CGT yöneticisi Baur ile söyleşi: Fransa’da toplumsal bir dönüşüm yaşıyoruz!

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Gözlerimiz Fransa’da genel grevler, sokak gösterileri, giderek militanlaşan eylemler, gençlik örgütleri, lise ve üniversite öğrencileri ile işçi sınıfının ortak hareketi, Gece Ayakta eylemlerinde… El Khomri yasasına karşı direniş uzun yıllardır görülmemiş bir hareketin fitilini yakmış ve Fransa halkı hakları için ayağa kalkmış durumda. Direniş sürerken geçtiğimiz hafta içinde Fransa Genel Çalışma Konfederasyonu’na (CGT) bağlı Maden-Enerji Ulusal Federasyonu’nun (FNME) yöneticisi Didier Baur Türkiye’deydi. Fırsatı kaçırmadık ve Sendika.Org bürosunda ağırladığımız Baur’la Fransa’daki direnişi konuştuk.

 1895 yılında kurulan ve Fransa’nın en eski konfederasyonu olan CGT’de 70’li yıllardan beri sendikal mücadelenin içinde yer alan Baur, FNME’nin Avrupa ilişkileri sorumlusu. Kendisi son bir kaç senedir Avrupa genelinde enerji ve maden işçilerinin ortak dayanışma ve mücadele ağını örgütlemeye ve bunun yapısal adımlarını atmaya çalıştıklarını, enerji alanının piyasaya açılması ve özelleştirme sürecine karşı ortak bir mücadele yaratmayı hedeflediklerini anlattı. Baur’a bu hedefe dair adım atmak üzere geldiği Türkiye’de DİSK’e bağlı Enerji-Sen sendikasının Genel Sekreteri Süleyman Keskin ve örgütlenme uzmanı Hansel Özgümüş eşlik ediyordu. Söyleşimizde ise odak noktası elbette Fransa’daki direniş oldu. Ayrılırken direnişten belleğinde kalan en çarpıcı fotoğrafın, sözün ne olduğunu da sorduk, “En güzel anımız yasayı geri çektirmek, kazanmak olacak” diye yanıtladı.

 

 

Sendika.Org: Hareketin fitilini yakan El Khomri yasası ne anlama geliyor, Fransa halkı neden ayakta?

Didier Baur: Konumum itibariyle CGT Maden-Enerji Ulusal Fedarasyonu’nun tüm Avrupa bölgesindeki yürüttüğü çalışmalarla yükümlüyüm. Ne olup bittiğini kendime sorduğumda bunun sadece sosyal planlardaki bir değişiklik olmadığını aynı zamanda AB’nin politik yöneliminin bir sonucu olduğunu görüyorum. O yüzden bugün Fransa’da  ne olup bittiğini anlamak için AB’nin tüm üye ülkelerde hayata geçirmeye çalıştığı politik yönelimini; ekonomide kısıtlamaları, yapısal ve sosyal reform planlarını sorgulamak gerekiyor. El Khomri yasası bu politikaların bir sonucu.

Bilmek gerekiyor ki AB, mali kriz sonrasında tüm üye ülkelerin uygulaması için bütçe düzenlemesi kararı aldı. Bu düzenleme ekonomide yapısal reformlar, tüm iş kollarında ve kamusal hizmetlerde bütçe kısıtlamasına gidilmesi ve ücretlerin düşürülmesi kararını aldı. Avrupa Komisyonu da bu çerçevede emeklilik koşullarının ve çalışma hayatının yeniden düzenlenmesi ve aynı zamanda işçi haklarının tamamının törpülenmesini ön gören kararlar aldı. Birçok ülkede bu kararlar az ya da çok pratiğe döküldü ve beraberinde mücadeleyi de getirdi. İspanya’da, İtalya’da ve şimdi Belçika ve Fransa’da yürütülen mücadeleler aynı politik odağa/yönelime karşı gerçekleştiriliyor. Çünkü her bir ülke -halkları- için aynı sonucu ön görüyor.

baur_soylesi_2

El Khomri yasası sendikasız ve örgütsüz bir işçi sınıfı demek

Bu bakış açısıyla El Khomri yasası, iş yasasına ve çalışma hayatına doğrudan saldırıdır. Yasa hem kamu hem de özel sektör çalışanları için minimum güvenceyi ön görüyor. Hükümet, yasa ile mevcut iş yasasındaki tüm hiyerarşiyi ortadan kaldırmak istiyor. Yani hükümet, patronlara, ücretlerin düzenlenmesinden iş sağlığı ve güvenliğine kadar tüm başlıklarda, doğrudan işçilerle pazarlık yapma yetkisi vermek istiyor. Bunun anlamı sendikasız ve örgütsüz bir işçi sınıfı.

El  Khomri yasası aynı zamanda çalışma saatlerini de uzatmak istiyor. Yani patron istediği zaman çalışma saatlerini uzatabilecek. Patron, işçilerle doğrudan yapacağı görüşme ile herhangi bir ücret artışı olmaksızın çalışma saatlerine ekleme yapabilecek. Kısaca sendikasız ve örgütsüz bir işçi sınıfı yaratılarak, esnek çalışma ve güvencesizlik hayata geçirilecek. Bu bakımdan El Khomri yasası bizim için sadece sosyal bir sorun/ekonomik değil aynı zamanda politik bir sorundur. Ve sadece Fransa özelinde değil aynı zamanda AB ülkeleri işçi sınıfının tümünü kapsayacak sosyal hakların gaspı süreci olarak ele alınmalıdır.

baur_soylesi_3

El Khomri yasasına karşı mücadele nasıl örgütlendi? Hareket bugünkü biçimine nasıl ulaştı? Örgütlenme ve karar alma süreçleri nasıl işliyor?

El Khomri yasasının 17 Ocak’ta gündeme gelmesi ardından sendikal konfedarasyonların temsilcileri bir araya gelerek yasayı tartıştık ve mücadele kararı aldık. -Bu yasanın parlamentodan geçmesi öncesiydi.-  Bu arada hükümet sendikalarla bir araya gelerek yasayı tanıtmak istediğini ancak herhangi bir değişikliğin söz konusu olamayacağını söyledi. En küçük bir demokrasi kırıntısı içermeyen bir tarz ile, ne işçi temsilcilerinin ne de yasadan doğrudan etkilenecek işçilerin görüşü alınmadan, yasa hazırlanmış ve dikte edilmişti.

Oluşturduğumuz platformda toplu sözleşme hakkı olan 5 sendika ve bunun yanı sıra meslek örgütleri ile öğrenci sendikaları yer alıyordu. Fakat reformist sendikalar CFDT (Fransız Demokratik Çalışma Konfederasyonu) ve CGC (Yöneticiler Genel Konfederasyonu) yasanın hükümet ile tartışılarak yeniden düzenlenebileceğini söyleyerek ayrılırken, diğerlerimiz ise bu projenin tartışlamayacağını ve geri çekilmesi gerektiğini söyledik.

Bunun üzerine 31 Mart’ta grev yapma ve sokağa çıkma kararı aldık. Bunu nasıl yaptık? Öncelikle yasaya karşı işçilerden öğrencilere kadar geniş bir yelpazede temsilciler düzenli olarak toplantılar gerçekleştirdik. Bu toplantılarda dile getirilen öneri ve görüşler örgütlü bulunulan tüm birimlerde yeniden tartışıldı ve buralardan çıkan kararlar aşağıdan yukarıya yeniden taşındı. Yani yukarıdan aşağıya hiçbir görüş dikte edilmedi. Bu örgütlenme çalışması, her bir işyerinde yapılan bilgilendirme toplantıları sayesinde konfederasyon düzleminde bizimle hareket etmeyen CFDT ve CGC sendikalarının üyeleri de bizimle hareket etmeye başladı.

Bizim amacımız yasaya karşı mümkün olabildiğince büyük bir kitleyi harekete geçirip sokağa çıkarmaktı. Bunu da 31 Mart’taki eylemlerde gerçekleştirdik. Yaklaşık 1 milyon 200 bin kişi sokağa çıktı ki bu sayı sendikal üyelik ile açıklanamaz. Çok açık ki başlattığımız mücadele çok geniş bir toplumsal kesimin desteğini aldı.

Hükümetin tüm dezenformasyon çabaları işe yaramadı. Hareketin toplumsallaşması yeni dinamiklerin açığa çıkmasını sağladı. Daha önce İspanya’da ya da İtalya’da örneklerine rastladığımız, ekolojistlerden eşcinsellere, radikal sola kadar sistemle sorunu olan toplumun tüm ilerici kesimlerinin bir araya geldiği ve farklı toplumsal sorunların tartışıldığı ‘Nuit Debout’ (Gece Ayakta) eylemleri ortaya çıktı. İnsanlar her akşam bir araya geliyor, evet El Khomri yasasına karşı seslerini yükseltiyorlar ama aynı zamanda diğer sistemsel sorunları da dile getirip tartışıyorlar. Kısaca toplumsal bir dönüşüm yaşıyoruz. Şöyle ki gece ayakta eylemlerinde üyelerimiz de bulunduğu gibi üyemiz olmayan gece ayakta eylemcileri de eylemlerimize katılıyor. Doğal olarak bu durum karşılıklı bir etkileşim ve değişimi de beraberinde getiriyor.

cgt_fransa_grev

Halkın %70’inin bu yasaya tepkili olduğu söyleniyor. Buna rağmen meclis oylamasına sunulmadan yasa onaylandı. Erdoğan’ın diktatörlüğünü kurumsallaştırma çabasının içinde tam da hükümeti tasfiye ettiği gün özel istihdam büroları ile ilgili yasanın meclisten geçtiği bir ülkeden soruyoruz, Fransa’da yaşananlar buralarda çokça örnek gösterilen “Avrupa demokrasisi” için neyi gösteriyor?

Hepimizin bildiği bir gerçek var ki devlet halkı yönetebilmek için elindeki tüm baskı araçlarını seferber eder. Güncel olarak bakıldığında söz konusu yasa hükümet açısından uygulamaya konulması zorunlu bir başlık. Çünkü Yunanistan’da, İtalya’da ve İspanya’da geçti şimdi sıra Fransa’da. Bu sermayenin talebi ve hükümet bu talebi yerine getirebilmek için elinden geleni yapıyor. Buna demokrasinin askıya alınması da dahil. Örneğin yasa gündeme geldiğinde sokaklarda yükselen mücadele yansımasını Meclis’te de hissettirdiğinde başbakan Manuel Vals 49/3 maddesini kullanarak Meclis’i by pass etti. Halkın yüzde 70i yasaya karşı çıksın ben bunu umursamıyorum benim için önemli olan sermayenin ne istediği demiş oldu.

Bizim üzerimizdeki diğer bir baskı, polis baskısı diyebilirim. Kırıcılar olarak adlandırdığımız, hükümet destekli gruplar da ortaya çıktı. Polis bunları tanıyor ve organize ediyor. Bunlar ilk başta eylemler sonrası ortaya çıkıyorlardı. Bizim eylemlerimizi bilinçli bir şekilde görmeyen basın ”kırıcıların” yaktığı araçları ya da banka şubelerinin görüntülerini tekrar tekrar vermeye başladı. Hükümet de hareketi karalamak için bunu kullanmaya başladı. Fakat eylemler daha da yaygınlaşıp kitleselleştikten sonra artık bu ”kırıcılar” doğrudan yürüyüşlere saldırırarak, eylemleri hedef almaya başladı.

Bir diğeri hükümetin doğrudan sendikaları tehdit ve şantaj yoluyla grevlerden vaz geçirmeye çalışması. Bizim gibi birçok sendikada yöneticilerin doğrudan başbakan imzalı tehdit mailleri aldı. Grevlerden vaz geçmezsek toplu sözleşme zamanı hesaplaşacaklarını söyleyen mailler bunlar.

 Türkiye’de de özellikle bugün iktidarla ilişkili cihatçı ağların saldırıları, IŞİD tehdidi toplumsal muhalefeti sindirmek amacıyla iktidar tarafından etkin bir “korku-terör” atmosferi yaratmak için kullanılıyor. Bu atmosfere bizzat devlet terörü ekleniyor. Fransa’da gerçekleşen Paris Katliamı hareketi etkilemedi mi?

Bildiğiniz gibi Paris saldırılarının hemen ertesinde sıkıyönetim ilan edilerek sokak gösterileri, politik toplantıların tamamı yasaklandı. Saldırıların hemen sonrasındaki günler gerçekten de güvenlik kaygısı herkes tarafından hissdiliyordu ancak bunu kısa sürede atlatmayı başardık. Gerçekleşen ya da gerçekleşebilecek saldırılar bizim bir araya gelmemizin önüne geçmemeliydi. Haklarımız için sokakta olmalıydıl.

Sonuçta eğer terör saldırısı olacaksa her yerde olabilir ve eğer bu gerçekleşirse bu bizim değil hükümetin suçu. Çünkü hükümet bizi korumakla görevli. Bu yüzden hükümet de bu konuyu tehdit malzemesi olarak kullanmak, daha açık bir değişle ateşle oynamak istemiyor. Evet başta biraz korku vardı ama şimdi korkmuyoruz.

Lise ve üniversite öğrencileri hareket içinde  çok etkin görünüyor

Evet öğrencilerin özellikle de üniversitelilerin harekete katılımı oldukça kitlesel ve yaygın. Bu da çok doğal çünkü yasa doğrudan gençlerin geleceğini ipotek altına alıyor. Yasa eğer yürürlüğe girerse şirketler çalışanlarla bir-iki aylık sözleşme yapabilme olanağına sahip olacaklar. Bu çok açık bir şekilde çalışma yaşamına katılacak olan gençlerde güvenceli bir işe sahip olma olasılığını ortadan kaldırıyor. Bu açık tehdit aynı zamanda liseliler tarafından da çok iyi anlaşılmış durumda. Liselilerin eylemlere katılımı inanılmaz kitlesel. Mesela önümüzdeki 14 Haziran’da Paris’te büyük bir miting düzenleme kararı aldık. Bu karar çok hızlı bir şekilde üniversite ve liseli sendika ve örgütlerinde yeniden tartışılarak eyleme üniversite ve liselerin eylem günü işgal edilmesi kararıyla pekiştirilerek onaylandı. Şu an üniversiteliler tarafından işgal edilen üniversiteler söz konusu ve bu sayı görünen o ki artacak. Ancak öğrencilerin katılımındaki sayısal oran belki önümüzdeki günlerde biraz düşebilir çünkü sınav dönemindeler.

Fransa’da “sosyalist parti” iktidarda tüm bu yaşananlar siyasal düzlemi nasıl etkiliyor?

Fransa’da sağın yükselmesi ekonomik ve sosyal yapıdaki bozulmayla doğrudan ilişkili. Sınıfal olarak yıkıma uğrayan kitleleri Sosyalist Parti karşılayamaz, ve hatta karşısına alırken, Marine Le Pen önderliğindeki aşırı sağ yabancı düşmanlığı üzerinden bu rahatsızlığı örgütlüyor. Eğer siz sefalet içindeyseniz ve alternatif bir politika yoksa halk sağa doğru kayıyor. Fransada politik çizelgede kabaca bir dönem sosyalist parti iktidarı alıyor diğer dönem sağ birlik iktidarı elde ediyor. Ancak uygulamada politikalar hep aynı kalıyor. Geçtiğimiz seçimlerde biz çok iyi biliyorduk ki François Hollande’ın sosyalist partisi hiçbir sosyal politikayı hayata geçirmeyecek fakat buna rağmen sağ cephe karşsıında barikat kurmaya giriştik. Oluşturulan sol ve komünist cephe şu an gerçek anlamda halkın güvenini kazanabilmiş değil fakat bu olmayacak anlamına da gelmiyor. Bu hareket içinde bunun olanak ve ihtimalini görüyoruz.

Geleneksel işçi ve muhalefet örgütleri yasaya karşı mücadelenin bu boyuta geleceğini öngördü mü? Hareket sizi değişime zorladı mı?

Hareketi örgütleyen sendikalar olarak hazırlıksız yakalanma gibi bir sorundan söz edilemez. Hükümet yasayı açıkladıktan hemen sonra yukarıda anlattığım düzeneği kısa sürede hayata geçirdik ve başından beri eylemleri hep beraber örgütledik. Diğer taraftan El Khomri yasasına karşı mücadele başlamadan önce başta CGT olmak üzere bir çok farklı sendikanın farklı alandaki grevleri söz konusuydu. Bu sınıf mücadelesi ile yasa gündeme geldiğinde örügtlenen sürecin temellerini atmış oldu. Kontrolümüz dışında bir durum yok.

Öte yandan El Khomri yasasına karşı mücadele ortaya çıkmadan yaklaşık 3 sene önce bir dizi öz değişime gitmişti. CGT tarihsel olarak bakıldığında Fransız Komünist Partisi’ne bağlıdır. Kısa bir süre önce sendika yönetimi olarak parti ile aramıza mesafe koyma ve daha bağımsız hareket etme mekanizmasının hayata geçirilmesi kararını aldık. Ve aynı zamanda kitle sendikacılığı ve kitle mücadelesinin sendikası olma adımları attık. Yani sadece ekonomik talepleri değil aynı zamanda politik talepleri de dile getiren ve bunun mücadelesini veren bir sendikal anlayışı örgütlemeye çalışıyoruz.  İşçilerin ailelerini de eğitimlere, politik toplantılara katan. Ve bu çabaların bu hareket içinde çok katkısını gördük.

Mülteci sorununa, göçmen işçilere yaklaşım da bu dönem emek hareketi açısından kritik. Siz nasıl görüyorsunuz?  

CGT olarak mülteci sorununun mülteciler tarafından yaratılmış bir sorun olmadığını söylüyoruz. Ülkeleri bombardıman altında olduğu için ülkelerini terk ettiler, ülkeleri insanca yaşanabilecek olanakları barındırmadığı için ülkelerini terk ediyorlar. Peki bu onların suçu mu? Tam tersine bu ortak suç batılı ülkelerin sorumluluğu. CGT olarak biz hükümetten mültecilere insanı yaşam kaoşullarını sunmasını, onları topluma entegre edecek sosyal politikaları hayata geçirmesini talep ediyoruz. Ama aynı zamanda mülteci sorununa yol açan hükümet politikalarına da son vermelerini istiyoruz.

Son olarak Gezi direnişi sırasında Sendika.Org ve Çapul.Tv direnişin medyası olarak öne çıkmıştı, sosyal medya ise önemli bir iletişim aracı olarak direniş sırasında çok etkin kullanılmıştı. Egemen medyanın tutumu ise başlı başına bir mücadele konusu olmuştu. Fransa’da medyanın durumu ne?

Basın hükümetin kontrolü altında. Birkaç sol yayın haricinde tüm televizyon kanalları ve radyolar hükümetin direktifleri doğrultusunda yayın yapıyorlar. Gelinen noktada eylemlerin ilk günlerinde onlar bize sansür uyguluyorlardı şimdi ise biz onlara sansür uyguluyoruz. Hiçbir yetkilimiz onlara demeç vermiyor, birkaç sol gazete haricinde hiçbir gazeteye röportaj vermiyoruz. Ancak hareket o kadar büyüdü ki bunu görmezden gelmeleri ya da duyulmasını engellemeleri mümkün değil.  İnsanlar da gerçek haberleri öğrenmek istiyorlarsa bunu genel olarak hareket içindeki örgütlerin yayın organlarını takip ederek yapıyorlar. Direnenler de kendi yayın organlarını aktif olarak kullanıyorlar. CGT’nin de Twitter takipçi sayısının hayli arttığını söylemek mümkün.

Sendika.Org

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir