Bir bildiğimiz var o da; “Başkanlığa Hayır” – Meral Çınar

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Mecliste, işyerinde, sokakta, evde her yerde “başkanlık sistemi” tartışması almış başını yürüyor.

Elbette bu tartışmalar, Türkiye’ye özgü bir hal alıyor ve içerisinde bulunduğu gergin ortamın etkisiyle şiddet, tartışmanın bir aracı oluveriyor. Sonuçta hep erkekler konuşuyor, erkekler tartışıyor, erkekler kavga ediyor…

Olur da bir kadın çıkıp kadınların bastırılmış sessizliğini bozarsa; bir ülkenin yetkisizleştirilmeye çalışılan “en yetkili” organında/Meclis’de, tüm dünyanın gözü önünde şiddete uğrayabiliyor.

Anlayacağınız kimsenin bize sorduğu yok ama biz bildiğini okumayı seven, bildiğini söylemeye cesareti olan kadınlarız. Söyleyeceklerimiz ise oldukça hayati…

AKP/Erdoğan iktidarı 15 yıldır -nereden baksan bir çeyrek ömür eder- siyasi iktidarı elinde tutuyor. Bunun anlamı nedir? Bu süre zarfında ekonomik ve sosyokültürel yapıda, aslında toplumsal yaşamı ilgilendiren her konuda gerçekleşen olumlu ve/veya olumsuz gelişmelerden birinci elden sorumlu olmak…

Şimdi ise “Başkanlık Rejimi” ile birlikte bu iktidarın tüm yetkileri tek bir kişinin elinde toplanacak.

Kim o kişi?

15 yıldır erkekliği körükleyen ve destekleyen uygulamalarıyla, toplumu muhafazakârlaştırmanın en temel aracı olan “erkek egemenliğini” yeniden ve en gerici zeminden inşa eden kişi…

Her fırsatta kendi iktidarını kalıcılaştırmak adına; kadının konumunu ikincilleştiren, kadın bedenini aşağılayan, kadın emeğini görünmezlik pelerinine dönüştüren kişi…

İşte derdimiz tam olarak; o tek bir kişinin bugüne kadar kadınlara yönelik suçlarına bir açıklık getirmek ve elinde “başkanlık” gibi bir fırsat olduğunda “daha neler yapabileceğine” yönelik bir fikir vermek.

Her yıl artarak devam eden kadın cinayetleri…

Evet, öldürülüyoruz. Toplu bir katliamla değil, ama her gün tek tek öldürülüyoruz. Yılda 300 kadın oluyoruz, bir çeyrek ömürde on binlerce…

Bu bir cins kıyımı değil de nedir?

Erdoğan’ın 15 yıllık icraatlarını sayarken, anti propaganda malzemeleri arasında her zaman gözümüzden kaçar. “Onlarca patlama, yüzlerce ölü, binlerce tutuklama” derken, on binlerce kadın cinayetini onun hanesine yazmayı her zaman unuturuz.

Çünkü çoğu zaman kadın cinayetlerinin nesnelliğini yok sayıp, onu öznel yargılar içerisinde değerlendirmek isteriz. Fakat kadın cinayetleri oldukça politiktir. Politik olan da, bir çeyrek ömürlük iktidarla fazlasıyla ilişkili…

Nasıl mı?

Evet, yüz yıllardır öldürülüyoruz. Erdoğan öncesinde de kadın cinayetleri politikti ve bir hayli fazlaydı. Fakat bu, Erdoğan ve iktidarı süresince kadın cinayetlerinde yüzde binlerde bir artış olduğu gerçekliğini değiştirmez.

Bu artışın sebebinin, mevcut politik iktidar ve toplumsal ilişkilerde yaşanan muhafazakârlaşma olduğu çok açık değil mi?

Yasalar nezdinde kadınların giderek ikincilleşmesi, yargıların sürekli erkekler lehine olması, kadın cinayetlerine verilen yasal indirimler, beraatlar; kendini koruyan kadınların haklı öz savunma eylemlerine verilen ağırlaştırılmış müebbetler… Tüm bunlar yasamayı yürütenlerden ne kadar bağımsız olabilir?

Başkanlıkla birlikte kadın cinayetlerinin artarak devam edeceği, sokağa çıkarken, otobüse binerken, parkta spor yaparken iki kere daha düşüneceğimiz; dünyanın öbür yarısını oluşturan ve yaşamı birlikte inşa ettiğimiz erkeklerden korkarak ve giderek onlardan nefret ederek yaşayacağımız bir Türkiye istemiyoruz.

Yaşamak için, ama evlerimize hapsolmuş, erkeklere bağımlı bir yaşam için değil; sokaklarda korkmadan yürüyebildiğimiz, düşüncelerimizi özgürce ifade edebildiğimiz bir yaşam için “başkanlığa hayır” demeliyiz.

Taciz, tecavüz, aşağılanmanın bin bir yüzü

Psikolojik ve fiziksel şiddetin en karanlık yüzüyle karşı karşıya kaldık. Hamile olduğumuz için sokağa çıkmamız sorgulanırken, kendimizi parkta dayak yerken bulduk.

Kahkahalarımıza karışılınca, gülemez hatta otobüse binemez olduk. Kıyafetlerimiz hakkında konuşulunca, ne giyeceğimizi bilemez hatta sokakta yürüyemez hale geldik.

Erdoğan iktidarının tüm bileşenleri, ataerkinin belirlediği toplumsal ilişkiler içerisinde o kadar derin kökler saldı ki, bizi onun en vahşi yüzüyle karşı karşıya getirdi. Yıllardır verdiğimiz mücadeleler sonucunda kazandığımız hakları tek tek geriye götüren bir “gericilik dönemi” yaşıyoruz.

Hukuk, hukuku yorumlayan yargı, yargıya varan hâkim, savcı; bunları yürüten cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanlar kurulu; onların ideolojisini kitlelere yayan medya, eğitim sistemi… Zincirleme erkek egemenliği.

Cumhurbaşkanı, erkeği kadından üstün görürse, bunu her fırsatta dile getirip, kadının yerini ve konumunu ikincilleştirirse; sokaktaki vatandaşı da, kadınları gördüğü her yerde (otobüste, parkta, iş yerinde) her fırsatta, bunu kadına hatırlatmayı ve hatırlamıyorsa şiddet aracılığıyla öğretmeyi görev bilir. Çünkü devlet organları, ona, yıllardır, şiddetle her şeyi çözebileceğini öğretmiştir.

Başbakanı yarım ağızla, “mırıldanabilirsin” derse; hâkimi kadına yönelik şiddeti suç saymaz; medyası da “şortlu kadına otobüste tekme, hamile kadına parkta dayak” diye manşet atar. Burada önemli olanın kadına yönelik şiddet değil, şiddetin şortlu veya hamile bir kadına yapılıyor olmasıdır, birinde meşrulaştıran, diğerinde ise ötekileştiren bir dil hâkimdir.

Yani, kadına yönelik şiddetin her halinin ideolojik bir temeli vardır. Elbette kadına yönelik şiddetin varlığı tümüyle iktidardakilerin ideolojisiyle ilgili olan bir durum değildir. Ama iktidar olmanın kendisiyle çokça alakalıdır ve kesinlikle iktidara göre daha vahim, daha şiddetli bir hal alabilir.

Bedenimizi aşağılayan söylemlerin, giyim kuşamımızdan yaptığımız makyaja kadar müdahale eden bir anlayışın, yeni bir yaşamı ürettiğimiz hamilelik dönemimizi bile bir tutsaklığa çeviren bu zihniyetin değişmesini; toplumsal yaşamın içerisinde yarattığımız değerin yeniden görünür olmasını istiyorsak “başkanlığa hayır” demeliyiz.

Neoliberal politikaların ataerkil yansımaları

Çoğu zaman, erkek egemenliğinin kadın bedenine yönelik politikalarına –belki de daha hayati olduğunu düşündüğümüzden- yoğunlaştığımız, ama kadın emeği üzerinde kurduğu tahakküme ve bu tahakkümün kapitalizmle olan ilişkilerine kayda değer bir yaklaşım sergilemediğimizi söyleyebiliriz.

Oysa ki, Erdoğan, iktidarı, kadın emeği üzerindeki tahakküm ilişkilerini neoliberal politikalar aracılığıyla derinleştirip, iktidarına kalıcı bir “ucuz ve yedek işçi ordusu” yaratmak için kullandı. Kadın emeğini ataerkinin gücüyle değersizleştirip, güvencesizliği meşrulaştırıp; kadın emeğini “ucuz ve güvencesiz iş gücü” olarak burjuvaziye peşkeş çekti.

Muhafazakâr politikaların bir sonucu olan kürtaj yasaklarına bir de bu açıdan bakalım. Nüfus planlaması yaptığını düşünen Erdoğan, kadına en temel görevini hatırlatıp neden “aile başına beş çocuk” istemiş olabilir?

Bunu, hemen ardından gelen “Doğum Teşviki Paketi” aracılığıyla anlamış olduk. Kürtaj yasaklarını mücadelelerle geri çektiren kadınların; kadının lehine görünen doğum teşvik paketi karşısında ne kadar kapsamlı bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu anladık.

Diktatör bozuntumuz hem en ucuz, en güvencesiz işlerde çalışıp artık emek üretmemizi, hem ev içerisinde emeğin yeniden üretimini devam ettirmemizi, hem de ona ucuz bir iş gücü ordusu ve kanlı planlarını hayata geçirecek askerler yetiştirmemizi emretmişlerdi.

Yani aileyi koruyup devam ettirecek, öyle “kariyer yapıyorum” deyip, tek eşli, heteroseksüel, özel mülkiyet temelli aile yapısını bozmayacaktık. Ayrıca erkeklerden üstün yetkiler ve kariyerler edinmek mi; haşa! hiç hakkımız değildi.  Çünkü o diktatörlüğünün temel gücünü aileden ve erkeğin kadınlar ve çocuklar üzerinde kurduğu egemenlikten alacaktı.

Yetmedi, torba yasayla ve yarı zamanlı çalışma koşulları dayatan yasa tasarılarıyla, bu planlarını destekledi ve bizleri çifte sömürünün kucağına atmaktan hiç çekinmedi.

Neden çekinsindi? Üzerimizde ki iktidarını başka nasıl pekiştirebilirdi? Yalnız, atladığı tek şey bizlerin de “Padişahım çok yaşa” demeyeceğimizdi.

Evde ücretsiz ve bitmeyen bir iş yüküyle boğuşmaktan; iş yerinde, atölyelerde en düşük ücretlere, en kötü koşullarda çalışmaktan; yetmezmiş gibi bir de, sürekli aşağılanıp erkekler tarafından öldürülme korkusuyla yaşamaktan bıkmadık mı?

Güvenceli, erkeklerle eşit ücrette, eşit koşullarda, emeğimizin karşılığını aldığımız daha iyi çalışma koşulları için “başkanlığa hayır” demeliyiz.

Artan çocuk istismarları

Beş çocuk istemek kolaydı da, iş çocukları korumaya geldiğinde devletin tüm yetkilerini elinde toplamak isteyen o “tek adam” neredeydi?

Beş çocuktan aşağısını kabul etmeyen o adama; her gün çocuk tecavüzleri ve cinayetleri haberlerine uyandığımız bir ülkede, beş çocuk yapacak kadar akılsız olduğumuzu düşündüren neydi?

Bunu yapmayacağımızı bildiği için mi kürtajı fiili olarak yasaklayıp, doğum kontrolüne ulaşımı güçlendirmişti?

Müslüman, dini bütün ve ahlaklı çocuklar yetiştirmek için yaygınlaştırdığı imam hatipler ve kuran kurslarından gelen taciz, tecavüz ve cinayet haberleri hakkında ağzından tek bir yorum duyan oldu mu mesela?

Yoksul Müslüman ailelerin çocuklarını cemaatlerin dini, ahlakı ve vicdanı sömüren ellerine bırakan devletimiz, hangi kurumu cezalandırdı, hangi ağırlaştırılmış yasayı çıkardı çocukları korumak için.

Ah pardon…

“Küçük gelinleri” tecavüzcüleriyle evlendirmek için hazırladıkları yasa tasarısını unutmayalım ayıp olur. Biz ayıp nedir bilir, herkesin “hakkı” neyse veririz.

Dikkat etmeliyiz. Çocuklarda okuma oranı, zekâ oranı, düşünme kapasitesi değil; çocuklara yönelik taciz, tecavüz, eğitim seviyesinde gerileme ve küçük yaşta evlenme oranı artan bir iktidar süresi yaşadık.

Biz bu çocukları 9 ay karnımızda taşıyıp binbir emekle; birileri tecavüz etsin, kendi ahlakına göre yetiştirip daha sonra da birbirlerine düşman etsin, kendi iktidarını korumak için askere alıp ölmelerine göz yumsun, bir de üstüne şehitlik propagandası yapsın diye doğurup büyütmüyoruz.

Çocuklarımızın gülüşleri için, umutları için, yarınları için “hayır” demeliyiz.

Tek başına bu sebep bile “başkanlığa hayır” diyebilmek için yeterli olmalıdır.

Bir çeyrek ömür daha mı? Hayır!

Şimdi, parti başkanlığından başbakanlığa ardından cumhurbaşkanlığına geçmek için her türlü kanlı politikayı uygulamaktan çekinmeyen bu adamın, “başkan” olduğunda ve tüm yetkiler onda toplandığında neler yapacağına dair bir fikir edinebildik mi?

Yasa koyma yetkisi, yetkisizleştirdiği meclisi bile fes edebilme yetkisi, yargıyı idare etme ve belirleme yetkisi gibi, devletin bütün yetkilerini bu adamda topladığımız zaman, karşılaşacağımız şey faşist bir diktatörlükten başkası olmayacaktır.

Bir çeyrek ömür süren Erdoğan iktidarının, kadınlar için ne ifade ettiğini yukarıda anlattık. Tüm bunlardan anlayacağımız bir şey varsa oda, Erdoğan’ın Siyasal İslam rejimini kurarken iktidarını meşrulaştırma aracı olarak erkek egemenliğine sırtını yasladığıdır.

Bunları, erkek egemenliğinin sıradan bir unsuru olarak, yaptıklarını da sıradan eylemleri olarak görmek, kâfi değildir. Bu adamlar, biz kadınları, ortaçağ gericiliği ve despotizminden güç alan özel bir yirmi birinci yüzyıl ataerkilliğiyle tehdit ediyorlar.

Kadınların erkek egemenliğine karşı mücadelelerle kazandıkları mevzilerini ele geçirip; bolca dinsel sosa bandırılmış, yeni ve daha vahşi, ama kapitalizmle bütünsel bir ilişki halinde olan erkek egemenliğiyle yeni iktidarlarının temellerini atıyorlar.

Kadın bedeninin, emeğinin, kıyafetinin, davranışlarının ve hatta kahkahalarının bunların dilinden düşmemesinin esas temelinde, yarattıkları diktatörlüğün bu söylemden beslenmesi yatıyor.  En eski ezme ve ezilme ilişkisi olan ve ailede başlayan “erkeğin kadın üzerinde kurduğu egemenliği” ne kadar derinleştirip güçlendirirlerse, halk üzerinde ve kitleler üzerinde o kadar hegemonya kurabileceklerinin farkındalar.

Feodal toplumlardaki monarşik yönetimlerde; kral gücünü Allah’ın emriyle “halkın babası” olmaktan alır. Kralın, padişahın, sultanın konumunu meşrulaştıran, aile içinde erkeğin kadın ve çocuklar üzerinde kurduğu hegemonyanın ta kendisidir. Ailedeki “baba” rolü, toplum nezdinde Krala geçer.

Erdoğan’ın kuracağı diktatörlüğü de bu zeminde kavrayabilmeliyiz.

İşte bu yüzden o sandıktan çıkan veya zorla gelen bir başkanlık sistemi kadınlar için Ortaçağ’dan bile daha karanlık bir dönemin Türkiye nezdinde kapılarını aralayacaktır.

Direnişin formülü çok açık

Hatırlamakta fayda var. Erdoğan başkanlığa doğru ilerlerken ne yapmak istediyse, yasal veya fiili olarak bunu hayata geçirdi. Peki, gerektiğinde onu durdurabilen tam olarak neydi?

Sadece yasalar veya emperyalist “dış güçler”değildi.

Tam olarak, karşısında güçlü ve örgütlü bir mücadele gördüğünde geri çekildi.

Mesela, yaşam alanlarını koruyan insanları, geleceğine sahip çıkan gençleri, yaşamak için başkaldıran kadınları, emeğine sahip çıkan işçileri birleştiren; alternatif bir yaşamın tohumlarını eken Gezi Direnişinde…

Yeni bir neslin doğmasının ve yetişmesinin anahtarı olan kadınların, kendi doğurganlıklarında karar sahibi olmak için sokaklara döküldüğü kürtaj eylemlerinde.

Nevin’in, Çilemin öz savunma eylemlerinde, işçi sınıfının grevlerinde, memleketin her köşesinde toprağına suyuna sahip çıkanların direnişlerinde, üzerine bombalar yağarken bile direnen Kürt halkının açtığı hendeklerde…

O halde direnişin formülü çok açık değil mi? Tüm bu direniş odaklarının dört bir yandan örgütlenmiş eylemleri değil mi bizi daha özgür ve umutlu yarınlara uyandıracak olan.

Başkanlığa hayır, yaşama evet demektir. Başkanlığa hayır demek çocuklarımıza tacizsiz, şiddetsiz bir dünya hediye etmektir. Başkanlığı ve onu besleyen erkekliği sandığa gömmek, yerin dibine gömmek için atılmış büyük bir adımdır.

Bu yüzden başkanlığa “hayır” demek, sadece “başkanlığa” hayır demek değildir.

Bir onur, yaşam, özgürlük ve eşitlik mücadelesidir.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir