Döviz krizinden, emlak ve bankacılık krizine… – Volkan Yaraşır

Ekonomi kriz senkronuna girdi: yıkım ve sınıfa stratejik saldırılar

Döviz yeni rekorlar kırmaya devam ediyor. Kritik eşikler birkaç defa geçildi. Ekonomi hızla çöküşe gidiyor. AKP iktidarının istikrar vurgusu çözülüyor.

AKP’nin 2002’de iktidara gelişiyle izlediği ekonomi politikasının temel yönelimi ucuz döviz girdisine dayalıydı. Böylece enflasyonun yükselişini kontrol etmeyi, ithalat maliyetlerini düşürmeyi ve özellikle kendini inşaatta dışa vuran yatırımları arttırmayı ve tüketimi körüklemeyi amaçladı. Konjonktürün de etkisiyle ülkeye giren bol ve ucuz döviz, yüksek borçlanmayla birlikte sanal bir büyümenin önünü açtı. AKP’nin bu ilk dönemi spekülatif büyüme, tüketimin körüklenmesi, kitlelerin hızlı borçlandırılmasıyla ve iyi bir “PR”la ekonomide gelişme olarak lanse edildi.

2008, ekonomide yeni bir konjonktür oldu. Kapitalizmin yapısal/genelleşmiş krizinin dışa vurumu küresel finans sisteminin çöküşünün önünü açtı. ABD ve AB, krizin odak coğrafyaları olarak dikkat çekti. Merkez ülkeler, finansal sistemin çöküşünü engellemek, krizi çevre ülkelere yaymak ve tipik bir sermaye ihracı anlamına gelen hamlelerle parasal genişleme politikaları uyguladılar. Küresel piyasalara 12 trilyon doların üzerinde para şırınga edildi. Böylece ucuz döviz ve bol kredi dalgası oluştu.

Türkiye’nin de içinde olduğu gelişmekte olan piyasalar bu ortamdan son derece yararlandı. Bol, ucuz döviz ve kredi, AKP iktidarının yeni soluğu oldu. Ekonomide sanal büyüme devam etti. Ülkeye gelen sıcak para “inşaat kapitalizminin” olağanüstü palazlanmasında kullanıldı. Siyasi iktidarın organik sermayesinin önü açıldı. Son Dünya Bankası Raporu’nda 19902017 yılları arasında, küresel ölçekte devletten en çok ihale alan şirketler içinde, Türkiye’de bilinen birkaç inşaat şirketinin yer alması şaşırtıcı değildir. 2003’ten sonra bu şirketler olağanüstü kârlar elde ettiler ve müthiş bir gelişme gösterdiler.

Yolun sonuna doğru

Ekonomide ilk bakışta “başarı” gibi görünen bu halüsinasyonun sonuçları tam anlamıyla yıkıcı oldu. Sıcak parayla dönen ve ancak dış kaynak/kredi geldiğinde büyüyen ve çoklu kırılgan özelliğe sahip bir ekonomik yapı ortaya çıktı. Somut sonuçları ise 55 milyar dolar gibi muazzam bir cari açık, 450 milyar dolara ulaşmış dış borç ve bu borcun 243 milyar dolarının özel sektöre ait olması şeklinde oldu.

2014 yılının sonunda ABD ve Avrupa Merkez Bankası parasal genişleme politikalarına son vermeye başladı. Ardından kademeli faiz arttırımları gündeme geldi. Bunun direkt yansıması uluslararası sermayenin çevre ülkelerden çekilerek, merkez ülkelere akımı oldu.

Türkiye bu süreçten şiddetle etkilenen ülke olarak öne çıktı. Türkiye iç ve dış risklere bütünüyle açık ve çoklu kırılgan ekonomisiyle gelişmekte olan piyasaların en zayıf halkası olarak dikkat çekiyor.

ABD’nin içine girdiği hegemonya krizi ve bu krizin yarattığı küresel riskler, ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşları, doların değerlenmesine yol açıyor. Ayrıca petrol fiyatlarının yükselişi sürüyor.

Türkiye bu süreçten ciddi bir şekilde etkileniyor. Döviz şokları, döviz krizini tetikleyecek boyuta ulaştı. Ucuz ve bol kredi dalgasının geri çekilmesi, yüksek cari açık ve dış borç ve özel sektörün borçlarının ciddi boyutlara ulaşması ekonominin hızla çöküşünün önünü açabilir.

Emlak balonunun şişmesi ve bankaların kredi sistemlerinde oluşacak yüksek zafiyet bir kriz senkronunu doğurabilir. (Siyasi iktidarın her şeye karşın kamu bankalarında kredi faizlerini 1.20’den 0.98’e indirmesi zaafiyet arttırıcı uygulamalardır) Döviz şokları, döviz krizini hızla tetikleyeceği gibi, yaratacağı sarmal, emlak ve bankacılık krizinin yaşanması kaçınılmaz kılabilir. Türkiye derin bir resesyonun içine savruluyor ve bir yandan bir borç krizinin eşiğine geliyor.

Krizin sınıfa yansıması: işsizlik, köleleşme ve hak gaspları

Ne yazık ki kriz ve sonuçları işçi sınıfı ve kitleler tarafından çok anlaşılmıyor. Ama yakın geçmişte yaşanan 2001 krizi, neler yaşanabileceğinin laboratuarı gibi önümüzde duruyor. 2001 krizinden sonra finans kapital krizin bütün yükünü işçi sınıfı ve çalışanlardan çıkardı. En başta yüz binlerce işçi işten atıldı. İşyeri kapatmaları ve daralmalarından dolayı toplu tenkisatlar yaşandı. İşçi ücretleri enflasyondan dolayı hızla eridi. İşçiler açlık ve işsizlik tehdidine karşı her şeye rıza göstererek kölece çalışma koşullarına, düşük ücretlere boyun eğdi. İşçiler sendikasızlaştırıldı, örgütsüzleştirildi. Açlığa ve ölüme mahkûm edildi. Bugün yaşanacak kriz 2001 krizinden daha ağır olacaktır. O zaman yıkımın da daha sert olması kaçınılmazdır.

TOBB’ un son genel kurulunda Rıfat Hisarcıklıoğlu açıkça yaptıklarını ve taleplerini dile getirdi. Söyledikleri sermayenin sınıfa stratejik saldırı programıdır. Daha önce iş mahkemelerinde işverenin yüzde 99 oranında haksız çıktığını söyleyen TOBB başkanı, zorunlu arabuluculuk sistemiyle bu durumdan kurtulduklarını ve bu yönde siyasi iktidarın desteğini gördüklerini belirtti. Ayrıca işçi sağlığı ve iş güvenliği yasasına müdahale ederek, hükümetle birlikte yatırım ortamı yarattıklarını ve istihdam maliyetleri düşürdüklerini ifade etti.


Aslında infial yaratması gereken bu sözler başta sendikalar tarafından olmak üzere neredeyse herkesçe es geçildi. Söylenenler çok açıktı. Artık işten atılmalar kolaylaştı, işçinin en temel hakkı olan kıdem-ihbar ve kötü niyet tazminat hakkı zorunlu arabulucuk sistemiyle fiilen kadükleşti ya da işverene en az maliyete indirgendi. İşçi sağlığı ve güvenliği yasalarındaki revizyonlarla artık her işyeri bir cehenneme dönüşüyor. İş cinayetleri vakayı adiye haline geliyor. 2017 yılında İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin raporuna göre 2006 işçi iş cinayetlerine kurban gitti. AKP iktidarı döneminde iş cinayetlerinden ölen işçi sayısı ise 20 bin 500’e ulaştı.

Krize karşı işyeri komitelerinde birleş ve güç ol

Kriz sermayenin saldırılarını derinleştirecek. Sınıfa kölece çalışma dayatılacak. Sınıfın en temel hakları gasp edilecek. İşsizlik ve ölüm sınıfın kaderi haline gelecek. Sınıf düşük ücret ve geleceksizliğe mahkûm olacak. Kriz bahanesiyle yüz binlerce işçi işini ve ekmeğini kaybedecek. Petrol-İş sendikasının örgütlendiği Flormar’dan 200 işçinin atılması, anayasal hak olan grev hakkının Mersin Soda Fabrikası’nda engellenmesi, siyasi iktidarın grev ertelenme kararı alması yaşanacakların ilk göstergeleridir.

İşçi sınıfı krize karşı en başta “bu kriz bizim krizimiz değildir” demelidir. Olası işyeri kapatma, toplu tensikat, işyeri iflaslarına ve işten atılmalara karşı acil olarak işyeri temelli örgütlenmeler yaratmalıdır. Söylediğimiz şeyler sendikalı işyerleri için de geçerlidir. Kuracağımız taban örgütlenmeleri ya da işyeri komiteleri en başta işimizi ve ekmeğimizi koruyacaktır. Ayrıca işyeri iflaslarında ve toplu tenkisatlarda çokça yaşandığı gibi yıllarımızı verdiğimiz emeğimiz, kıdem ve ihbar tazminatımız gasp edilebilir. İşveren kaçabilir ya da mallarına el konulabilir. İşyeri örgütlenmeleri bu noktada da haklarımızın gaspını engelleyecek tek örgütlenmedir.

İşçi sınıfı krize karşı acil olarak işyeri komitelerinde birleşmelidir. “Ne olacak halimiz?” ve “Bir şey yapmalı!” diyenlerin bir araya gelmesi başlangıç olabilir. Sonra biraraya gelinir, sorunlar ve ihtimaller tartışılır. İşyeri Komiteleri kendi doğallığında kurulur ve çalışmaya başlar. Bir araya geldikçe sorunlarımızın, korkularımızın ve çözüm yollarımızın benzerliğini görürüz. Ve birlikte güç ve kudret sahibi olduğumuzun farkına varırız. Artık işyeri komiteleri faaliyete başlamıştır. Bundan sonrası için, “Allah kolaylık versin!”

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir