BOP’un Suriye’de iflası: ABD patronluğu Rusya’ya kaptırıyor – Hamide YİĞİT

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

“Patron” ABD’den “Nemalanan” ABD’ye

ABD altı yıldır Suriye’ye yönelik saldırganlığın sözcülüğünü yürüttüğü bir dizi toplantıda esas patron iken, Astana’da devre dışı bırakıldı ve patronluğu Rusya’ya kaptırdı. “Suriye’nin Dostları” ya da “Suriye Çekirdek Grubu” gibi isimlerle ABD öncülüğünde yürütülen görüşmelerin hiçbirisi Suriye halklarının yararını gözetmemekte, sadece ABD ve Batılı müttefiklerinin BOP gayelerine hizmet etmekteydi, ama hepsinde başarısız olundu.

ABD’nin bu süreçteki başarısızlığının en büyük nedeni, Suriye’de hiçbir zaman taban edinemeyeceği belli olan “Suriye Ulusal Konseyi” gibi çakma bir oluşumun temsiliyeti üzerinden  stratejiler geliştirmesiydi. Hatırlanacağı üzere bu “dostlar” (ya da dost çekirdekler) grubu, 2012’den bu yana onlarca kez toplandı ( Tunus, İstanbul, Roma, Marakeş, Viyana, Paris, Cenevre’de  bir dizi toplantı yapıldı), ama buradan ABD açısından çıkan tek “parlak” sonuç, SUK’un (daha sonra Suriye Devrimci Güçler Koalisyonu-SDGK oldu) “Suriye’nin tek meşru temsilcisi olarak tanınması” çıktı ki, bunun sahada hiçbir karşılığı yoktu ve olmadı da.

ABD, Libya sürecinden taklit edilerek oluşturulan sanal bir “Suriye Ulusal Konseyi” kartına oynarken, Rusya sahadaki somut duruma müdahale etti. ABD’nin en çok istediği ve bir türlü BM’den yolunu açamadığı fiili müdahaleyi esas olarak Rusya gerçekleştirdi. Hem de bunu Suriye’nin resmi çağrısıyla yaptı. Bu yüzden sürece fiili müdahale meşruiyetini uluslar arası hukukta kazanan Rusya, kaybeden ise Amerika oldu. Amerika için geriye sadece ve sadece Kürtlerin Suriye’deki pozisyonundan “nemalanma” seçeneği kaldı.

Kürtlerin Pozisyonu

Kürt siyasetinin Suriye’deki pozisyonuna ilişkin bir anımsatmayla başlamak gerekirse, Haziran 2012’de Suriye hükümetiyle PYD liderliği arasındaki anlaşma gereği ordu, Suriye’nin kuzeyinden silahlarını bırakarak çekildi. Silahlandırılan halkın yerel savunma birlikleri oluşturma öyküsü buralara dayanıyor. O süreçten bu yana PYD önderliğindeki Kürt siyasetinin pozisyonunu belirleyen genel tutum şudur: “Saldırıya karşı öz savunma ve çatışan tarafların ne karşısında ne de yanında tutum alma”.

Esasında Kürtlerin pozisyonlarını güçlendiren bu tutum bütün Rojava hattına hakim değildir. Özellikle Haseke ve Kamışlı’da durum her zaman farklılık gösterdi. Çünkü orada Barzani etkisi daha fazladır ve sırf bu yüzden Suriye ordusu kuzeyden çekilirken, Kamışlı hariç tutuldu. Dikkat edilirse Kürtlerin Suriye ordusuyla cephe savaşına çekilmesine yönelik periyodik provokasyonların merkezi her zaman Haseke ve Kamışlı olmuştur.

ABD’nin Kürt “ilgisi”

Ancak işbirlikçi provokasyonlara rağmen, hatta AKP’nin PYD liderliğini Ankara’da ağırlayıp, “çözüm sürecinin hatırına” Kürtlerin cihatçı saflarda Suriye ordusuna karşı savaşmaları konusundaki zorlamaları da buna dahil, Kürtlerin pozisyonunda çok ciddi değişiklikler olmadı. Ta ki ABD’nin “IŞİD’le hizaya sokma” projesi devreye girene kadar. IŞİD Rakka’dan Musul’a yollanmışken, “neden Musul’dan kalkıp tekrar Suriye’ye yöneldi ve Kobani’ye saldırdı?” sorusunun yanıtı bu projede gizlidir.

Sonuç itibarıyla  IŞİD’in saldırtıldığı Kobani’de uzun süre Kürtlerin teslim olup olmayacaklarını oturup izleyenler vardı. “Kobani düştü düşecek” diyerek bekleyip izleyenler arasında ABD, Türkiye ve Barzani de vardı. Oldukça kritik bir eşikten sonra ABD’nin Kürtlere silah yardımı yaparak, Türkiye’nin birkaç ÖSO’cuyu sınırdan Kobani’ye sokarak, Barzani’nin de epey zaman alan bir “resmi geçitten sonra” peşmergeleri Kobani’ye göndererek sürece dahil olduklarını gördük. Uzun sözün kısası: ABD Kürtleri hem sınadı, hem de kendisine muhtaç hale getirdi ve herkesin bildiği bir “Kürt müttefikliği” ile bu şekilde Suriye sahasına indi.

ABD’nin Kürtlerle “müttefikliği”

 

ABD’nin Rojava’daki “Kürtlerle müttefiklik” ısrarı, Kürtleri “çok” sevdiğinden değil, Suriye’de bir pozisyon edinmenin Kürtlerin konumuyla mümkün olduğunu gördüğündendir. Ancak bu da ABD açısından handikapları olan bir seçenektir. Çünkü BOP oyununda en büyük rolü üstlenen Türkiye gibi bir müttefikin kronik Kürt karşıtlığı söz konusundur. Bu yüzden ABD’nin her zamanki “sopayı ortadan tutma” siyasetinin, Kürt müttefikliği ile Türkiye müttefikliğini dengede tutmada başarılı olacağı garantili değildi.

Nitekim bu “denge” siyasetinin sadece  “tekil” ama ABD açısından önemli kazanımlar sağladığı görüldü. ABD için en büyük kazanım, Suriye topraklarında askeri üsler açmasıdır, ama bunda bile sahada meşruiyeti olmayan, sadece ve sadece yüzeysel bir başarı söz konusudur. Çünkü şu anda Suriye sahasında kendini Kürtlere taşıttırmaya çalışan bir ABD var ve bu yüzden ayakları yere basmayan bir pozisyondadır. Bunun da Suriye sürecinde bir pozisyon edinmeye yeterli olmayacağı açık.

Tutmayan hesaplar

Öte yandan örneğin  ABD’nin, bir çok cihatçı grubu da barındıran Demokratik Suriye Güçleri (DSG) üzerinden  sözde İŞİD’e karşı savaşı var; Menbiç alındı, şimdi Suriye (ve doğal olarak Rusya) ile yarışarak “Rakka’yı IŞİD’ten kurtarma” operasyonuna öncülük ediyor. Ama Halep’in kurtarılması bütün dengeleri değiştirdi ve başta İdlib olmak üzere, Rakka’dan Deyrizor’a kadar Suriye ordusunun ve müttefiklerinin cihatçı terörü temizleme kabiliyeti ve kararlılığı ortaya çıktı.

Aslında Halep zaferinden sonra Suriye ordusunu Tedmur (Palmyra) cephesinde meşgul etmek için IŞİD’in yeniden saldırtıldığı, ardından Deyrizor’da da IŞİD saldırılarının hareketlendirildiği açık. Ama buna rağmen Suriye ordusu doğu Halep’ten sonra şu anda IŞİD’le savaşarak el Bab’a dayanmış durumdadır ve Rakka’nın IŞİD’ten temizlenmesinin birincil hedefi olduğu açıktır. Bu durum da, ABD’nin Kürtlerin kazanımları üzerinden Suriye’de bir pozisyon edinmesini giderek güçleştiriyor. İşte sahadaki askeri durum böyleyken Astana’da ateşkes görüşmeleri gerçekleşti.

PYD neden Astana’ya davet edilmedi?

Astana sürecine Suriye sahasındaki 14 silahlı grup adına Türkiye’nin garantörlüğüyle gidildi. Rusya da Suriye hükümeti ve müttefikleri adına garantör oldu. Dikkat edilirse, Astana’da 13 Aralık 2016’da Türkiye ve Rusya garantörlüğünde sağlanan  ateşkes mutabakatı esas alınarak, “çatışmasızlık sürecinin” bir anlaşmayla garanti altına alınması hedeflenmişti.

Bu arada “Astana’ya davet edilenler arasında neden PYD yok” gibi sorular bir çok kesim tarafından gündeme taşındı. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Astana süreci PYD’yi kapsayan bir süreç değildir. Çünkü Astana, ateşkesin tesis edilmesi üzerine kurgulanmıştır ve bu süreç için ilan edilen hedef;  “cihatçı terörü” bitirmektir.  PYD’ye silah bıraktırma ya da ateşkese dahil etme gibi bir durum söz konusu olmadığı gibi, asıl olarak Astana’ya PYD çağrılsaydı,  “cihatçı terör” kategorisine sokulmuş olurdu ki, bu da başka düzlemde yeni bir krize kapı aralamış olurdu.  Ancak Astana sonrası Rusya öncülüğünde çözüme ilişkin ilk siyasi müzakere adımı 28 Ocak’ta  atıldı ve Moskova’da gerçekleşen bu toplantıya PYD de davetliydi.

Anayasa ve Kürtler

Bilindiği üzere Astana’daki toplantıya Rusya’nın sürpriz “Suriye Anayasası taslağı” damgasını vurdu. İçerikten öte, biçimsel olarak, Rusya’nın Suriye halkları adına bir anayasa hazırlama eyleminin kendisi çokça eleştirildi. ABD’nin işgal ettiği Irak’a kendi hazırladığı bir Anayasayı dayatması hatırlatıldı ve  “aynı hata bu kez Rusya eliyle tekrar ediyor” denildi. Ancak Rusya’nın bu anayasa çıkışının tamamen taktiksel olduğu söylenebilir.

Bu hamle, Kürt karşıtı politikaları iyi bilinen Türkiye’ye (ya da AKP  adına Türkiye kamuoyuna) bir mesaj vermek içindir. Rusya’nın, siyasi çözüm sürecinde Türkiye’nin “kırmızı çizgilerini” yumuşatması gerektiğine yönelik bir mesajı amaçladığı düşünülüyor. Zira Türkiye’nin kırmızı çizgisi PYD ile ilgilidir ve Astana’da bu çizgileri aştıracak adımların atılacağı bilinmiyor değildi. Yani Türkiye açısından da bu beklenen bir şeydi.

O yüzden Türkiye, Barzani’ye yakınlığıyla bilinen Suriye Kürt Ulusal Konseyi’ni (ENKS) Astana’ya davet etti. Burada, “Kürtlerin pozisyonu konuşulacaksa, bunun PYD üzerinden değil, ‘kardeş Barzani’ liderliği üzerinden masaya yatırılmasına rıza gösterilebilir” taktiklerini sezmek mümkündür. Nitekim Astana’dan dört gün sonra PYD’nin de temsil edildiği  28 Ocak Moskova buluşmasında, demokratik özerklik de dahil, Suriye için yeni bir  anayasa ve siyasi çözüm önerileri masaya yatırıldı.

Rusya’nın “diplomatik” hamleleri

Rusya öncülüğündeki bu hızlı atakların ABD’ye bir diploması yenilgisi daha yaşattığını belirtmek gerekir. Çünkü ABD, IŞİD gibi bir vahşi projeden sonra Suriye’deki savaşa aleni müdahale etmek amacıyla “ılımlı muhalif” projesini öne sürmüştü. Fakat ABD’nin üzerine yatırım yaptığı “ılımlı muhalifleri” Suriye yönetimiyle ilk kez bir araya getiren Rusya oldu.

Suriye’deki savaşı lehine dönüştürmenin bir fırsatı olan “ılımlılar” tezini Astana’da Rusya’ya kaptıran ABD için  geriye sadece Kürt muhalefeti üzerinden edinilmeye çalışılan  pozisyon kaldı. Ne var ki  bu konuda da Rusya’dan yeni bir diplomatik hamle geldi ve PYD’nin yeni Anayasa ile ilgili önerilerinin alındığı Moskova toplantısı gerçekleşti. Böylece ABD’nin Kürt kartının da etkisizleşmeye başladığını söylemek mümkündür.

Burada şunun altını çizelim ki, Rusya’nın PYD’yi dahil ederek yürüttüğü bu  yeni anayasa görüşmeleri, “Suriye hükümetine rağmen” atılmış adımlar değildir.  Şam’ın bilgisi ve onayıyla olmuştur. Çünkü Suriye hükümeti açısından Kürtler Suriye’nin asli unsurlarıdır ve Suriye’nin geleceğini belirlemede hem PYD liderliğinin hem de Suriye hükümetinin sürekli verdikleri  “Suriye Suriyelilerindir” mesajının ilkesel olarak esas kılınmasından vazgeçilmiş değildir.

 

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir