Bahar yaklaşırken yıkıcı ve yaratıcı yeni bir eşik – Perihan Koca

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yeni bir durumla karşı karşıyayız… Türkiye’de siyasal kriz kendi sınırına geldi dayandı.

Gezi isyanı ile başlayan ve şimdiye uzanan olağanüstü momentum yıkıcı ve yaratıcı bir boyuta evriliyor.

Gezi ayaklanması ile tarihsel bir zaman eşiğinden atlayan Türkiye, Rojava Devrimi  ve 7 Haziran seçimlerinin kazanımlarıyla iktidarı art arda baştan ayağa sarstı ve sürekli mevzi kazandığı başka bir momente yerleşiyordu.

10 Ekim rejimine doğru…

1 Kasım siyasi darbesi ardına süregelen süreç ise, kendisini 5 Haziran Diyarbakır, 20 Temmuz Suruç bombalamalarıyla göstermeye başlamıştı. Öyle  de devam etti. 10 Ekim Ankara katliamı ile temel inşası biten rejimin ayakları “şok ve katliam doktrini” teziyle donatılarak sağlamlaştırıldı.

10 Ekim rejiminin kurucuları içeride ve dışarıda giriştikleri istikrarlı savaş politikalarıyla, Kürt halkına ve hareketine  yönelik topyekun savaş konseptini nihayetinde Türkiye’nin  batısına da sıçrattı.

Ankara ve İstanbul’da ardı arkasına patlayan bombalarla ülkenin dört bir yanı giderek olağanüstü hal bölgesine dönüştü . Kanlı katliamlar sıradanlaşıyor.

Gündelik hayatlarımızın rutinine her an patlayabilecek bombalar, kolektif bir panik atak hali ve hayatta kalma telaşı eklendi.

Alışık olduğumuz tüm yaşamsal rutinlerin ezberi bozuldu. Zamanın ibresi alabildiğine hızlandı. Toplumsal politik ahval fevkalade karmaşık ve çoklu krizler denkleminin göbeğine yerleşti.

“Bombalar Cumhuriyeti”

7 Haziran’ın hezimeti ardına, Erdoğan öncülüğündeki iktidar giriştiği ölüm kalım savaşından zaferle çıkabilmek adına korku paradigmasını yeniden üretip ortalığa saldı. Paranoya iklimi ölümcül bir virüs gibi toplumsallaştırıldı.

Türkiye, artık iktidar bloku dışında kimsenin can güvenliğinin kalmadığı bir “Bombalar Cumhuriyeti” halini aldı.

Toplumun tüm kesimlerine karşı organize olmuş, kuralsız, ilkesiz bir psikolojik savaş sürdürülüyor.  Bilinçleri felç etmenin ve zihinleri devşirmenin en güçlü silahı olan ele geçirilmiş medya organları eliyle hakikatler katlediliyor.

Devrimciler, demokratlar, aydınlar çok yönlü bir diz çöktürme operasyonuyla hizaya getirilmek isteniyor, sokağa çıkmak şöyle dursun, siyaset yapma zeminleri giderek daraltılıyor.

Erdoğan’ın arkasında saf tutmamış her kesim, barış için el yükselten akademisyenler, avukatlar, öğrenciler , iktidar eliyle ihraç edilen genişletilmiş “terör” suçları(!) kapsamında, “ya bizim yanımızda olacaklar, ya teröristlerin” şiarıyla tutuklanıyor.

Yetmiyor.  Gözü dönmüş bir iktidar hırsıyla, tüm dünyanın gözlerinin içine baka baka Erdoğan saflarındaki Ensar Vakfı’nda ifşa olan  çocuk tecavüzcüleri için  tam tekmil korumaya/direnişe geçiliyor.

Aile Bakanının “bir kereden bir şey olmaz” aymazlığıyla, AKPli vekillerin mecliste kurulacak çocuk istismarı komisyonunu reddetme sefaletiyle, uluslararası arenada tükenmekte  olan kredisini kendi elleriyle tasfiye ediyor.

Evet Erdoğan/AKP suç şebekesi tarihsel bir kumar oynuyor, ciddi bir irtifa kaybı yaşıyor.  Her hamlesi bumerang misali kendine çarpıyor.

ABD “sopayı” gösteriyor

17-25 Aralık operasyonlarının kilit isimlerinden Reza Zerrab’ın ABD’de tutuklanması Erdoğan iktidarı için kritik ve belki de hayati bir eşik… Daha da ileri götürecek olursak, oldukça sancılı ve çetrefilli bir yol ayrımına tekabül edebilir. İktidar blokunun panik halinden de anlaşılacağı üzere; ABD, Erdoğan’ı “dövebileceği” sağlam bir “sopayı” eline geçirmiş oldu.

Öyle ki, Reza Zerrab’ın ABD tarafından tutuklanması ve verilen demeçler, tesadüfi bir kendini ele verme/yakalanma halinin olmadığını işaret ediyor. Bu işin sonu “demokrasi ve özgürlük şövalyesi ABD’nin(!)” Reza Zarrab’ı tutuklayıp  “adalete” teslim etmesi ile sınırlı olmayacak.

Evet , çanlar Erdoğan/AKP için çalıyor. AKP’nin çatırdaması ve hatta bölünmesi, Gül öncülüğünde yeni bir blokun öne çıkması yahut Erdoğan’ın uluslararası mahkemede yargılanması ve hatta tutuklanması, hepsi ihtimaller dahilinde…

Ya da o ‘sopa’ masa altından vurulacak ve Erdoğan hizaya sokulacak.

E öyle ya, uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakarmış.

Baharı yeşertmek için

Velhasıl kelam, esas mesela “biz ne yapacağız” sorusunda kilitleniyor.

Ağızlarından salyalar akıtarak “bombalarla yaşamaya alışın”, “normalleştirin”  demeçlerini, öfkeyle dinlemekle mi yetineceğiz? Yahut uluslararası egemen güçlerin Erdoğan’ı devirmesini bekleyip, seyirci mi kalacağız?

Evet, esas mesela Türkiye sol/sosyalist güçlerinin içerisinden geçtiğimiz olağanüstü momentumda nasıl konumlanacağında yatıyor.

Karşımızdaki ceberrut savaş blokuna karşı, halkın kazanma dinamiklerinin önünü açmak, bize dayatılan şaşkınlık havasını kırmak, tersine çevirmek,  halk kazanacak sloganının sesini gürleştirip,  iktidar/sermaye hizmetkarlarının korkulu rüyası haline getirmek zorundayız.

Cerattepe direnişinde soluduğumuz Gezi havası, 6-8 Mart’ta iktidar yasaklarını delen kadınların görkemli direnişi, metal işçilerinin yeniden kıpırdanmasıyla başlayan işçi eylemleri baharın nasıl yeşereceğinin ipuçlarını veriyor…

İşçi sınıfının, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve hala bir biçimde hareket halinde olan Gezi güçlerinin yan yana gelişini ve ittifakını inşa etmek… İşte o tarihsel ne yapmalı sorusunun tek ve gerçek cevabı bu.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir