‘Anıtı Dikilecek Devrim Kahramanları’, ‘Terörist’lere Dönüştüğünde Avrupa – Cenk Ağcabay

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Brüksel’de yaşıyorsunuz, 2 çocuğunuz 2013 yılında radikalleşip Suriye’ye gitmiş. Geçtiğimiz hafta düzenlenen canlı bomba saldırısı esnasında tesadüfen hava alanındasınız. Patlamanın ardından, aklınıza ilk acaba benimkiler mi sorusu geliyor… (‘Our sons are victims of Isis brainwashers – and of our government’, Guardian, March 27)

Bir anne için son derece zor bir durum ama gerçek…

Brüksel’de yaşayan anne büyük oğlunun radikalleşip Suriye’ye gitme hazırlığı yaptığı dönem olan 2012 yılı sonunda Brüksel polisine başvuruyor. Oğlunun durumunu anlatıyor ve gitmesini engellemelerini istiyor.

İşte aldığı yanıt:

“Hayır, sizin oğlunuz 22 yaşında. O bir yetişkin. Bizde herhangi bir dosyası yok. Suriye’ye gidip Beşar’a karşı savaşmak da yasak değil. Bu nedenle biz bir şey yapamayız.”

Büyük oğul Suriye’ye gitmiş, 3 ay sonra sıra bu kez 16 yaşındaki küçük oğula gelmiş. Bir gün evden arkadaşları ile Bowling oynamak için çıkan 16 yaşındaki oğul akşam annesini İstanbul’dan aramış…

Anne 3 yıldır cihatçılara karşı kampanyalar düzenliyor, ancak öfkesi sadece cihatçılara değil, aynı ölçüde Belçika hükümetine de… “Hükümetimiz çocuklarımıza ihanet etti, onları Suriye’ye gitmeleri için zımnen cesaretlendirdi” diyor.

Büyük oğlunun Suriye’ye gidişinden bir kaç gün sonra Belçika Dışişleri Bakanı Didier Reynders yaptığı konuşmada şunları söylemiş:

“Bir gün belki, onlar, devrimin kahramanları için bir anıt dikeceğiz”

“Devrimin kahramanları” şimdi “eve döndü”, ama “kanlı teröristler” olarak.

Financial Times’ın Avrupa İstihbarat Servisleri’nden elde ettiğini belirttiği bilgilere göre, Suriye’de savaşa katılan ya da silahlı eğitim alan 1200 Avrupa yurttaşı ülkelerine geri dönmüş. Bunların 350’si İngiltere, 250’si Fransa, 118’i Belçika, 270’i Almanya ve 200 civarı İskandinav ülkelerine dönmüş. Bunların dışındaki 250 kişi ise dönüş yolundaymış. (Isis in Europe: the race to identify attack cells, March 26)

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, emperyalizmin ideolojik aygıtları öyle düzenli ve sıkı çalışıyor ki, şunun şurasında 3 yıl önce emperyalizmin metropollerinde neler olup bittiği, kimin neyi nasıl desteklediği, sanki binlerce yıl önceye aitmiş ve üzeri kalın bir sis perdesiyle kaplanmış gibi, göz gözü görmüyor…

Oysa,

Paris ve Brüksel katliamlarının arkasında olan Belçikalı grubu çekip çeviren esas unsurlar Suriye’ye cihada gittiğinde henüz ortada IŞİD yoktu. O dönem, Avrupa kamuoyuna göre, “Arap Baharı”nın esintilerinin sardığı Suriye’de bir “demokratik devrim” yaşanıyordu, Avrupalı göçmen gençler de Belçikalı Bakan’ın dediği gibi, “devrime katılan kahramanlardı”. Esad’ın “Alevi diktatörlüğüne” karşı gelişen “Sünni demokratik direnişine” kan ve can veriyorlardı…

Fakat her nedense, bu kahramanların ezici çoğunluğu Avrupa’nın yoksul göçmen semtlerinde yaşayan ve Avrupa’nın yöneticileri tarafından “kriminal” olarak adlandırılan gençlerdi. Avrupalı emperyalistler yüzlerce yıl dünyaya “uygarlık” ihraç etmişlerdi. İkinci Paylaşım Savaşı’ndan beri Batı emperyalizmi dünyaya “demokrasi” ihraç ediyordu, tabii füze ve bombalarıyla. Son yıllarda ise demokrasiyi, kendi ülkesinde doğmuş, büyümüş, eğitim almış “kriminal göçmen gençler” eliyle ihraç etmeye başlamışlardı.

Avrupa’da gerçekleşen son katliamları düzenleyenlerin kişisel geçmişlerine şöyle bir göz attığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacak.

Geçtiğimiz Kasım ayında Paris’te düzenlenen 130 kişinin yaşamını yitirdiği katliamda ölen eylemcilerden birisi İbrahim Abdülselam idi. O günlerde Batının pek çok yayın organında, saldırıları düzenleyen gruptan tek kurtulan kişinin İbrahim Abdülselam’ın kardeşi Salah Abdülselam olduğu ve yüksek bir olasılıkla Suriye’ye kaçtığı iddiası yer almıştı.

Salah Abdülselam, Suriye’ye kaçmamıştı; Avrupa’nın “en tehlikeli” “en fazla aranan teröristi” Brüksel’de annesinin evine 10 dakika uzaklıkta ve kendisinin eski işyerine oldukça yakın olduğu bildirilen bir evde yakalandı.

Bir “modern getto” niteliğine sahip olan Brüksel’deki “göçmen semti” Molenbeek daha önce Paris katliamı vesilesiyle gündeme gelmişti. Abdülselam da Molenbeek’te yakalandı. Burada büyümüştü. Brüksel polisinden alınan bilgilerle yapılan bir habere göre, Abdülselam’ın Suriye’ye gitmediğini Brüksel’de olduğunu saptayan Brüksel polisi onu yakalamak için Molenbeek’te aylarca süren geniş kapsamlı bir çalışma yapmıştı.

Çalışmayı yapan polis ekibi bölgede araştırmalara yoğunlaştığında, bilgi toplamak için öncelikle Abdülselam’ın arkadaşlarını, bölgenin uyuşturucu satıcılarını, bölgenin hırsızlarını ve Abdülselam’ın ailesini, akrabalarını toplamış. Elde ettiği bilgiler ışığında yoğun bir takip süreci başlatmış ve art arda düzenlenen ev baskınları ile Abdülselam’a yaklaşmaya başlamış. Bir keresinde Abdülselam’ın hemen karşı köşedeki binada olduğu kanaatine ulaşmışlar, ancak gece baskın yapılmasını yasaklayan bir yasa maddesi harekete geçmelerini engellemiş ve sabah harekete geçtiklerinde Abdülselam ortadan yok olmuş. (The Arrest of Salah Abdeslam, a Paris Suspect, Ends Manhunt, Not Questions, New York Times, March 21)

Avrupa’nın “en çok aranan”, kimi iddialara göre, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük katliamın tek sağ kalan failinin yerini saptamışsınız, ancak yürürlükte olan bir yasa gece baskın yapmanızı engelliyor ve sabaha kadar bekliyorsunuz, sabah hedef noktaya girdiğinizde “Avrupa’nın en çok aranan teröristi”nin sırra kadem bastığını görüyorsunuz. Hem Brüksel’de öyle Gazze’de, Sur’da, Cizre’de olduğu gibi binaların altına kazılmış tüneller falan da yok.

Salah Abdülselam’ın Molenbeek’te yakalanması için bilgilerine başvurulanların bir kısmı bölgenin uyuşturucu satıcısı ve kullanıcıları ile bölgenin hırsızları. Neden?

Çünkü:

Salah ve İbrahim Abdülselam uzun yıllar Molenbeek’te uyuşturucu satışının yapıldığı bir barın müdavimi idiler. Bu mekan Paris katliamından sadece 2 hafta önce kapanmıştı. Burada bölgenin hırsızları, uyuşturucu satan ve satın alan kişileri, küçük suçlar işleyenleri ve işsiz gençler buluşurdu. Gençler son yıllarda burada buluştuklarında, cihatçıların Suriye’de uyguladıkları şiddeti içeren videoları izliyor, kendi semtlerinden ya da Avrupa’dan giden savaşçıların kahramanlıkları karşısında coşkuya kapılıyorlarmış.

Brüksel katliamını gerçekleştiren gruptan olan ve kendilerini patlatan kardeşler İbrahim Bakruvi (29) ve Halid Bakruvi (27), Brüksel’in kuzey-batısında bir banliyö olan Laeken’de Fas kökenli bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğmuş ve burada büyümüşler. Halid’in polis kaydında, 2009 yılında karıştığı en az 4 araba çalma vakası ve bir banka soygununa iştirak yer alıyormuş.

Halid, 27 Ekim 2009’da elinde bir kalaşnikof ve iki arkadaşıyla bir bankayı soymaya çalışmış, bir banka görevlisini rehine olarak almış ve 41.000 Euro almış. İki hafta sonra bir otomobil çalan Halid, birçok çalıntı aracın bulunduğu bir depoda çalmış olduğu otomobil ile birlikte yakalanmış.

Beş yıl hapis cezası almış. 2013 ya da 2014’te şartlı tahliye ile serbest kalmış.

İbrahim Bakruvi Ocak 2009’da Brüksel merkezinde bir Western Union şubesini soymak isterken gelen polis ekibiyle çatışmaya girmiş ve kaleşnikofuyla bir polisi yaralamış. Yakalanmış ve on yıl hapis cezasına çarptırılmış, Ekim 2014’te şartlı tahliye ile serbest kalmış. Şartlı tahliye ile serbest kaldığı için ülkeyi bir aydan fazla bir süre terk etmesi yasaklanmış.

İbrahim Haziran 2015’te Antep’te Türk güvenlik güçleri tarafından yakalanmış. Sınır dışı edildiğinde, kendi isteği üzerine Hollanda’ya gönderilmiş. Halid hakkında bir kırmızı bülten bir kaç ay sonra çıkarılmış. Bu nedenle, İbrahim Marufi adına düzenlenmiş bir kimliği kullanmaya başlamış ve Brüksel’deki evi bu kimliği kullanarak kiralamış. Bu ev içlerinde Paris katliamını gerçekleştirenlerin de olduğu pek çok kişi tarafından kullanılmış. (Ibrahim and Khalid el-Bakraoui: From Bank Robbers to Brussels Bombers, New York Times, March 24.)

Haaretz’den Anshel Pfeffer’in Brüksel’den yazdığı haber-analizdeki ifadesine göre, polis ve istihbarat servisleri açısından böylesi tanınan ve aranan kardeşler, “Avrupa’nın en çok aranan ve en tehlikeli teröristi Salah Abdülselam”a kalması için Brüksel’deki evi tutmuşlar ve burada bir süre beraber kalmışlar. (Despite Progress, Belgium Still Struggles to Deal With ISIS Threat, 23 March)

FT’de çıkan başka bir haberde şu bilgiler veriliyor:

“Paris ve Brüksel saldırılarını yapan Belçika Molenbeek’teki hücreler Belçika’da çok iyi bilinen sharia4belgium adlı şebekenin mensuplarını kendine çekerek belirdiler.” ( Isis in Europe: the race to identify attack cells, March 26)

Paris katliamının beyni olduğu iddia edilen ve Paris katliamından 2 gün sonra Paris’te kaldığı evde çatışmada öldürülen Abdülhamid Aboud ve Najim Lakrouni Suriye’den döndüklerinde Belçika’da şeriat düzenini savunmasıyla tanınan  sharia4belgium çevresiyle ilişkiye geçmiş ve bu çevrenin insanlarını kendi faaliyetleri içine çekmişler. Abdülhamid Aboud’un söyleşileri IŞİD’in dergisinde Avrupa’ya dönmezden önce fotoğraflarıyla yayınlanıyor, Aboud yayınlanan videolarda Avrupa’yı tehdit ediyordu.

Aboud tüm bunların ardından Avrupa’ya dönüp, Belçika’nın şeriat düzenini savunmakla tanınan çevreleri içinde sorun yaşamadan örgütlenip, Paris katliamını planlayıp, bu katliamın  örgütlenmesini ve lojistiğini sorunsuz sağlayabilmiş.

Abdülhamid Aboud’un biyografisini içeren bir haberin başlığı da hırsızlıktan cihatçılığa iki yılda son derece hızlı giden yola işaret ediyordu. Aboud’da Faslı yoksul bir göçmen ailenin çocuğuydu ve erken yaşta hırsızlık nedeniyle polis, şiddet ve suçla tanışmıştı. (Abdelhamid Abaoud: from thief to jihadi linkman in two years, Financial Times, Nov 19.)

Paris katliamında Bataclan’ı kana bulayan Ömer İsmail Mustafa 29 yaşında Cezayir kökenli bir Fransız yurttaşıydı. 2004 ile 210 yılları arasında hırsızlık ve şiddet nedeniyle defalarca hapishaneye girip çıkmıştı. 2010 yılından beri Fransız polisi tarafından “İslami radikalizm”  şüphelisi olarak gözlem altında bulunduruluyordu, ancak Bataclan’ı kana bulaması engellenemedi.

Bataclan’ı kana bulayanlardan birisi Sami Amimur’du. Fransa’da yaşayan göçmen bir ailenin çocuğu idi, 2012 yılında Yemen’deki terörist bir organizasyona katılma hazırlığı yapan bir grubun üyesi olma suçlamasıyla gözaltına alınmış, serbest bırakılmıştı. 2013 yılında Suriye’ye gitti. Oğlunun izini süren babası da peşinden Suriye’ye gitti. Oğlunu Halep yakınlarında bir kasabada buldu. Avrupa’ya birlikte dönmek için oğluna ısrar etti, ancak oğlu kabul etmedi. Baba Paris’e döndü, oğlunun öyküsünü ve Suriye’de gördüklerini Aralık 2014’te Le Monde gazetesine ayrıntılarıyla anlattı ve bu söyleşi yayınlandı. Bu derece gündeme gelmiş olmasına rağmen, Amimur’un da ülkeye dönüp katliama katılmasına engel olunamadı.

Stade de France yakınlarındaki saldırıyı düzenleyenlerden Bilal Hadfi de Molenbeek’de doğmuş, orada büyümüş bir göçmen ailenin çocuğu idi ve 2 yıl Suriye’de savaştıktan sonra yine Molenbeek’e dönmüş, Paris saldırısının hazırlıklarını burada arkadaşlarıyla yapmıştı.

Kendi ülkelerinde “kriminal” olarak adlandırıp toplumsal yaşamdan dışladıkları göçmen ailelerin çocuklarını “Esad’a karşı savaşan kahramanlar” olarak pazarlamak Batılı emperyalistlerin hayli eski ve güçlü olan alçaklık tarihlerine son derece yakışan bir uygulamadır. Charlie Hedbo katliamından beri ana akım Avrupa basını ve siyaseti, yeni göçmen dalgası nedeniyle Avrupa sınırlarına dayanan göçmenlerle bu saldırıların faillerini ilişkilendiriyor. Son derece bilinçli bir hedef saptırma ve manipülasyon söz konusu, çünkü biyografilerden de net olarak ortaya çıktığı gibi,  katliamları düzenleyenler iki ya da üç kuşaktır Fransa ya da Belçika’da yaşayan, bu ülkelerin eski sömürgelerinden uzun zaman önce metropol ülkelere göç etmiş ailelerin çocuklarıdır. Bu çocuklar yoksul göçmenlerin yaşadığı semtlerde doğmuş, eğitimlerini burada almış, burada çalışmış ya da işsiz kalmıştır.

Onları Suriye’ye götüren faktör, muhtemelen yerini haritada bile gösteremeyecekleri Suriye’deki “otoriter rejimin uygulamaları karşısındaki siyasi öfkeleri değil”; esas olarak doğdukları ve yaşadıkları ülkelerde maruz kaldıkları sömürü, dışlanma ve baskılardır.

Avrupa’da cihatçılığın teşvik edilmesinde bir başka önemli faktör, yine Molenbeek örneği üzerinden ele alınabilir. İsviçre’nin etkili gazetelerinden Tages Anzeiger’de yayınlanan Belçika’daki Büyük Cami’yi ele alan bir haber-analizin başlığı, “Belgien hat ein Saudi problem, 24.3.2016” (Belçika’nın Suudi problemi) idi.

Bu haberde, Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın 1967 yılında gerçekleştirdiği Belçika seyahatinde, Belçika Kralı Baudoin’le güçlü ilişkiler tesis ettiği ve imzalamış olduğu Belçika açısından oldukça avantajlı petrol sözleşmelerinin karşılığında Brüksel’de yapılacak bir büyük cami için bedava arsa ve Suudi din adamlarının faaliyetleri için ayrıcalıklar elde ettiği ortaya konuluyordu. 1960’larda Belçika’ya Fas ve Türkiye’den ucuz işgücü akışında bir yoğunlaşma yaşanmış, göçmen müslüman nüfusta artış gerçekleşmişti.

Büyük Cami 1978 yılında açılmış ve Suudi din adamlarının sayısı ve etkisi her yıl biraz daha artmış. Belçikalı parlamenter George Dallemagne’ye göre, Belçika’ya gelen müslümanlar aşırılıkçı olmayan ılımlı insanlardı, ancak Suudi din adamlarının radikal Selefiliği vurgulayan yoğun faaliyetleri sonucunda Belçikalı müslümanlar yeniden-müslümanlaştırıldı. Bazı Faslılar burslarla Medine’ye eğitime gönderilmeye başladı.

Suudiler’in dünyanın dört bir yanında yürüttükleri “yeniden-müslümanlaştırma” faaliyetleri de Avrupa’da gelişen cihatçılığın önemli faktörlerinden biridir. Avrupa’nın emperyalist hükümetleri siyasi temsilcisi oldukları Avrupa sermayesinin enerji ve silah piyasasındaki sözleşmelerinin güvenliği nedeniyle bu gerçekliği görünmez kılmak zorundadırlar.

Muhtemelen bazı Avrupa istihbarat örgütleri tarafından üretilmiş ve yaşama geçirilmiş olan “bu cin fikir”; Avrupa’dan Suriye’ye rejim değişikliği için cihatçı ihraç etme parlak fikri Avrupa halkları açısından korkunç sonuçlar doğuruyor. Katliamlar birbirini izliyor.

Avrupa’da emekçilerin kazanılmış haklarına ve yaşam koşullarına yönelik neo-liberal saldırganlık sonucunda ivme kazanan yabancı düşmanı, ırkçı oluşumlar, 2008 krizinin Avrupa’da yarattığı sarsıntılarla yeni bir yükseliş sürecine girdi. Yabancı düşmanlığı ve İslamofobi’nin yayılma eğilimi IŞİD’in gündemde baş sıraya yerleşmesi ve Avrupa’da katliamlar gerçekleştirmeye başlamasıyla yeni bir düzeye sıçradı.

Gerek cihatçı katillerin, gerekse Avrupa’nın ırkçı, yabancı ve İslamofobik hareketlerinin çok güçlü biçimde birbirini besleyen eylem ve söylemleri adeta bir “Medeniyetler Çatışması” felaketi eşiğinde olduğumuz duygusunun yayılmasına neden oluyor. Oysa ortada bir “Medeniyetler Çatışması” yok, emperyalist-kapitalist dünyanın yarattığı çelişkilerin patlamalı sonuçlarıyla karşı karşıyayız. “Medeniyetler çatışması” anlayışı tam da bunun üzerini örten bir söylem ve yaklaşım oluşturuyor.

Avrupa’nın kapitalist hükümetleri alçakça düzenlenen bu kör terör saldırılarını kendi gerici uygulamalarını meşrulaştırmak için bir fırsata çeviriyorlar. Devletin baskı mekanizmalarının güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin daha da daraltılması, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobik hareketlerin sesini daha da yükseltmesi, sadece karşıtının gelişip güçlenmesini getiriyor, getirecektir. Bu nedenle, Avrupa önümüzdeki yıllarda daha da derinleşecek ve genişleyecek büyük toplumsal sarsıntılara gebedir.

Böylesi zamanlarda büyük felaketleri engelleyebilecek yegane güç, işçi sınıfının farklılıkları ortak zenginliğe dönüştürme ve emekçileri doğru hedeflerde birleştirme ve bütünleştirme yeteneğidir. Avrupa işçi sınıfı siyaseti belirleyen bir güç olarak kendini yeniden inşa edemezse, yeteneklerini ortaya seremezse Avrupa emekçileri yirminci yüzyılda yaşanan felaketlerin daha büyükleriyle yüz yüze gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Avrupa’nın dört bir yanında gelişen faşist-ırkçı hareketler ve cihatçı çeteler bunun öncü işaretleridir.  İşçi sınıfının kendini yeniden inşa etmesi, ancak devrimci sosyalist öncünün varlığı koşullarında mümkün olacaktır.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir