AfD’nin yükselişi, düzen partilerin düşüşü – A.KAYSERİLİOĞLU

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

24 Eylül’de Almanya’da yapılan parlamento seçimleri beklenmedik sonuçlar üretmiş olmasa da, sonuçların doğru analizinin sol bir politika için elzemliği, seçimlerden sonra oldukça yoğun yaşanan tartışmalarda kendisini gösteriyor.

AfD “sürprizi”

İlk olarak, özellikle sol içinde herkesin vurguladığı ve hakikaten de göze çarpan husus, henüz yeni kurulmuş ve son seçimlerde baraj altında kalan aşırı sağcı-faşizan AfD’nin (Alternative für Deutschland, Almanya için Alternatif) %13 civarı bir oyla çok güçlü bir şekilde üçüncü parti olarak parlamentoya girmesi oldu.

Sosyal-demokrat SPD’nin ve Hıristiyan-demokrat CDU’nun toplamda %13,5 civarında oy kaybetmeleri, yani düzenin merkez partilerinin bütün Avrupa’da olduğu gibi ama daha az belirgin bir şekilde erimesi ise, yeterince ciddi bir şekilde tartışılmıyor. Ek olarak, AfD’nin yükselişinin, yine Avrupa’da her yerde olduğundan biraz daha az belirgin bir şekilde Almanya’da da oluşan kaos ve kriz ortamı ile solun bu ortamda yol alamaması ekseninde geliştiği de yeterince kavranılamıyor. Özellikle radikal sol içinde, şok durumu ve şoka karşı militan tavırlar ve sloganlar yoluyla eksiklerin üstünün örtülüşü ön planda duruyor.

Yenilikler ve devamlılıklar

Evet, AfD’nin bu kadar güçlü bir şekilde parlamentoya girmesi yeni bir siyasi nitelik. Son senelerde aşırı neoliberal kanadı tasfiye edilen AfD’nin, 2017 parlamento seçimleriyle beraber muhafazakar-liberal/ulusalcı-liberal kanadı da aşırı sağ-faşizan kanat tarafından tasfiye edildi. Partinin yeni eş başkanı Gauland’ın seçim gecesi açık açık sarf ettiği “onları [bütün parlamentodaki partileri] kovalayacağız, ülkemizi ve halkımızı yeniden kazanacağız” sözleri, Almanya’nın en karanlık tarihini andırıyor.

Ancak, yenilikle devamlılık eş zamanlı yürüyor.

Bilindiği gibi, Alman devleti, İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra arta kalan Nazi kadrolarıyla kuruldu. İlk meclisten itibaren eski Naziler “demokrat” partiler yoluyla parlamentoya girdi, ordu ve gizli servisler de üstelik yüksek kıdemli Nazi kadrolar tarafından kuruldu. AfD’nin parlamentoya girmesinde yeni olan, doğrudan aşırı sağ/faşistlerin kendine özgü bir parti olarak parlamentoya girmiş olmaları.

Yakın dönemde bütün Avrupa’da olduğu gibi AfD’nin de, düzenin “merkez partilerinin”, yani büyük burjuvazinin doğrudan denetiminde hareket eden partilerin uyguladıkları politikaları ve söylemleri sadece daha radikalleştirdiğini görüyoruz. Senelerdir CDU, SPD, liberal FDP ve yer yer Yeşillerin pompaladıkları yeni emperyal, askerileşme odaklı, göçmen karşıtı politikalar ve neoliberalizm kapsamında pompalanan sosyal şovenizmin yarattığı siyasal iklim “normalleşmiş” olmasaydı, AfD toplumsal bir duvara toslayıp sönerdi.

Bu politikalar muazzam sosyal yıkım üreterek emekçi ve küçük burjuva kesimlerde büyük öfke biriktirdi. Biriken öfkenin sistem karşıtı bir potansiyele bürünmesini engellemek amacıyla da, sosyal şovenist politikalar pompalandı. İşte, AfD, bu gelişmelerin üstüne oturdu ve onları radikalleşmeyi becerdi. Seçmen kaymalarına bakıldığında, AfD’nin en çok CDU ve oy kullanmayanlardan yeni oy aldığını görebiliyoruz.

Düzen partileri ve sermaye AfD ile de “mutlu”

Ana akım medya ve partilerin de, ortaya çıkan tabloda sonucunda takındıkları “üzüntülü” maske kadar mutsuz olmadıklarını belirtebiliriz. En fazla göçmen karşıtı propaganda yapan Bild gazetesinin AfD’nin parlamentoya girmesine şok olduğuna kim inanır? AfD ve onun öncü hareketi Pegida (Batı’nın İslamlaşmasına Karşıt Ülkücü Avrupalılar), sağdan ve soldan bütün düzen partilerine kendi politikalarını meşrulaştırmak için güzel bir zemin yarattı.

“Yeterince sağa kayamadık!”

Sağdan, “Pegida ve AfD’de örgütlenen ve ses bulan sağcı kadrolar ve peşlerine takabildikleri insanların kaygılarının da önemli ve demokratik olduğu, onları da ciddiye almak gerektiği” ve benzeri palavralarla, düzen partileri aslında uygulamak istedikleri ancak henüz yeterince meşruiyet bulamadıkları sağcı politikaları uygulayabildiler. Bu bağlamda seçimlerden hemen sonra da CDU içinde “yeterince sağa kayamadık!” tartışmaları koptu. Benzer ciddiyetle ve güzel sözlerle burjuvazinin soldan “kaygılara” da kulak verdiği görülmüş müdür acaba?

Soldan ise düzen partileri “Naziler!” diye bağırıp parmaklarıyla AfD’yi göstererek, kendilerini demokratlar olarak sunabildiler. Böylece, AfD ile aralarındaki benzerliklerin üstünü örttüler ve kendilerine bu yolla demokratlar ve solcular nezdinde ek meşruiyet yaratmaya çabaladılar.

Sermaye mutlu

Aslına bakılırsa, şu an için Alman sermayesine gereken tablo tam da seçim sonuçlarıyla uyumlu!

Alman büyük sermayesinin demeçlerine bakıldığında, göçmenliğin kısıtlanması ancak yüksek nitelikli göçmenler için bütün kapıların açılması ile asgari ücretin göçmenler için geçerli olmaması gibi gayet “duygusal” talepleri var. Bu bakış açısından, yer yer temkinli bir şekilde olsa da Nazizm övgüleri ve topyekun ırkçılıkla örgütlenen AfD’ye iktidar alternatifi olarak bakılmıyor.

Ek olarak, AfD’nin aksine büyük Alman sermayesi, eski maliye bakanı Schäuble’nin net bir şekilde ortaya koyduğu biçimde, Almanya’nın egemenliğinde bir Avrupa ve AB’yi savunuyor ve dolayısıyla yeni emperyal hamlelere yöneliyor. AfD ise, hala AB düşmanı.

İşte, sonuçta Alman büyük burjuvazisi ve düzen siyaseti bir yandan AfD’ye kendi rotalarını güçlendiren bir araç olarak olumlu bakıyor, ama henüz bir iktidar alternatifi olarak da yaklaşmıyor. Yeni hükümet için en muhtemel senaryo “Jamaika koalisyonu” (CDU, FDP ve Yeşiller). AfD, gelecek senelerde şayet büyük burjuvazinin çıkarlarını daha pürüzsüz savunabilen ve ama aynı zamanda kapitalizmin yarattığı yıkımın ürettiği tepkileri de sisteme içeren şekilde kitleleri örgütleyebilen bir neo-faşist parti olarak tutunabilirse, iktidara en azından ortak olma ihtimali yükselecek.

Merkez partilerin çöküşü

Gelelim merkez partilerin çöküşüne.

SPD ve CDU 1949’den beri en kötü seçim sonuçlarını aldılar (CDU: 32,9%, SPD: 20,5%).

CDU’nun durumu belli: Dünya İktisadi Krizi ve onun bir ögesi olarak Avrupa Krizi, Almanya’yı ABD veya Yunanistan kadar sert vurmuş olmasa da, yaşanan sorunların ana nedenlerinden birisi sermaye teşvikleri ve neoliberal iş ilişkilerin yaygınlaşması oldu. Süreklilik kazanmış olan sosyal yıkıma göçmenlik ve güvenlik konularında yaşanan gerilimler de eklenince, pompalanan şovenizmin ve ırkçılığın yükselmesi, senelerdir hükümetin ana ortağı olan CDU’yu çarptı. Bütün “kötülükler”den artık normalleşmiş şoven biçimde (eksik güvenlik, fazla göçmen, vs.) CDU sorumlu tutuldu. 1,3 milyon oy CDU’dan FDP’ye, 1 milyona yakın oy ise CDU’dan AfD’ye geçti.

SPD’nin düşüşü ise bitmiyor. O artık bir ders konusu oldu: sol veya sosyal-demokrat bir parti olarak emekçi düşmanı politikalar uygularsan, ana seçmen kitlen olan işçileri sürekli kaybedersin! Uzun zamandır süren düşme eğilimi, 2017 seçimlerinde sadece şiddetlendi. SPD genel başkanı Martin Schulz ise, “akıllıca” davranarak hemen muhalefete geçeceklerini ve “sosyal” bir muhalefet yapacaklarını duyurdu. Schulz, kendi partisini kurtarmak için çırpınıyor.

Sol Partinin “solsuzluğu”

Corbyn, Sanders ve Melénchon gibi “başarılı” örnekler varken bile, Alman Sol Partisi kriz ve kaos ortamından benzer bir şekilde yararlanamadı. Merkezin çözülüşü ve krizin etkileri Almanya’da nasıl ki daha yavaş yaşanıyorsa, sol bir alternatifin oluşumu da benzer bir şekilde daha yavaş ve hantal bir şekilde oluşuyor. Son seçimlerde %8,6 aldıktan sonra 2017’de Sol Parti azıcık yükselip %9,2’e ulaşabildi. Detaylara bakıldığında, çoğunlukla Batı şehirlerde yeni kentsel proletarya kesimlerinden ve bunların içinde de akademik proletaryadan oy kazandığını görebiliyoruz. AfD’nin yer yer birinci parti olduğu Doğu’da ise, Sol Parti muazzam şekilde oy kaybediyor ve kaybettiği oylar da çoğunlukla AfD’ye geçiyor.

Parti içi çatışma

Bu yüzden Sol Parti içinde Lafontaine ve Wagenknecht liderliğinde bir tutum gelişti ve dümeni göçmenlik konusunda sağa bükme propagandası yapıldı. Wagenknecht, henüz seçim günü “evet, göçmenlik konusunda kin tetiklememek için takındığımız tavırlarla eksik kaldık” derken, Lafontaine de Sol Parti’nin AfD’ye oy kaybetmesinin ana nedenini “göçmenlik sorunu” olarak nitelendirdi. Kipping liderliğinde Avrupalı kozmopolit kanat ise, geliştirilen tutuma karşı çıktı ve parti içinde muazzam çatışma başladı.

İki kanadın da göremediği veya görmek istemediği ise, Sol Parti’nin ana eksikliğinin sağa doğru yetersiz kuyrukçuluk veya yetersiz Avrupa politikası değil de, emekçilerde biriken tepkiye öncülük yapamayan yetersiz sosyal muhalefet olması.

Nitekim, Doğu Almanya’da belediye ve il seviyesinde hükümete katıldığı beldelerde neo-liberal politikaları biraz sosyal bir görünümle devam ettirmiş olması, Sol Parti’nin insanlar tarafından haklı olarak alternatif olarak görülmemesine yol açtı.

Sosyal cephenin zorunluluğu

Ampirik veriler de bu tespitin doğruluğunu dolayımlı bir şekilde gösteriyor: AfD seçmenleri arasında yapılan kurumsal anketlere göre, AfD seçmenlerin %61’i AfD’yi öbür partilere inançlarını yitirdikleri için seçti. AfD seçmenlerin %55’si ise, AfD’nin kendisini yeterince aşırı sağ partilerden ayıramamasını eleştiriyor. Demek, AfD’yi seçen kişiler bir yandan, evet, radikalleşmiş ve sınıfsızlaşmaktan korkan orta sınıf sağcılar olmakla beraber, öbür yandan Alman kapitalizmin yarattığı sosyal yıkıma duydukları öfkelerini siyasal alternatifsizlik yüzünden AfD’ye kanalize eden ama aşırı sağdan kendilerini ayıran emekçiler oluşturuyor.

Durum bu olmakla beraber, bütün solun görevi şiddetlenen kriz, neoliberalizm ve şovenizm karşısında tepkileri ve direnişçi potansiyelleri görüp gerçek bir alternatif sosyal cephe oluşturmak. Yoksa, en gerici eğilimlere ve öğelere kuyrukçuluk yapmak değil! Emekçiler iktidarlaşma tecrübeleri edindiklerinde, asıl o zaman gerici eğilimlere karşı mücadele etme iradesini de inşa edecekler.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir