Boş kafes yanılsaması – Güney Mengen

“Yaşam bir oyun olsun isterim: Baş döndürücü kazançların olduğu bir oyun. Evet, bu oyunu oynamak isterim ama ciddi olarak.” *

Bütünüyle rasyonel hale gelmiş, tüm olasılıkların göz önünde olduğu bir oyunu oynamak istemeyiz. Bu gerçek anlamda yaşamı geçiştirmektir. Yaşam geçiştirebileceğimiz bir şeyden daha çarpıcı sonuçları olan etkinlikler bütünüdür. 

Bizi “oyunda” tutan şey sadece gizemli olanın cazibesi değil elbet. Bir yanılsama, bir aidiyet, oyunu anlamlandıracak bir ân’ı bekliyor olmak.

Bu umutlu bekleyişin, baş döndürücü kazançlar getirmeyeceğinin ayyuka çıkması oyunun tadını kaçırabilir. O ân bulunduğumuz yer elimizde bulunan “kozların” anlamını yitirdiği, “asların’’ değersizleştiği, renklerin silikleştiği bir yer. “Tanıdık” ve alışılmış seslerin olduğu, tüm köşelerin ezbere(!) bilindiği bir mekân.

Şimdi paraziti olduğumuz bu mekâna ve bu mekândan nasıl itildiğimize bakalım. 

Gündelik yaşamın F tipleri

Bu mekân gündelik yaşamımızın mekânları. İş yerimiz, okulumuz, mahallemiz…

Gündelik yaşamımızın hapishaneleri buralar. Hatta gündelik yaşamımızın “F tipleri”.

F tipi hapishaneler genellikle siyasi tutsakların bulunduğu, hareket alanı, aydınlatma süresi ve saatleri, beslenme, iletişim, görüş/ziyaret, sayım/denetim gibi tüm yaşamsal ve idari işlerin yönetimce belirlendiği ve düzenlendiği, ışık ve ses yalıtımı olan, gündüzün ve gecenin fark edilemediği, 1,5 m²’lik tuvalet ve duş bölümü dahil yaklaşık 11 m²’lik hücrelerden oluşan mekânlardır.

Gerçek anlamda gün yüzü görmeyen; yani işe gitmek için gün ağarmadan evden çıkan ve henüz eve varamadan havanın karardığı koşullarda çalışan işçiler, öğrenciler, kadınlar, çocuklar, milyonlar yok mu? Bu milyonların yer altında, bodrum katlarında ya da AVM’lerde plazalarda çalışıp ve hatta bodrum katlarında yaşayan bir kısmının da olduğunu biliyoruz.

Sabah kaçta evden çıkmamız, kaçta dönmemiz gerektiğini, tüketebileceğimiz besin maddelerini, hareket alanımızı, kimlerle ve hatta nasıl iletişebileceğimizi belirleyen, özel ve özsel alanımız dahil yaşamımızın büyük çoğunluğunun bir idari kurum tarafından takip edildiğini ve denetlendiğini, yani tüm bunların bir erk tarafından belirlenen hale geldiğini söylersek yanılmış olur muyuz?

Sadece bunlar da değil; üretim faaliyetimiz, tüketim faaliyetimiz, düşünsel faaliyetimiz hatta seyir faaliyetimiz bile belirlenen hale gelmiş durumda. “Üzerine çalıştığı ürün hakkında karar veya değişiklik yetkisi olmayan”**, ürettiği şeye tamamen yabancılaşmış bizler, gündelik yaşamda görme faaliyetimizin içini birkaç gri şeyin doldurmasına ne zaman karar verdik?

Bize bunları unutturan şey “tanıdık” ve alışılmış sesler, tüm köşelerini ezbere(!) bildiğimiz sokaklar ve mekânlar olabilir mi? 

Ve bunları hatırlatan şey, bir F tipi hücrede olduğumuzu da anımsatabilir mi?

Belki de haddimizi aşarak(!) gündelik yaşamda da F tipi uygulamalarının dayanağı olan Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Kanunu’nun yürürlükte olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Bizi buradan kim kurtaracak?

Avukatımızın kendimizden başkası olmadığını peşinen belirtelim. Savunmaya, bizden çalınan ve bizi edilgen hale getiren tüm yaşamsal faaliyetlerimizi talep etmekle başlayabiliriz. Bu bizi özneleştirecek olan özgürleştirici bir faaliyettir. Edilgen bir yaşamda varlığımız mana yitimine uğrar. Ancak bu mananın yerine koyduğumuz “şeyleri’’ yitirince bu yıkıcı bir enerji açığa çıkarır. 

Münferit olmadığından emin olduğumuz intiharlarda, dünyanın her yerinde ayağa kalkan halkların isyanında ve gençlerin en ön saflardan haykırışlarında bu enerjinin imzasını görüyoruz.

Nasıl ki bu olguları silikleştiren “birileri” varsa savunma yapacağımız “makamı” da silikleştiren birileri var.

Emin olalım bir “kör dövüşteyiz” ve “mahallemiz” gereği boksun ilk derslerinden olan gard almak iyi öğretildi bize. Gelen saldırıların yönü ve şiddeti yapacağımız ‘’yıkıcı hamlenin’’ de yönünü ve şiddetini bulmamızı sağlayacaktır. 

Kör dövüşte olduğumuzu ve silikleşmiş vaziyette bulunan rakibi aklımızdan çıkarıp, kafeste yalnız olduğumuzu sanarak kendimizi oyunun dışına atmayı asla düşünmeyelim.

Avukatın hakim, hakimin avukat olduğu görülebilir ve bugünün “avukatları” yarının “hakimleri” olabilir. Fakat aynı davada avukatın da hakimin de aynı kişi olması mümkün değildir.

Tıpkı F tipi tutsaklarının olduğu gibi; temiz havaya, farklı sesler duymaya ve farklı renkler görmeye ihtiyacımız var. 

Kendimize ve birbirimize ihtiyacımız var. 

Sevgili hocamız Dr. Mehmet Fatih Traş’a saygıyla…

*Paul Lafargue-Tembellik Hakkı- Ayrıntı Yay. s.78

**Richard Sennet-Karakter Aşınması-Ayrıntı Yay.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*