korku dalgaları geziniyor ve hatta kimileri batan gemiyi terk etme hazırlığında.

 

Sefilliğin Tablosu

İktidarın gücünün arkalarından çekilme olasılığı bile bazı gerçekleri su yüzüne çıkarmaya başladı. Korkak, çapsız, birbirinin kuyusunu rahatça kazabilecek fırsatçılardan oluşan bu sinsi ve bayağı güruh, bütün çirkinlikleriyle hoplayıp zıplıyorlar. Öyle ki, burnunuzu tıkamadan yanlarından geçerseniz pis kokudan bayılabilirsiniz.

Arınç’ın, seçim gecesinde, yaşadığı korkuyu açığa vuran şaşkınlık, öfke ve dehşetle karışmış ve “bir an önce kaçma” isteğinin tablo gibi yüzüne yansıyan olağanüstü görüntüsü ve sonraki günlerde ne olduğu anlaşılmayan ve birbirini dışlayan sayıklamaları, hiç de rastlantı ya da bireysel bir tutum değil.

Arınç’ın yüzüne vuran bozgunun aksine, Davutoğlu’nun “cenazede zurna çaldığı” seçim gecesi konuşması ve “ bu kargaşada bir fırsat bulup da acaba kendime bir alan açıp Erdoğan’ın gölgesinden çıkabilir miyim” arayışları, bir tiyatro sahnesinde oynanıyormuş gibi akıp gidiyor.

Gül’ün tapon mal peşinde ve “armut piş, ağzıma düş” beleşçisi fırsatçı- “tok” tüccar gibi yaptığı sinsi hamleleri, Y. Bulut ve M. Metiner gibi insana benzeyen paçavraların arkası boş tehditlerle yürüttükleri zavallı hırçınlıklar, İ. Karagül’ün artık epey iğreti kalan “yüz yıllık dava” nutukları, bu sefil oyunun diğer bölümlerini oluşturuyor. Bakalım sonraki perdelerde daha neler göreceğiz?

Aslında ama sahne daha geniş ve başka oyuncular da kendi rollerinin hakkını vermeye çalışıyorlar.

En başta da Erdoğan, parmaklarıyla yoklayıp burnuyla koklayarak “oluşan yeni güç dengelerinde nasıl yeniden üste çıkabilirim” arayışı içinde.

Tam “sultan” olacakken, en iyisinde yasal görevi üst düzey bir protokol görevlisini biraz aşan bir cumhurbaşkanlığı ile- en kötüsünde suçlarının cezasını çekeceği bir mahkum durumuna düşme arasında salınan “yeni kaderini” yırtıp atmak için bir çıkış yolu arıyor.

Erdoğan, artık iyi bildiğimiz gibi, kendine özgü hile ve entrikalarla ve devlet gücüyle yol almaya çalışıyor. Henüz “sultan” olmaktan vazgeçmiş olmasa da, bir yandan da suçlarını unutturacak bir zaman kazanabileceği uygun bir “koalisyon” arayışı içinde. İlk vurgunun acısı geçince, yeniden diklenmenin bir fırsatını bulabileceğini düşündüğü anlaşılıyor.

Öyle ya, neden olmasın? Bölgedeki olağanüstü koşullar, ülkenin bir kez bozulup bir türlü yeni dengelere yerleşemeyen toplumsal ve siyasi süreçleri, zamanın akışı içinde Erdoğan’a bolca fırsatlar verecektir. Şayet yıkılmadan ayakta kalabilirse, yeniden öne çıkma hamleleri yapabilir.

Erdoğan ve çevresi, şimdiye dek izledikleri hattı daha da güçlendirerek, gerekirse Diyarbakır mitinginde denedikleri gibi toplu cinayetler ve katliamlar işleyerek, Kürt gerillalarıyla savaşı yeniden başlatarak ve hatta bölgede yaşanan ve sonu gözükmeyen savaşın/kaosun içine aptalca bir gözü dönmüşlükle atlayarak iktidarda kalmanın yollarını arıyorlar.

Şimdi, günü kurtarma zamanıdır.

H.Fidan ve E. Ala’nın sahne gerisinde düzenlediği askeri-politik hamleler, B.Yıldırım’ın saraydan ve H. Karaman’ın minberden verdiği akıllar, M. Gökçek’in şarlatanlıkları, İ.Karagül, A. Dilipak ve H. Karayaka’ların gazete köşelerinden çektikleri ajitatif nutuklar, E. Sancak gibi fedailerin uçkunlukları, yaşanan acı yenilginin üstünü örtme, unutturma ve moralleri yeniden tazelemenin öncü hamleleri.

Ah bir de günün gerçekleri, oluşan yeni güç dengeleri ve YPG-YPJ olmasa!

 

Çıkmazdaki CHP

İşte, onca yıl sonra Baykal böyle bir ortamın içinden yeniden sahne ışıklarının önüne çıkıverdi.

Yeniden öne çıkmaktan duyduğu sevinci hiç saklayamadan en çiğ biçimde gösteren Baykal, Erdoğan’ın sultanlık heveslerinin ya da Erdoğan’lı AKP’nin yeni koşullarda örgütlenebilmesi-ayakta kalabilmesi için gereken ara dönemin yüzü ya da mızrak ucu olmayı, sahnede yeniden yer almanın bedeli olarak görse gerek.

Eh, burjuva siyasal arenasında ilke, onur ya da şerefin kaç paralık değeri var ki?

Öyle anlaşılıyor ki, şayet işler onun istediği gibi giderse, Erdoğan’ın gerekli gördüğü süre boyunca, Baykal’ın pişkince sırıtan çehresini göreceğiz. O arenanın başrol oyuncularından Demirel’in yaşam öyküsü, her durumda ve ne pahasına olursa olsun üstte kalma konusunda Baykal’a yardımcı olacaktır.

Güçsüz olduğu ve istendiği zaman çekileceği için finans-kapital tarafından CHP’nin başına paraşütle indirilen Kılıçdaroğlu, gerçekten de “etkisiz eleman” olarak gönderildiği yerlerde gözüküp-söylemesi istenilenleri “dürüst devlet memuru” görünümüyle dillendirme konusunda oldukça yetenekli çıktı. Ama memleketi Dersim’de yediği tokadın derin anlamını, o tokadın hangi zeminde yaşanan bir tarihsel kopuşun ürünü olduğunu acaba anlamış mıdır?

“Büyüklerinin” gözüne girmek ve devletin muteber adamı olmak için, öncüsü Hikmet Çetin gibi, etnik ve inanç kimliklerini sefilce “unutup” egemen etnisite ve inanca kulluk yaparak bu despotik düzene hizmet eden Kılıçdaroğlu, kendisinin ve ona bu rolü oynatan egemenlerin hesap edemedikleri bir tarihsel “kopuşun” önünü açtı.

Öylesi zavallı bir umutsuzluk abidesiydi ki, günün şartlarında kendilerini yeni katliamların beklediği bir çıkmaza sürüklendiklerini sezen Alevi Kürtlerin, Zaza’ların özgürleşme hamlesine yönelmelerinin önündeki CHP engelinin etkisini zayıflattı.

Egemenler, şimdiye dek olduğu gibi, mesela Hikmet Çetin ya da Kamer Genç gibi, Kılıçdaroğlu’nun da, başka hizmetlerinin yanı sıra, umut yaratarak ya da kimi arpalıkları dağıtarak, özellikle Alevi-Kürt komününün-emekçilerinin egemen sistem içinde tutulmasına hizmet edeceğini hesaplamışlardı. Ama, “evdeki hesap çarşıdan döndü”.

Hesabı bozan, şimdiye dek olmayan bir emekçi-halkçı seçeneğin varlığıydı.

Kılıçdaroğlu, belki önceki dönemde başarabileceği “görevini” yapabilmek için çırpınsa da, bir çeşit “arpalık” olarak Alevi adaylara ön açarak kendi benzerlerini çoğaltmaya çalışsa da, sunduğu “kimliğini inkar” seçeneği itibar görmedi.

Tersine, Kürt Özgürlük Hareketinin etrafında yarattığı güçlü çekim alanı ve Gezi isyanının halk güçlerine yüklediği özgürleştirici, ön açan ve “yapabilme” inancını güçlendiren ivmenin ortaklaştığı günümüz koşullarında, hiçbir çekim gücüne sahip olamadığı gibi, taşıdığı zavallı ve sinik dokuyla, ikircikli olanları da güncel özgürleşme atmosferi içinde “kopuş” yönünde cesaretlendiren bir etki yarattı.

Eh, seçenekler, CHP’nin zavallı bataklığında çırpınarak katliama sürüklenme ya da direnişçi bütün halk güçleriyle ortaklaşarak özgürleşme olunca ve günümüzün koşullarında ”zamanın ruhu” cesaret ve cüret saçarken, hangi komün gücü köleliği tercih eder?

Alevi-Kürt, Zaza komününde yaşanan “kopuş”, tarihsel bir derinliğe sahip ve genişleyerek bütüne yayılma eğiliminde.

Kılıçdaroğlu, kimliğini inkâr ettiği, güçsüz ve rahatça kontrol edilebilir olduğu için “yükseltilmişti”. Gerçekten de, CHP’yi eski statükoyu savunan klasik Kemalist yapıdan koparıp AKP eliyle kurulan Yeni Rejim’e uyumlu bir yapıya dönüştürme süreci içindeki rolünü iyi oynadığını saptayabiliriz.

Kendisi ne yaptığının farkında mıdır, bilemeyiz; ama belki de tam da eblehliğinin yarattığı “samimiyet ve dürüstlük” görünümü/aldanışı yüzünden, CHP’nin AKP öncülüğünde kurulan Yeni Rejime yerleşmesi sağlandı. Bu sert dönüşümü hem de en az hasarla başardılar.

O “başarının” ama iktidar gücü olma ya da en azından AKP’den kaçanlara sığınacak liman olma kapasitesi bile yok.

Öyle değil mi, eğer sadece Kılıçdaroğlu CHP’sine kalsaydı, bazı sermaye güçleri tarafından arkadan yapılan onca ittirmeye, ses ve görüntü efektlerine/köpüğüne rağmen, AKP iktidarının sürüp gitmesine yardımcı olmaktan öte gidilebilir miydi? Seçimlere parti olarak girme kararı alan HDP, bu sürekli kendini tekrar eden kısır döngüyü parçalayıp attı.

 

MHP Ne Yapmaya Çalışıyor?

Bahçeli ise, AKP ve CHP’den kaptığı oylarla, kendi gerçek oy tabanının oldukça üstünde konumlanabildiği son dönem grafiğini sürdürdü.

Bahçeli, bayağı ve itici kişiliğine rağmen, faşist geleneğin günümüzde var olabilmek için yerleşmesi gerektiği konumu görebildiği ve MHP’yi oraya az çok yerleştirebildiği için, liderliğini sürdürebiliyor.

MHP; devrimci hareketin halkla bütünleşerek yükselişe geçtiği ve sistem ve rejim için tehdit oluşturma potansiyelini taşıdığı 60’lar ve 70’lerde, sokaklarda artan oranda cinayet işleyerek, yükselen devrimci-demokratik halk hareketinin önünü kesme “görevini” yerine getiriyordu.  Aynı zamanda, önde durup gölgeleme yaparak kapitalist sistemin, onun oligarşik- totaliter rejiminin ve hepsini koruyup-kollayan despotik devletin varlığını gizliyor, yıpranmamasını ve “bekasını” sağlıyordu.

12 Eylül’de Ordu doğrudan yönetime geçince, artık onlara gerek kalmadı ve kirli bir mendil gibi iktidar alanından uzaklaştırılıp Mamak zindanına tıkılıverdiler. 12 Eylül sonrasında mahkeme salonunda, “Fikirlerimiz iktidarda, ama biz hapishanedeyiz” derken, aslında doğru bir saptama yapmışlardı.

90’larda sosyalist sistemin yıkılışıyla, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye Devrimci Hareketi de çöküş ya da gerileme yaşayarak, bir dönem için de olsa sistem-rejim için tehlike olmaktan çıktı. Kapitalist sistemin, oligarşik rejiminin ve despotik devletin bir ürünü ve aracı olan faşist hareket de, kendisine farklı bir konumlanma bulmak zorunda kaldı.

MHP, oluşan yeni koşullarda, anti-komünist özünü koruyarak ve PKK-Ordu savaşında yaşanan gerilimlerden ve özellikle de asker cenazelerinden kendisine güç devşirip ırkçı-şoven dokusunu derinleştirerek kitleselleşmeye çalıştı.

Varlığını koruyarak sistemin ve rejimin “nimetlerinden” arpalanmak, Mamak “kazığını” hatırlayıp gizli devlet güçlerinin doğrudan ve sıradan basit bir aleti olmamak, kendince bir siyasal ağırlık kazanmak ve mümkünse siyasal dengelerde ağırlık oluşturup hükümet ortağı olmak, yeni konumlanışın zeminiydi.

Askeri olmaktan çok toplumsal ve politik alanda konumlanan bir faşist hareket olmaya çalıştılar. “Askeri” uzantılarını daha çok devletin uygun konumlarına yerleştirerek iş görmeyi tercih ettiler ve kimi Mafia gruplarında devletle ortaklaşarak mevzilendiler.

Sermayenin egemenliğinin sürüp gitmesini sağlayan düzenin devamı ve toplumsal gericiliğin, ırkçılığın ve şovenizmin sürekli yeniden üretilip kökleştirilmesi yönünde çabalıyorlar. Ve, emekçi halkların özgürleşme ve kardeşleşme girişimlerine karşı düşmanca bir konuma yerleşerek, kendilerine iş düştüğünde bir anda “titreyip” eski günlerine dönerek sokaklarda provokasyonlar düzenleyip kendilerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

Ancak, bir faşist hareket olarak, “fıtratları gereği”, “sivil” bir toplumsal-siyasal hareket olmayla kendilerini sınırlayamazlar. Yeniden yükselme eğilimine giren demokratik halk hareketlerine ve elbette Kürt halkının özgürlük arayışına karşı, eski günlerindeki alışkanlıklarına rahatça dönerek saldıracaklardır.

O arada, şimdiki koşullarda, ülkedeki gerici-faşist gidişe destek verme konusunda AKP ile uzlaşacaklar, şayet koşulları oluşursa ortak hükümet olma konusunda istekli olacaklardır. Zaten, polis içinde “Fettullahçı” “parelellere” karşı operasyon yürüten Erdoğan’ın başvurduğu kadroların herkesçe bilinen MHP’li kimliği, kısmi bir koalisyon sayılmaz mı?

Aralarındaki fark, şimdiki güncellikte, gerici-faşist inşa sürecinde  AKP daha “maceracı” bir faşist çizgi izlerken, MHP devletin klasik tutumları üzerinden yol almaya çalışıyor olması gibi görünüyor. Ama, ne gam, her an ikisi üst üste düşebilir ya da birbirlerinin konumuna yerleşebilirler.

İşte, Bahçeli, onca renksizliğine, silikliğine ve karizma yoksunluğuna rağmen, MHP’nin şimdiki konumunun inşasına öncülük edebildiği ya da bu konuma uygun bir kimliği temsil ettiği içindir ki, yerinde durabiliyor. Koşulların MHP’lileri daha fazla sokağa çekmesi halinde, parti içi bir saray darbesiyle yerinden edilmesi güçlü olasılıktır.

 

Sermayenin Restorasyon Çabası

Seçim sonuçları,  özellikle de HDP’nin barajı rahatça ve fazlasıyla aşarak AKP’nin tek başına hükümet kurmasını engellemesi, bir yönüyle de, sermaye güçlerinin/finans-kapitalin bir müddettir uygulamaya çalıştığı “restorasyon” projesinin önünü açtı.

Şimdi, bir AKP-CHP koalisyonu kurarak bu restorasyona yol vermeye çalışıyorlar. Olası bir AKP-MHP koalisyonunda da aynı süreci zorlayacaklardır.

Neden ve nasıl bir restorasyon peşindeler?

Sermaye açısından AKP’nin esas görevi, oligarşik egemenliğin zirvesindeki Ordu-Sermaye ittifakını, sermayenin çıkarları yönünde dönüştürmekti. Ordu’nun kurucu önder konumuyla Cumhuriyet’in her alanına sızdırdığı özel iktidar alanı tasfiye edilmeli ve oligarşinin zirvesi sermayenin mutlak egemenliğine sokulmalıydı.

Açık ki, AKP işini esas olarak başardı.

Ordu, sermaye sisteminin politik rejiminin öncü-kurucusu olduğu Cumhuriyet’in ilk on yıllarındaki belirleyici görevlerini yerine getirdikten sonra, son on yıllarda tam tersi bir yöne evrilerek,  sermaye birikim süreçlerinin önünde kimi “pürüzler” yaratan, “hız kesen” ve zaman aktıkça “yük” haline gelen bir konuma sürüklenmişti.

Böyle bir hamleye girişen ve Ordu’yu zirveden bir kerte aşağıda konumlanmaya zorlama cüretini kuşanan sermaye, bir toplumsal ilişki biçimi olarak Anadolu’nun en ücra köşelerine bile yayılabildiğini, maddi kütle olarak birikiminin güncel aşamasında yeterli güce sıçradığını, küresel sermayeyle ortaklığını istenir bir derinliğe kavuşturduğunu ve geçen on yıllarda iktidar olma konusunda gerekli yetenekleri kazandığını saptamış olmalıdır.

Özellikle 12 Eylül’den sonra alınan yol, sermaye açısından Ordu’ya karşı hamle yapmanın uygun zeminini yaratmıştı. Sizin anlayacağınız, sermaye, darbe yapmaya kışkırttığı Ordu’yu kullanarak, Ordu egemenliğini zayıflatmanın maddi zeminini oluşturmuştu.

Artık “yük” haline gelen Ordu’nun ayrıcalıklı konumundan kurtulmak isteyen sermaye,  kendi egemenliğindeki ulusal sınırlar içinde mutlak hakimiyet kurarak, birikiminin hızını ve yoğunluğunu arttırmak istiyordu. İşte, AKP, bu “göreve” atanmıştı.

Evet, AKP becerdi, elinden tutan ve arkadan destekleyenlerin belirleyici etkisi de olsa, önde konumlanarak dövüşüp risk alan AKP idi. Özellikle “Ergenekon operasyonları” finali yaklaştırdı, 2010 referandumu ise,  sürecin hedefine ulaştığını gösteriyordu.

Ancak, “işini yapan” AKP, sürecin ilerleyen aşamalarında, kurucu-önderi olduğu Yeni Rejim’in üstünde yük olmaya, yaptığı dengesiz hamlelerle sistemi ve kurduğu rejimi kendi dar ideolojik motivasyon alanına (“ılımlı İslam”) sıkıştırmaya, kendisini sistemin ve rejimin “sahibi” gibi görmeye başladı. Kendisini destekleyip öne çıkaran küresel ve yerel sermaye güçleriyle didişiyor ve “kafasına göre” davranmaya çalışarak, sistem ve rejim açısından yüksek riskler yaratıyordu.

AKP/Erdoğan’ın, küresel hegemonyada oluşan boşlukları gördüğünü ve o boşlukların yarattığı yeni inisiyatif imkanlarını değerlendirdiğini; ancak, bu imkanların sınırlarını yeterince göremeyerek yüksek risk aldığını ve giderek “maceracı” bir hatta doğru sürüklendiklerini saptayabiliriz.

Evet, ABD’nin güç alanı zayıflamışken bir yerel güç olarak çevrenizdeki “yaşam alanınızı” genişletmeye yönelebilirsiniz; ama, hem bu girişimi doğru hamlelerle hayata geçirmelisiniz hem de kendi sınırlarınızı görebilmelisiniz. AKP, her iki konuda da ağır hatalar yaptı ve sisteme “yük” olmaya başladı.

İşte, “restorasyon”, sermaye güçleri açısından, bu yeni “yük” ü sınırlama ve oluşan riskleri temizleme hedefiyle devreye sokulan bir düzenleme faaliyeti ve taşları yerli yerine oturtma çabasıdır.

AKP ve Erdoğan’a da,  sermaye karşısındaki ikincil konumları dayatılacaktır, dayatılıyor da. Yeni Rejim, kurucusu AKP/Erdoğan’ın yarattığı pürüzlerden temizlenerek “restore” edilecek, sermayenin mutlak egemenliğinin son basamağı da çıkılarak menzile varılacaktır.

“Restorasyon”, AKP’yi tek başına iktidar olma olanağından mahrum bırakan seçim sonuçları tarafından destekleniyor. Koalisyon, Erdoğan’ı terbiye etmek ya da eğer “sultan” olmakta ısrar ederse Erdoğansız bir sürecin önünü açmak için kullanılacaktır. En istenir olanı AKP-CHP koalisyonu olsa da, MHP’li koalisyonda da “restorasyon” aleti olarak faşistler kullanılacaktır.

Erken seçim, “restorasyonun” önünü kesmek için Erdoğan tarafından zorlanıyor. Çılgınca bir hamleyle Ordu’yu Suriye’ye sokmak ve oluşacak savaş ortamını olası erken seçimin sonuçlarını garantiye almak için kullanmayı da planlanıyor. Ancak, bu seçenek henüz yeterli güç kazanabilmiş değil. Erdoğan fraksiyonu dışında herkes, şu anda erken seçim istemediğini açıklıyor.

Evet, içinde bulunduğumuz ortamda, farklı kanatlardan egemenlerin iki seçeneği böyle: Erdoğan’ın faşist diktatörlüğü ya da finans-kapitalin/sermayenin Yeni Rejiminin restore edilerek sürdürülmesi!

Üçüncü seçenekse, barajı geçen HDP’nin temsil ettiği farklı toplumsal güçlerin ittifak alanının hedefi olan bir “Demokratik Cumhuriyet”.

 

Bazı Ana Eğilimler

Seçim sonuçları oldukça farklı açılardan bolca değerlendirildi ve neredeyse söylenmesi gereken her şey söylendi. Ama, bazı ana eğilimlerin özellikle öne çıkarılıp vurgulanması gerekiyor.

İlk olarak, ortaklaşan halkçı, demokratik ve devrimci güçler, ülke politikasında belirgin bir rol oynadı ve Erdoğan’ın “Başkanlık” hayallerini çöpe atan güçlü bir çıkış yaptılar. Bu çıkışın arkasında oldukça zengin ve ödenen bedellerle dolu bir mücadele tarihi var. Seçimler ise, sürüp giden çıkışın güncel momenti oldu.

Bu bir başarıdır ve hiç gölgelenmeden parlatılıp sivriltilmesi gerekiyor. Keyfini sürüp, tadını çıkarabiliriz.

İkincisi, başarının özneleri, Kürt Özgürlük Hareketi(KÖH) ve Gezi isyanının özgürlükçü toplumsal güçleridir. Bu güçler, seçim zaferiyle, toplumsal meşruiyetlerini arttırdılar, yeni mevziler kazandılar ve ortaklaştıkları takdirde sürekli ilerleyebilecekleri bir demokratik-devrimci yolun önlerinde olduğunu bir kez daha gördüler.

Gezi’nin toplumsal güçleri, isyan günlerinin sonrasında sürüp giden sokak merkezli ve hareketli var oluşlarını ve her fırsatta hakları ve özgürlükleri için mücadeleye atılma cesaretlerini, seçimlerde oy atarak yaptıkları bir yeni hamleyle daha da zenginleştirmiş oldular. Üstelik kazandılar ve bu durum, şimdiden sonrasının özgürlük arayışlarına moral ve meşruiyet kazandırıyor.

KÖH ise, başka kazançlarının yanı sıra önemli bir hamleyi daha başardı. Demokratik bir Kürt/Kürdistan uluslaşması net bir belirginlik kazandı. Kürdistan’da yaşayan bütün halklar ve toplumsal güçler/ o arada neredeyse bütün sınıflar, yoksul emekçilerin önderliğindeki KÖH’ün istekleri yönünde oy kullandı. Bu “geçici” momentin “iç kopuşma” momenti/sınıfsal ayrışma ne zaman ve nasıl olacak, o ayrı bir konu, ama şimdi bir demokratik uluslaşma gerçekliği açıkça görülüyor. (Bknz. http://www.sendika.org/2013/12/kurtlerin-tarihsel-yol-ayrimi-oguzhan-kayserilioglu/)

Üçüncüsü, kapitalist sistemin yeni siyasal rejiminde, onun ana yapıları olan oligarşik-totaliter ve neoliberal dokularda, onlara uyum sağlamayan ve hatta demokratik bir seçenek olma iddiasındaki bir siyasal duruş/HDP önderliğindeki ittifak alanı, önemli bir çatlak oluşturdu. Şayet devam edilirse, o çatlak büyüyecek ve rejimin alternatifi bir halkçı-demokratik güç alanına, içine yerleşebileceği bir toplumsal-siyasal mekan/zemin oluşacaktır.

O çatlak, şayet alternatif bir halkçı demokratik güç alanına mekan olabilecek kadar genişleyebilirse, rejimin arkasındaki gerçek güç alanı olan despotik devleti zorlama ve orada da çatlak yaratma ve hatta boşluk oluşturma potansiyelini taşıyor. İkili bir iktidarın ilk patikalarında yürünüyor ve taşları döşeniyor.

Eh, sol güçler hep strateji tartıştılar, ama şimdi zaten o işin fiilen içindeyiz ve gün be gün irili ufaklı hamlelerle yol alacak ya da alamayacağız. Tarih, hızlandı ve daha da hızlanacağa benziyor.

Dördüncüsü, AKP’nin engellenen iktidarı ve Erdoğan’ın patlatılan “sultanlık” balonu, IŞİD’i destekleyecek ve Suudilerin peşine takılacak kadar sersemlemiş politikaların uygulanma alanını daraltarak, güncel olarak Suriye’de odaklanmış olan Orta Doğu’daki kaotik ortamdaki gelişmeleri de etkileyecek.

En başta da, bölgedeki kaotik ortamda laik, halkçı ve demokratik seçeneği oluşturan KÖH’ün Başur ve Rojova’daki (Irak ve Suriye’deki) güçleri moral ve meşruiyet kazandılar, önleri açıldı, ittifak ve manevra imkanları arttı. Bu ise, Barzani’nin engellemesi yüzünden yapılamayan “Ulusal Konferans”ın önünü açacaktır.

 

Şimdi, HDK ve Halk Meclislerinin Zamanıdır!

Gezi ve Rojava hamlelerinden sonra seçimlerde kazanılan %13.2’lik oy oranı, yükselen bir halkçı-devrimci seçeneğin varlığını gösteriyor. Üstünde odaklanılmalı ve kendisini sürdürebilmek için talep ettikleri gerçekleştirilmelidir.

Seçimlerin hemen sonrasında, bütün sistem ve rejim güçleri HDP’ye yönelik farklı algı operasyonları yürüterek onu ehlileştirmeye ve sürekli savunmada kalmaya zorluyorlar. Öyle oldu ki, HDP ne olduğunu değil, ne olmadığını anlatmakla çok daha fazla zaman harcar bir hale girmek üzere.

Ancak, şayet anlamlı bir politik duruş inşa edilmek isteniyorsa, tam tersi yönde ilerlenmeli, faaliyetin esası, kendini olduğu gibi ifade etme, kendini açma ve nihayet, sürekli yenilenip genişleyerek yeniden-yeniden kendisi olmaya yerleşilmelidir.

Nasıl mı?

“Onlar” ana özne de “biz” kendisini “onlara-sistem/rejim güçlerine” ispatlamak zorunda olan bir “parya” değiliz. Kendimizde odaklanmalı, kendimizi bir temel güç olarak inşa ederek sisteme/rejime dayatmalıyız; “onlar” kendilerini bize göre oluştursun!

Böylesi bir zorlu sürecin ilerleyebilmesi için gereksindiği güç alanı ise, 6 milyonu aşan bir toplumsal güç tarafından yeterli biçimde oluşturulmuştur. Kaldı ki, bu güç sabit değildir ve kendisini uygun biçimde örgütler ve ifade ederse, sürekli sokaklarda nefes alıp vererek ve kendi bağımsız hedefleri yönünde yol alarak kendisi olursa, sürekli yenilenmeye zorlanacak ve sürekli yeni toplumsal güçlerle zenginleşerek genişleyecektir.

Ana gücün dışında, seçimlerde oluşan destekçi güçleri hızla kazanıp koordine ederek yeni destekçilerle buluşmak ve bu yolda sürekli ilerleyerek, HDP’yi destekleyen ittifak güçlerinin iktidar ve hegemonya alanlarını iç içe geçen iki alan olarak sürekli genişletmek gerekiyor.

Bütün toplumsal güçlerin kendilerini oldukları gibi ifade ederek ortaklaşacakları bir Meclis-Kongre alanı olarak HDK, sürecin ana öznesi olmaya en uygun örgütlenme aracı/alanı olarak sivriliyor.

Halk Meclislerinin ana odak olacağı ve merkezileşmenin sadece gereksinim duyulduğu zaman devreye gireceği, ucu açık ve sürekli yeniden kendini oluşturan bir örgütlenme ve eylem/hareket alanı olarak HDK, dost ve düşmanlarını güçlü bir çekim gücüyle etkileyecektir.

O, toplumsal güçlerin/hareketlerin bir ortak hareketi olarak kendisini ifade edecek ve sürekli yenilenecek bir alan olmalıdır. Ayrıca,  Kobane ve Gezi’de kendisini açığa çıkaran halk güçlerinin komünleşme arayışına cevap olmaya çalışan günümüze özgün bir “Komün” olarak da kendisini ifade edebilmeli, öyle bir duruşa ulaşmayı hedeflemelidir.

Evet, o bir komündür; dikey değil daha çok yatay, kendisini kendisiyle kapatan değil açık uçlu, bürokratik-merkezlerle değil de içinde sürekli hareket halinde olan toplumsal güçlerin hareketlerinin kesişme momentlerinde oluşan düğümlerde kendi dengesini kuran bir komün.

HDK bir iddiadır ve böylesi bir duruşu keşfedebildiği oranda tarihsel bir derinlik ve kalıcılık kazanacaktır. HDK başaramazsa, hareket halindeki halk güçlerinin bir biçimde böylesi bir komünü inşa etmeleri gerekecektir.

Hiç alışık değiliz, değil mi? Evet, öyle! Yoklaya-deneye keşfetmeliyiz!

Ortaklaşılan bir özgürlük hamlesi ve o hamlenin içinde sürekli özgürleşen toplumsal güçler ve bireylerden oluşan bir komün. Doğum sancıları çeken yeni bir toplumun temellerinin atıldığı ve hareket ivmelerinin verildiği bir halk komünü. İşte, günün acil ihtiyacı budur. (bknz.http://www.sendika.org/2013/06/yeni-bir-toplum-doguyor-oguzhan-kayserilioglu/

Sistemde ve rejimin ana eksenlerinde oluşan-oluşacak çatlakları genişletmek ve oluşan boşluklara yerleşerek halkçı toplumsal alanlar inşa etmek gerekiyor.  O alanlarda oluşacak halk gücü, bir alternatif yaşam alanına dönüştürülmeli ve egemenlerin iktidarına dayatılmalıdır. Bu, günümüze özgü bir ikili iktidar alanı olasılığını yoklamak anlamına gelecektir.

Evet, toplumsal hareketlerin ortaklaştıkları bir mekanda/Komünde bir sarmaşık gibi birbirine dolanmasından oluşan bir halkçı-devrimci ağ alanı, hem bir hegemonya gücü hem de doğrudan iktidarı hedefleyen bir güç olarak sisteme ve rejime dayatılacaktır. Bu yönelim, sokaklarda hareket halindeki toplumsal güçlerin, merkezi iktidarı ve günlük yaşamı kuşatıp zorlaması anlamına geliyor.

Bir yandan, Ankara’yı/merkezi iktidarı zorlayacak bir devrimci hamle fırsatı kollanırken, diğer yandan toplumsal yaşamın bütün alanlarının günlük akışında sistemle ve rejimle an be an yürütülecek hegemonya savaşı/”mevzi savaşı” inşa edilecektir. Böylesi bir konumlanış, bakışımlı olarak var olarak birbirini destekleyen siyasal ve toplumsal devrim gerçekliğini ortaya çıkaracaktır.

Öyle değil miydi, Gezi isyanında toplumsal dinamiklerin hızla siyasallaştığı ve siyasal faaliyetin toplumsallaştığı bir dönem yaşamadık mı? Ya da, sürekli hareket halindeki Kürt halkı zaten yıllardır böyle bir deneyimi gerçekleştirmiyor mu? İşte, günün görevi, iki özgün toplumsal süreci, KÖH ve Gezi’yi kendi özgünlüklerini gözeten bir ortaklaşma içine sokmak ve kendi bağımsız hedefi/hedefleri doğrultusunda sürekli bir hareketli var oluş içine sokabilmektir. Bu özgün ve tarihsel iç içelik, siyasal ve toplumsal devrim süreçlerini/siyasal iktidar ve hegemonya savaşını gene iç içe geçirerek yürütecektir.

Peki, bu kuşatmanın güncel hedefi nedir, ortaklaşan toplumsal güçler hangi ana hedefe ortak yürüyebilir?

“Demokratik Cumhuriyet”, farklı toplumsal güçlerin özgürlükçü hareketlerinin ortak hedefi olma kapasitesini taşıyor. Bu hedef, aynı zamanda, sisteme karşı duruşu tepkisellikten kurtararak, kendinde/kendini açmada yoğunlaşma ve sadece “yıkıcı” değil aynı zamanda “kurucu” olma yönünde ivmelendirecektir.

HDK, kendisine yönelik iddiaları/hedefleri açısından böyle bir zemine sahip. Ancak, önceki dönemlerinde bu özgün duruşu hayata geçirememişti. Üstelik, şimdi güçlü HDP parlamento grubunun Ankara-Meclis odaklı faaliyetinin parlatıldığı ve böylece ehlileştirilmeye çalışıldığı koşullarda, gölgede kalmaya ve kendisi olamamaya daha güçlü biçimde zorlanacaktır.

Her şeye rağmen, Kürt halkıyla Türkiyeli halkçı-toplumsal güçlerin stratejik bir ortaklaşma alanı ve imkanı olarak HDK, yeniden işe koyulmalıdır. Esas olan,  sokakta hareket halindeki farklı toplumsal güçlerin Halk Meclislerinde ortaklaştığı bir sürecin içinde HDK’nın inşa edilmesidir. “Yukarıda” yapılması mecburi olan merkezi görüşmelerin rolü, sürecin bu tarzda akmasını kolaylaştırmak olmalı.

HDK, çoğunlukla yapıldığı gibi, HDP’nin destekçisi bir yan örgüte indirgenmeye çalışılırsa, devrimci-demokratik ve halkçı bir anlam kazanamaz ve boşluğa düşer.

Halk Meclisleri, HDK ile sınırlanamaz. Hareket halindeki bütün toplumsal güçler, ihtiyaç duydukları yerlerde HDK ile ya da o olmadan Halk Meclisleri kurabilmelidir.

HDK, kurucu-öncü güç olabildiği oranda Halk Meclislerinde hegemonya kurabilecektir.

İşte, HDP Meclis grubu da, böylesi bir halkçı komünün inşasının hizmetinde olmalıdır.

Oysa, sistem güçleri, HDP Meclis grubunun merkezde ve halk güçlerinin de onun hizmetinde olduğu, HDP’nin de, verili egemen siyasal alanın yapısı ve sınırlarını kabullenerek onun içinde güç olma yarışına girdiği bir durumu yaratmaya çalışıyorlar.

HDP ve HDK’nın içinde güçlü biçimde var olan kimi zaaflı anlayışlar da, HDK’nın yola çıkmasını geciktiriyor ve daha kötüsü zayıf ve etkisiz bir “HDP yardımcısı” rolüne itiyorlar.

Toplumsal ve siyasal alan arasındaki var olan farkları abartıp mutlaklaştırarak onları birbirinden koparıp yalnızlaştıran bu anlayış, toplumsal alanı siyasetten kopararak kültürel ya da yardımlaşma faaliyetlerine hapsediyor ve siyasal alanı da toplumsal güçlerden koparıp ve giderek egemen siyasal rejimin içinde inisiyatif almakla sınırlayan bir tutuma yerleştiriyor.

Böylesi bir zaaflı konumlanma gerçekleşirse, HDK, komün tarzı bir ortaklaşmayı hedefleyen ve kendisini esas olarak Halk Meclislerinde konumlandıran bir hareketli halkçı konumlanışı asla inşa edemeyeceği gibi, engel rolünü oynamaya yazgılıdır.

7 Temmuz 2015

* Yazıdaki düşünceleri değerlendirmeye değer bulan okuyucuya, seçimlerden önce yazdığım yazıyı da okumayı öneririm. (http://www.sendika.org/2015/03/secim-yaklasiyor-oguzhan-kayserilioglu/)

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir