Britanya’da taşlar yerinden oynuyor – Max ZİRNGAST

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

 

2007/8 ekonomik krizin ilk on yılının alacakaranlığı yaklaşırken, dünya çapında ve emperyalist merkezlerin birçok yerinde siyasi çözülme süreçlerini ancak şimdi görebilmekteyiz.

Bitmeyen Yunanistan krizi, istikrara kavuşamayan AB güney bölgesi, 2011’de ABD’den Kuzey Afrika’ya kadar uzanan ve meydan işgalleriyle ünlenen isyan dalgası, Avrupa’da sağın yükselişi, ABD’de Hillary Clinton’un temsil ettiği teknokratik, liberal-merkezci sermaye sözcülüğü yapan statükocu politikanın çöküşü gibi olgular egemen sınıfların hegemonik krizini apaçık ortaya koyuyor.

19. ve 20.yüzyılın ilk yarısında -2.emperyalist paylaşım savaşına kadar- dünyada hegemonyasını sürdüren en güçlü emperyalist ülke olan Britanya’da bütün bu çözülme ve çürüme süreçlerini son senelerde canlı yayında ve hızlandırılmış şeklinde izleyebiliriz.

Bir imparatorluğun çözülüşü

Bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluğu olan Britanya artık “çekirdeğini” bile zor tutuyor. 2014 Eylül’de gerçekleşen “İskoçya’nın bağımsızlığı referandumu” Britanya elitlerinin ve finans merkezi “City of London”un ödünü patlatmış olsa da, o seferlik İskoç halkının kalma kararıyla kurtulmuşlardı.

2016 Haziran’ındaki “Brexit” oylamasında ise küçük bir farkla da olsa Britanya halkı Avrupa Birliği’nden çıkma isteğini ifade etti.

Referandumun ardından bir siyasi deprem yaşanmış, başbakan ve Muhafazakâr Parti lideri olan David Cameron ve başka partilerin liderleri istifalarını sunmuşlardı. Cameron’ın yerine İçişleri Bakanı Theresa May başbakan oldu.

Birleşik Krallık’ın kimi bileşenlerinin bağımsızlığı şimdilik ertelenmiş olsa da, bu kaçınılmaz görünüyor. Öte yandan, 40 yıllık neoliberal saldırı sonrası yoksullaşmış ve geleceksiz bırakılmış işçiler ve gençler yüzlerini Corbyn’e dönerken ülke içerisinde de sınıf çatışmaları artış göstermekte.

Genel seçim şoku

Bu ortamda başlayan Britanya-AB Brexit tartışmalarında, zaten tek başına iktidarda olan Başbakan May, bu sürece daha güçlü bir elle girmek istedi. Bu amaca varmak adına, Nisan ayında bir erken seçim önermiş, bu önerisi meclis tarafından kabul edilmişti.*

Seçim süreci başladığında Muhafazakâr Parti anketlerde İşçi Partisi’nden %20’lik bir oy farkı ile önde bulunuyordu. Herkes May’in muazzam bir zafer kazanmasını beklemekteydi. Öte yandan, zaten partide güçlü bir iç muhalefetle karşı karşıya olan Corbyn’in, başarısız geçecek bir seçimin sonunda parti başkanlığından istifa etmesini/düşürülmesini umanlar çoktu.

Sonuç tam aksine oldu. Muhafazakâr Parti gene en fazla oy alan parti oldu. Ama İşçi Partisi oy oranını %10 civarında arttırarak mecliste 30 koltuk daha kazandı. İki parti arasında ancak %2’lik bir fark kaldı. Üstelik Muhafazakâr Parti elini güçlendirmek bir yana, bu durumda tek başına iktidar da olamıyor.

Başbakan Theresa May kendini “Demir Leydi” Margaret Thatcher’in yeniden doğumu olarak görüyordu. Ancak yanlış bir tarihsel anda doğduğundan, dış görünümü haricinde “Demir Leydi” ile pek kıyaslanamaz. Bu seçimin ardından öfkelenen Britanyalı elitler Theresa May hanımefendiye Muhafazakâr Parti’nin cenazesinde mevlit bile okutmaz.

 

“Corbyn momenti”

 Avrupa’nın her yerinde geleneksel “sosyal demokrat” partiler ya toz duman oluyor, ya da siyasi hayatlarını merkez-sağ partilerden ayırt edilemeyecek bir şekilde sürdürüyorken, Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi bir çıkış gerçekleştirdi.

90’larda İşçi Partisi Başkanı Tony Blair tarafından çizilmiş olan ve Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) 2000’lerde uygulanan “Üçüncü Yol” iflas etmiş durumda. İşçi Partisi artık Blaircilerden alınmış. SPD ise, Alman Finans kapitalinin muavinliği dışında bir şey yapmıyor.

Alman bir mizah dergisi bu durumu şu çarpıcı başlıkla özetlemişti: “SPD şaşkın – Britanya’da sosyal demokrat bir parti sosyal demokrat bir programla başarılı bir sonuç aldı.” Evet, asalak teknokrat sermaye yanlısı “sosyal demokratlar” hiç kuşkusuz bu durumda bulunuyor. Biri çıkıp “böyle bir şey olabilir mi?” derse şaşırmayalım…

İşçi partisi manifestosu

Belirttiğimiz gibi, seçim sürecinin başında İşçi Partisi anketlerde epey geri kalmış durumdaydı. Cesur ve atılgan bir çalışma yürüten Corbyn ve onun harekete geçirdiği parti tabanı ile sendikalar kaderin cilvesini zorladı.

Genelce kabul edilen dönüm noktası İşçi Partisi’nin bu seçimlere dair sunduğu manifesto. Yayımlanan manifestoyla Corbyn ve ekibi toplumun geniş bir kesimine hitap edebildi ve medya ile Muhafazakâr Partiyi büyük oranda şaşkına çevirdi.

Manifesto, kritik sektörlerin kamusallaştırmasını savunuyor. Örneğin, demiryolları, enerji, su ve posta hizmetleri. İkincisi, emeği güçlendirmeyi hedefliyor: Asgari ücretin artırılması, güvencesiz koşulların sonlandırılması ve sendikal hakların genişletilmesine yönelik maddeler barındırıyor program. Üçüncü olarak, toplumsal alanların, yaşamın bütünlüğünün metalaşması ve yoksullaşmasına karşı hamleler bulunuyor. Üniversite harçların sıfırlanması (çok pahalı bir yüksek eğitim harcı var) ve genel olarak eğitim sistemine büyük hibe yapılması, sağlık hizmetlerine herkesin ulaşabilmesi, sosyal konut programıyla barınma hakkının gerçekten uygulanması ve kira miktarlarının devletçe kontrol edilmesini savunmaktadır.

Corbyn, programın uygulanması için finans dünyasının en zengin %5’nin vergilerinde ciddi bir artış sağlanmasını öneriyor. Bu program şüphesiz Corbyn’in ve İşçi Partisi’nin popülaritesini arttıran en önemli etkenlerden birisidir.

Corbyn karşıtlığı

2015’te parti başkanlığını kazanan Corbyn, parti elitleri tarafından bir “seçenek görüntüsü” vermek için aday listesinde kendisine yer bulmuştu. Başkanlıkla birlikte gençliğe ve işçi tabanına “doğru” bir şekilde hitap etmeyi başardı. Blairci parti elitleri bu durumu kabul etmedi ve medya ile el ele vererek Corbyn’e – yani kendi parti liderlerine – durmadan saldırdılar.

Yetmedi, Corbyn’e apaçık bir darbe yapıldı. Blairci milletvekilleri partiyi tekrardan bir genel başkanlık seçimine zorladı. Ama bütün çabalara rağmen gene o galip çıktı. Bu saatten sonra Corby’nin parti başkanlığını sorgulayan kalmadı. Son Blairci vekiller ve parti elitleri ne yaparsa yapsın, İşçi Partisi onların elinde değil artık.

Taban mobilizasyonu

Corbyn’in buraya kadar gelebilmesindeki en önemli faktör örgütlenme yöntemidir. “Klasik” burjuva siyasetinin tarzının, partiyi sadece bir seçim aracı olarak kullanma geleneğine boyun eğmedi. Tam tersine, gençler ve sendikalar üzerinde muazzam bir taban çalışması başlattı.

Corbyn’in iki defa parti başkanlığı kazanan tarzı bu sefer de genel seçimlerde başarıya ulaştı. Corbyn sayesinde yüz binlerce kişi partiye katıldı, İşçi Partisi artık Avrupa’nın en büyük sosyal demokrat partisi oldu.

İşçi Partisi’nin göz göre göre gelen zaferi, on binlerce evi kapı kapı dolaşan gönüllüler olmadan mümkün olamazdı. Corbyn hem partiyi demokratikleştirmeyi başardı, hem de sözde “apolitik” bir kuşağın sokaklara dökülmesini sağladı.

Açmazlar ve olasılıklar

Seçimden sonraki mevcut durumu özetleyelim:  Muhafazakâr Parti iktidarda, May başbakan olacak. Bunun için on koltuk kazanan ırkçı, faşizan ve kadın düşmanı Kuzey İrlandalı Demokratik Birlik Partisi (DUP) ile bir anlaşmaya varmak zorunda idi.

İki parti arasındaki anlaşmanın bir parçası olarak Kuzey İrlanda’ya hibeler bir milyar Sterlin arttırıldı. Yeni “Demir Leydi” May böylece “iğrenç” bir kuruma yalakalık yapıp, herkesin gözü önünde kendi iktidarını satın aldı.

Kolayca anlaşılır ki, bu durumda istikrardan bahsetmek mümkün değildir. Bu kritik süreçte belli bir güce sahip hegemonya sağlanamazsa, tekrardan seçime girme durumuyla karşı karşıya olabiliriz.

Brexit tartışmaları

Corbyn şimdilik klasik refah hamleleri, anti-ırkçılık ve emperyalist savaş karşıtlığı barındıran bir program önerisiyle büyük bir dalga başlattı. Fakat bir kapitalist devleti yönetmek güzel bir program ve güzel bir seçim çalışmasından bambaşka bir şey. Corbyn’in vizyonu anti-kapitalist denebilecek bir şekilde radikal elbette. Ama bir devrim perspektifine sahip değil.

Durumu daha da zorlaştıran, Corbyn ile İşçi Partisi iktidara gelirse, Avrupa Birliği ile Brexit tartışmalarını sürdürmek zorunda kalacaktır. Corbyn “yumuşak” bir Brexit’i hedeflemekte; yani kısaca AB pazarında kalıp, kendi ülkesinde istediği refah politikalarını uygulamak istiyor.

Yalnız, AB’nin bunu kabul etmesi çok gerçekçi gözükmüyor. Britanya Yunanistan değildir elbette, ama ABD Corbyn’e pas verirse Britanya’nın durumu parlak bir örnek olarak ortada duracak olurdu ve ardından benzer bir “çıkış”ı isteyen bir takım ülkeler olabilir. Kısaca, AB ve Avro Bölgesinin çözülüşüne yol açabilir.

Taaruz ihtiyacı

Corbyn’in başarısı ile hiç şüphesiz, sol-halkçı güçler moral üstünlüğü kazandı. Corbyn ve ekibinin seçim kampanyası, hatta Corbyn’in parti başkanlığına yükselişinden itibaren yürüttüğü siyaset, Britanya’da siyasi zemini sola çekti.

Siyaset, mümkünün sanatı değil, “imkânsız” olanı mümkün kılmanın sanatıdır. “Corbyn momenti” tam da bunun ifadesidir. Dürüst sosyal demokrat program ve taban mobilizasyonu ile çok olumlu olasılıklara yol açıldı.

Öte yandan, yukarıda belirttiğimiz açmazlar olduğu gibi duruyor. Bu durumda Corbyn, sol sekter olmaktansa tabanda hareketliliğe katılıp gündeme dâhil olarak, siyasi haritanın gittikçe daha çok bölgesini kuşatmayı yeğliyor. Corbyn ile umut yeniden doğdu – gelecek süreç için bu umut yetmez, ama vazgeçilmez bir zemin oluşturur.

*Not: Britanya’nın iki kamara sisteminde genel seçim Avam Kamarası seçimi demektir. Lordlar Kamarası’ndaki seçimleri kapsamıyor.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir