Bizim “Haziran’ımız” ve Birleşik Haziran Hareketi’ne Dair Birkaç Not – Perihan Koca

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek başlayayım… Niyetim yersiz bir “sol içi polemik” yaratmak ya da üst bir yerden konuşur gibi yaparak ayar vermek asla değil. Zira haddimiz de olamaz.

Tersine, niyetim solun maalesef artık pas tutmuş “özeleştiri-eleştiri” mekanizmasından yola çıkarak, devrimci ilkelerle bezenmiş bir eleştiri kültürünün bir nebze de olsa canlanması temennisiyle, Haziran isyanı ardına iyice şekillenen ve derinleşen “solun ahvaline” ve Haziran ayaklanması ardına oluşan Birleşik Haziran Hareketi’ne dair birkaç not düşmek…

 

31 Mayıs-1 Haziran momenti

Şüphesiz, Haziran ayaklanması “yeni bir toplum” tahayyülünün nüvelerini ve içerisinde yeşeren dinamikleri açığa çıkararak, kendine özgü bir tarihsellik yarattı.

Türkiye’nin mevcut gidişatına onulmaz bir delik açarak, kolektif bir tarihsel bellek oluşturdu. Yeni bir siyasal iklime kapı aralayan isyanın ruhu, 2013 Haziran’ı ile, sokakta politikleşen, kazanan, kazandıkça ve yan yana durdukça kendine daha da güvenen bir toplumsal zemini mayaladı.

31 Mayıs- 1 Haziran ile açılan yeni moment, toplumsal kazanımların yanında, solun kendi ahvaliyle hesaplaşma zorunluluğunu da açığa çıkarmış oldu.

Herkes konumlandığı yerden, Gezi’nin bakiyesi ve Türkiye siyasetinde merkezi ve iradi bir odak ihtiyacı üzerinden, reorganizasyon, yeniden inşa, solda birlik tartışmalarını öyle ya da böyle dillendirmeye başladı.

Bu tartışmalardan doğan bir konumlanma olarak, Aralık 2014 Ankara toplantısıyla Birleşik Haziran Hareketi (BHH) kuruluşunu ilan etti. Deklarasyonlarının hemen ardına; ismiyle, cismiyle ve programıyla haklı çoğu tartışma da beraberinde gelmiş oldu.

 

İsyanın patenti(!) alınır mı?

Kimsenin isminde, birliğinde yahut ideolojisinde gözümüz yok elbet ya da müdahale etme sınırlarımız da bir yere kadar olacaktır.

Lakin, Gezi ayaklanmasının hemen ardına birkaç (hakkını verelim “kitlesel”) siyasi eğilim isyanın tüm bileşimini kapsadığı iddiasıyla yola çıkar, kolektif ve “kendiliğinden” gelişen ve tarihe kazınan o muazzam Haziran günlerinin patentini alırmışçasına altına imzasını atmaya kalkarsa, Gezi’nin diğer muhataplarına da söyleyecek birkaç söz düşer.

İsim tartışması Gezi kitlelerine yukardan yapılan bir “nanik” niteliği taşısa da, işin teknik kısmı elbet. Ana gövdesini ÖDP ve TKP’lerin oluşturduğu BHH’den sevgili dostlarımız pekâlâ kendilerini “Haziran” ismini kullanmaya muktedir görmüş olabilirler. Zaten solun tarihi, klişe bir isim mirasyediciliğiyle bezeli… Bir yenisine daha, haydi eyvallah diyelim.

Ancak bu “yüksek siyasetler” kalkıp kendilerini yukardan bir yerlerden tayinle gelmiş gibi salon kürsülerinden “halk hareketi” olarak ilan ederlerse, hiç kusura bakılmasın buna bizim oralarda “köylü kurnazlığı” derler. E hadi buna da eyvallah çekelim…

***

BHH’nin yola çıkış argümanlarına biraz daha mercek tutarak ilerleyelim öyleyse…

Kuruluş deklarasyonunda “Haziran barikatlarını ileri taşıyacağız” diye beyan eden BHH’nin Gezi günlerindeki barikat pratiğine ve konumlanışına bir bakalım.

Hafızalarımızda henüz taze olan Gezi notlarını şöyle bir karıştıracak olursak;

Henüz, tarih kitleler tarafından işgal edilen 1 Haziran gecesini gösterirken; bu arkadaşlar, Gezi’nin açığa çıkardığı ruhun kendisini ve içerisinde barındırdığı dinamikleri kucaklayıp “Haziran” dokusuyla hemhal olmak ve orayla harmanlanmak yerine, “barikatları kaldıralım” derdine düşen ve hemen ardından “çadırları kaldırıp, temsili tek çadıra geçelim (en nihayetinde de bu mecrayı boşaltalım)” eğiliminde olan sol/sosyalist grupların başını çekmiyor muydu?

Hepimiz hatırlıyoruzdur sanırım, başta ÖDP, TKP (Şimdinin KP ve HTKP’si), EMEP, SYKP gibi siyasetler olmak üzere, bulundukları “yüksek siyaset” mecralarından, Gezi ayaklanmasının üzerinden atlamaya hazır bir halde, Gezi toplantılarında böyle buyuruyorlardı… Türkçe meali ile, henüz isyan günlerinin başında “Müsait bir yerde inebilir miyiz?” diyorlardı sevgili dostlarımız… Şimdi aynı arkadaşlar mı Haziran barikatlarını ileri taşıyacakmış? E, peki…

(Ara not: Maazallah yanlış anlaşılmasın, Gezi Parkı’nın işgal edilmesinin ertesi gününde, “Geçici Devrim Hükümeti’ni kuralım!”, “Barikatlarda silahlı eğitimler verilsin!” hülyalarındaki sol sekter eğilimle de aramıza kalın bir çizgi çekerek kuruyorum eleştiri denklemini…)

 

BHH’ye zorunlu birkaç soru

BHH’nin Gezi isyanıyla kurduğu bağ/konumlanış ve kendine yukardan atfettiği misyon bir yana, bir hareketin esasını programı, paradigması belirler elbette.

Arkadaşlarımız, yine kuruluş deklarasyon metinlerinde “Türkiye gündeminin en acil sorunu olan gericiliğe karşı seferberlik” çağrısında bulunarak, esasında programlarını ilan ediyorlar.

Sonuç bildirgelerinden çıkan yegane şey ise; salt AKP karşıtlığı üzerinden yürütülen bir siyasal hat ve laisizm konsolidasyonu…

Tam da burada, Haziran ayaklanmasının temsiline(!) soyunmuş BHH’li dostlarımıza birkaç soru yöneltmek boynumuzun borcu…

BHH’nin CHP’ye gösterdiği iltimas hepimizin malumu, zira CHP bileşenlerine hoş görünme güdüsüyle BHH’ye üstten bir “laiklik kalkanı” da giydirilmiş durumda.

Ancak laiklik kavramının kendisi devleti içerden besleyen bir olgu değil midir?

Yahut, bu arkadaşlarımız esas olarak “ilericilik-gericilik” zemininde mevzilenerek mi yeni dönemi karşılamayı umuyorlar?

Ya da “ilericiler-gericiler” perspektifinden siyaset yapmanın mahiyeti, burjuva demokrasisinin mecrasından konuşmak değil midir ve buradan konuşmak burjuva demokratlarının işi değil midir?

Veya, şimdilerde laiklik mücadelesinin en cüretkar ve somut biçimini, şimdi Rojava’da IŞİD çetelerine karşı muazzam bir direniş sergileyen ve BHH bileşenlerinin on yıllardır mesafeli ve sorunlu bir ilişki içinde olduğu Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) ta kendisi yürütmüyor mu?

 

Seçim atmosferi ve BHH’de kırılma

Seçimler, Birleşik Haziran Hareketi’nin akıbeti açısından kritik bir eşikti. Bunu kendileri de sıkça dillendiriyordu.

Yüksek sesle pek söylenmese de, özellikle BHH’nin ana gövdesini oluşturan ÖDP ve TKP’ler, her seferinde boykot cepheleri ve komünizan parlak laflarla sandık mı sokak mı ikilemini ortaya atar, sonra gider CHP’ye oy verirlerdi.

HDK’li sosyalist bileşenlere ve KÖH’e gösterilmeyen birlikte olma iradesi, bir türlü kopuşamadıkları Kemalizm ve ulusalcılık güdülerinden doğru CHP’ye gösterilirdi. Elbette ki burada siyasal bir tercih söz konusu.

Velhasıl, 7 Haziran seçimleri herkesin malumu olduğu üzere, Türkiye halkları ve elbet sol/sosyalist mecralar için kritik başka bir momenti tarifliyordu.

BHH, KÖH’ten ve HDK’li sosyalist bileşenlerden gelen seçim çağrıları ve çeşitli görüşmelerin sonrasında,  ilk elden havada süzülen yaprak misali nereye konacağı belli olmayan bir seçim deklarasyonuyla sürece karşılık verdi.

BHH’nin“AKP karşıtı laikçilik” hattı, salt “ilericilik” duruşu ve KÖH ile mesafeli ilişkisi, belli ki içerisindeki ciddi sorun alanlarından olacaktı. Öyle de oldu, seçim süreci bu tahlili daha da somutladı.

Haziran Hareketi son kertede “tepeden inme bir solda birlik” argümanını yeniden işletmiş oldu. Kritik seçim atmosferinde topyekun karar alamaması, daha şimdiden içerisinde beliren çatlaklar ve şimdilerde bu tarafa doğru biraz daha yakınlaşan kimi bileşenlerinin mevcut tartışmalarından anlaşılacağı üzere, 7 Haziran seçimleri BHH’de gözle görülür bir kırılma yarattı.

En nihayetinde bu tartışmalar BHH için hayırlıdır ve önümüzdeki süreçte alacakları pozisyon, BHH’nin gidişatı açısından önemli yeni bir kritik eşiği tarifliyecektir.

 

Son söz yerine

Sokağın takvimi, içerisinden geçtiğimiz Gezi, Kobane ve 7 Haziran’a tekabül eden üç önemli momentin yarattığı ivmeyle, alışıldık gündelik rutinin kendisini çoktan aştı.

Hareket alanlarımız, nefes alma borularımız genişledi evet ve hatta belki de her zamankinden daha fazla sosyalizm propagandasının önü açılmış durumda.

Lakin karşı karşıya olduğumuz bu yeni süreç, gümüş bir tepsi ile önümüze sunulmayacak.

Eleştirilerimizin sivri ucunu kendimize çevirecek olur isek, esas soru, sokağın yeni dinamikleriyle birlikte yine sokakla hemhal olarak, bu oldukça kaotik ve hassas süreci karşılamaya hazır mıyız?

Zira solun ciddi bir kriz içinde olduğu yadsınamaz sanırım ve bu yeni süreç Dünya ve Türkiye konjonktüründen gelen muazzam bir basınçla bir tasfiye sürecini de beraberinde getirebilir.

Ne o yüksek siyaset mavraları ne de salt KÖH etrafında toplaşma derdimize derman değil.

Velhasıl-ı kelam, tam da şimdi ivedilikle “solun çubuğu kendine bükme” vakitlerindeyiz.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir