Çeteleşme, idam ve yeni rejimin inşası – Mazlum Zafer

Seçimlerin hemen ardından birtakım “halkı meşgul etme” yöntemlerine başvurularak 24 Haziran’da olup bitenler ve asıl yakıcı gündemler örtbas edilmeye çalışılıyor. Seçimlerdeki usulsüzlükler, AKP’nin ağır oy kaybıyla darbelenmiş galibiyeti, ekonomik durum (enflasyon, işsizlik, vb.) yerine ne konuşuluyor?

Bir yanda CHP içindeki kavga kaynama derecesinde tutuluyor. İnce’ye ana akım medyada bile çok spesifik bir şekilde yer veriliyor. 24 Haziran gecesindeki spekülasyonlar da gündemden halen tamamen düşmedi.

Şiddet kültürü  ve despotizm

Diğer yanda ise, çocuk istismarı ve Leyla ile Eylül cinayetleri gündemde en üst sıralarda yer alıyor. Yine de, çocuk istismarı konusunda, ana akım medyanın rolü oldukça ilginç. Uzun zamandır çocuklara, kadınlara ve hayvanlara karşı her türlü şiddet toplumdaki genel şiddet artış eğilimiyle birlikte olağanüstü oranda artış gösteriyor.

Türkiye gündelik hayatta en çok şiddet yaşanan ülkeler arasında. Ve bu yaygın şiddet ve linç kültürü AKP ile de girmedi bu topraklara. Despotik devlet geleneğinde ve baskıcı bir devlet toplum çelişkisinin süregelen tarihinde, linç ve katliam her zaman gerçekleşebilen birer olasılık olarak devrede oldular.

 Devlet krizi ve çeteler

Fakat AKP/Erdoğan rejimiyle birlikte, özellikle son senelerde, bu dinamikler ivme kazandı. 7 Haziran seçim yenilgisinin ardından, rejim iktidarda kalmak adına şiddet, zor ve savaşa başvurarak toplumsal faşistleşme sürecini tetikledi. Bu süreçte devletin ve toplumun parçalanma-çeteleşme eğilimleri diyalektik bir şekilde birbiriyle bağlıdır.

AKP-Cemaat kavgası ilk zirvesini 17-25 Aralık’ta yaşadıktan sonra, Erdoğan yeni ittifaklar kurmak zorunda kaldı. Gülen Cemaatinin adım adım tasfiyesinden sonra 15 Temmuz’dan önce de belirtiler gösteren bir devlet krizi beliriyordu. 15 Temmuz sonrasında ise artık herkes tarafından görünecek şekilde açığa çıktı.

AKP/Erdoğan iktidarı devlet ve rejim krizini çözmek adına yeni ittifaklar kurarak devletin içerisindeki çeteleşmeyi arttırdı. Devlet kadroları içinde, iktidardan pay kapmak için çeşitli klikler arasında bir yarış başladı. Ergenekondan tutulanların çoğu 2014’te serbest bırakılıp yeniden siyasi sahaya indiler. Ergenekoncular, MHP, Mehmet Ağar’lar, Sedat Peker’ler ve başka (derin) devlet/mafya yapıları inisiyatiflerini bu süreçte arttırdılar (ki çoğu zaman bu yapılar birbirleriyle ve siyasi partilerle iç içe geçmiş durumda).

Faşistleşme alla Turca

Bu şekilde, AKP öncesi dönemi, yani kirli savaşın ve durmadan yaşanan kriz ortamının devrede olduğu 90’lı yılların siyasi ortamı güncel koşullar çerçevesinde yeniden canlandırıldı.

Kriz ortamında, kendi rejimini kurtarmak adına, AKP/Erdoğan faşistleşme süreçlerinin önünü git gide açtı. Milliyetçi-şovenişt, ırkçı düşüncelerin yayılmasıyla Kürt hareketine karşı somut iç savaş denemeleri ile birtakım linç girişimleri tetiklendi. Bu denemelerin ardından dem devlet içinde hem de toplumda faşizme doğru bir kayma gözlemleniyor.

Türkiye orijinalitesine göre, bu faşizan eğilim zaten devlette (ve devletin çabasıyla toplumda) hep devrede dolaşan bir olasılıktır. Bu durum, kimi devlet fraksiyonları tarafından tercih edilen bir seçenektir. AKP-Gülen Cemaati çatışmasının ardından kurulan ittifaklar sayesinde, bu eğilimlerin kimilerinin eli güçlendi. Süleyman Soylu’ların, Alaattin Çakıcı’ların şimdi gündemde olması da buradan kaynaklı.

“İdam istiyoruz!” ya da toplum mühendisliği

Seçimlerden önce ve sonra en yaygın “talepler”den bir tanesi idam idi. Uzun zamandır ara ara tartıştırılan idam çocuk tecavüzleri ve cinayetleri ile yeniden gündemde yerleştirildi. Söylemeye gerek bile yok aslında, idam ve hadımın çocuklara yönelik şiddet ve istismarın azaltılmasıyla ilgisi yok.

 Toplumu biçimlendirme hamleleri

Kimi zaman yeniden gündeme getirilen idam talebi şöyle yorumlanıyor: Şu anda çocuk cinayetleri için isteniyor, ama sonra “terör” için de getirilecek ve o halde doğrudan Kürt hareketi ve devrimci güçlere karşı kullanılacak. Elbette, bu bir olasılık ve bu devletin “yapamaz” diyebileceğimiz oldukça az şey var. Ama idam cezasının gerçekten geri getirilmesi şu anda uluslararası denge arayışı içerisindeki AKP iktidarı açısından çok olası gibi durmuyor.

Önemli olan şey şu: İdam ve çeşitli muhafazakâr-gerici toplumsal talepler, rejimin toplum mühendisliğini girişimlerinin ekmeğine yağ sürüyor. Çoğu zaman birtakım sözde STK ve “yurttaş platformları” üzerine de dillendirilen bu talepler, doğrudan toplumu biçimlendirme hamleleri. Yaratılmak istenen bir atmosfer, bir ortam var. Zaten Türkiye’de düzenli olarak küçük ya da büyük ölçekte linç girişimleri yaşanıyor. Bu tür tartışmalarla yeni linçlerin zemini şimdiden hazırlanıyor.

Linç ve sahte özneleşme

Linç birçok farklı açıdan ele alınabilir. Tek bir fonksiyona/anlama indirgemek yanlıştır. Ama burada tek bir yanı üzerinde durup, spesifik bir durumu tahlil edelim.

Linçe yönlendirilen halk sanki özneleşmiş gibi hissediyor. Hukuku kendi elleriyle uyguladığını sanıyor. Bürokrasinin, devletin, vb. yanlış veya yavaş işlemesinden rahatsız olan halk böylece “doğrusunu” yaptığını düşünüyor. “Millî refleks”ler sergileyip, “hukukun” yapamadığını yaptığını düşünüyor. Böylece harekete geçen kitle bilinçli ve kendi çıkarlarını savunan bir özne yerine, bir güruha dönüşüyor. Ama o kitlenin bilincini küçümsememek gerekir, bireyler kendilerini daha büyük bir değerin parçası sanıyor. Millî iradenin, milletin bir parçası.

“Millî refleks”ler üreten toplum mühendisliği demokratik bilincin ve hareketlenmenin önünü böylece kesiyor. Türkiye devleti bu tekniği her zaman iyi kullanıyordu ve AKP döneminde mükemmelleştirmeye doğru adımlar attı.

Demokratik cumhuriyet ve demokratik anayasa

Bu tabloyu göz önünde bulundurarak, sahte çözümlere değil, gerçek çözüm yoluna odaklanmalıyız. Despotik devlet yerine, öznesi halk sınıfları, omurgası demokratik bir anayasa olan Demokratik Cumhuriyeti inşa etmek zorundayız.

Türkiye tarihinde egemenler devlet-toplum çelişkisini her zaman bir çeşit toplum mühendisliği çerçevesinde kullanarak halkı terbiye etmeye, sahte bir şekilde özneleşmeye çalıştı. Bizler ise, bu tür linç mantalitesine teslim olan insanların psikolojisini anlayan güçlü bir karşı projeyi geliştirmek zorundayız. Çocuk istismarına, çocuklara, kadınlara, hayvanlara şiddete, tecavüze, cinayete karşı “idam” ya da “hadım”ı savunmak değil, demokratik ve dayanışmacı bir eğitim ve kültür ile “millî refleks”lerden çok “demokratik refleks”leri geliştiren somut ve maddi hamleleri savunmak gerekiyor.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir