Dünyayı sarsan yıl: 1968 – Volkan Yaraşır

1968 dünya tarihinde son derece özel bir yere sahip. En başta küresel bir isyan hareketi olarak dikkat çeken 1968, yarattığı etki ve sarsıcı sonuçlarıyla halen aktüelliğini koruyor. Yarım asırlık bir zaman geçmesine rağmen sokağı, isyanı ve ruhun silahlanmasını simgeliyor. 1968, kitlelerin kendi kaderlerini ellerine aldığı, yine kitlelerin yaratıcı yıkıcılığının çıplak bir biçimde dışa vurduğu ve hayallerin ayaklandığı bir yıl…

Genel olarak ve son derece yanlış biçimde bir öğrenci hareketi olarak değerlendirilen 1968, aslında küresel düzeyde, olağanüstü zenginlikte gelişen, çok boyutlu ve çok katmanlı bir hareket olarak önem taşır. Tarihsel olarak 1830 ayaklanmaları ve 1848 devrimlerinde bu ölçüde bir kitle mobilizasyonu doğmuştu. Ve kitleler başka bir dünyanın arayışına çıkmıştı. Yoksulların, çalışanların, işçilerin aktif rol aldığı bu isyan dalgaları Avrupa’yı kıtasal ölçüde sarsmıştı. 1968 aslında en başta böylesi bir ruhun yeniden ayağa kalkışını ifade ediyor. Düzen karşıtı bu isyan dalgası kurulu toplumsal yapıları şiddetle sarstı. Ortodoks nitelikte gelişmeyen bu dinamik, küresel düzeyde heterodoks karakterde seyir izledi. Bu heterodoks karakter, dil, düşünce, eylem tarzı, ruh, yaratılan kültür ve zengin pratiklerde kendini dışavurdu. 1968 bu yönleriyle de bir ilki ve ideolojik zenginliği gösterir. Hatta ideolojik bir Rönesans’ı bünyesinde taşır.

Fransa ve İtalya’da işçi ve gençlik hareketinin oluşturduğu rezonans metropol ülkelerde devrimin olanağını bir kez daha ortaya çıkardı. (Bu olanağın ilki birinci sol dalga diye tanımlayabileceğimiz 1918-1923 aralığıdır, ikincisi ise II. Dünya Savaşı sonrası konjonktürdür).

Ögrenci gençliğin mücadelesiyle, işçi sınıfının mücadelesini yarattığı enerji olağanüstü sonuçlar doğurdu. Fransa’da tarihin en büyük grev hareketi yaşandı. 1968 Mayıs grevleri işçi sınıfının tarihsel bir özne olarak devreye girişini gösterdi. Kurulan İşçi Konseyleri, alternatif toplumsal ilişkilerin hangi zeminde inşa edileceğini ortaya koydu. 1968 Mayıs’ının son günleri tam anlamıyla Fransa’da bir devrimci durum yaşandı. Her ne kadar düzen yeniden kurulsa da sokaklar, barikatlar, fabrikalar 1871 ruhunu ayaklandırdı ve devrim ulaşılabilecek kadar yakınlaştı.

İtalya’da da işçi sınıfı ve öğrenci gençlik mücadele içinde birbirini besleyen ve şekillendiren ilişki kurdu. İtalyan işçi sınıfı grev, direniş ve konsey pratikleriyle sarsıcı deneyimler yarattı. İtalya’da kitlelerin yarattığı muazzam atmosferin, iki yıl gibi uzun süren bir etkisi oldu. Bu yıllar İtalya’nın yakın siyasi tarihinde “iki kızıl yıl” diye anılır.

ABD’de 1968’in gelişimi dört eksende gelişti. Irk ayrımına karşı yükselen mücadele farklı çizgileri bünyesinde barındırdı. Vietnam savaşı, döneme damgasını vurdu. Savaş karşıtlığı ABD’nin hemen hemen bütün eyaletlerini sardı. Öğrenci hareketi bir taraftan kendi dinamiklerinden beslenerek, akademik-demokratik mücadelesini sürdürdü, diğer taraftan ırkçılık ve savaş karşıtı hareketin parçası oldu. Irkçılığın ve savaşın direkt öznesi de olan gençlik, ABD tarihine önemli izler bırakan pratik ve örgütlenmeler yarattı. ABD’de dikkat çeken önemli bir başka dinamik ise Hippie’ler gibi karşı kültür hareketleri oldu.

1968, Almanya’da özgün bir gelişme seyri izledi. Ağırlıkta öğrenci gençlik hareketi sürece damgasını vurdu. Düşünsel boyutta Frankfurt ekolünün 1968 üzerinde önemli etkisi oldu. Ekolün Almanya’daki toplumsal hareketler üzerinde etkisi ise sarsıcıydı. Öğrenci hareketi Vietnam savaşına karşı etkin tutum sergiledi ve savaş karşıtlığı gençlik mücadelesini besleyen faktörlerden biriydi.

Küba Devrimi’yle birlikte 1960’lı yıllar, Latin Amerika’da toplumsal ve ulusal mücadelenin gelişimine sahne oldu. 1968, Latin Amerika’nın kıta düzeyinde ayağa kalkışını simgeledi. Özellikle Che Guevera, kıtanın simgesine dönüştü. Yoksullar, ezilenler, yerli halklar geleceklerini aramaya başladı. Yeni sömürgeciliğe karşı halkların anti-emperyalist mücadelesi kıtayı sardı.

Afrika kıtasında da 1960’ların sonu, sarsıcı ulusal kurtuluş mücadelelerine sahne oldu. Sömürgecilik karşıtı hareketler gelişti. Mozambik, Angola, Gine Bissau, Kongo en dikkat çeken ülkelerdi. Kıta zincirlerini koparıyordu ve sarsılıyordu.

Aynı yıllarda Filistin, İrlanda, Bask, Katalanya’da ulusal kurtuluş mücadeleleri gelişme gösterdi. Özgürlük rüzgarları tüm dünyayı sarıyordu.

1968’in direkt bir yansıması olmasa da onun ruhundan beslenen (1968, en önemli özelliği olan her türlü tahakküm ve iktidar ilişkisine karşı olması ve tüm statükoları sarsan içeriğine rağmen, harekete maskülen bir anlayış egemendi) feminist hareket bu süreçte yeni bir dinamizm kazandı. Ve kadın özgürlük hareketinde yeni bir mücadele dalgası başladı. Benzer şeyleri LGBTİQ hareketi için de söyleyebiliriz. 1969’da New York’ta gerçekleşen Stonewal İsyanı bu süreci besleyen en önemli gelişme olarak dikkat çekti.

1968’in en önemli gelişmelerinden bir diğeri ise reel sosyalist ülkelerde yaşanan bürokratik kastlaşmanın, donmanın ve çürümüşlüğün bütünüyle açığa çıkmasıydı. İllüzyonu ilk dağıtan şey, 1956 Macaristan’daki gelişmelerdi. 1968’de Çekoslovakya’nın SSCB tarafından işgali alt üst edici sonuçlar yarattı. Kitleler hayal kırıklığına uğramadı. Başka bir dünyanın arayışı hayalleri ve düşlerini iktidara taşımakla işe başlandı. Bu noktada Çin’de gerçekleşen, en başta bürokratik yozlaşmaya karşı hem bir kitle hareketi, hem de üst yapının hamlesi olarak gelişen Kültür Devrimi’nin muazzam etkisi oldu. Kültür devrimi özellikle Avrupa’da devrimci aydınları ve gençliği aurasına aldı.

1968 Türkiye’de küresel düzeydeki etkileri yanında, kendi özgünlüğünde yaşandı. Öğrenci gençlik mücadelenin taşıyıcı gücü gibi hareket etti. Yoksul köylüler de yer yer eylemler yaptı.1960’lardan sonra hızla gelişen işçi hareketi, 1968, 1969’daki fabrika işgal eylemleriyle müthiş bir ivme kazandı. Her eylem ve direniş işçi sınıfının nesnel ve öznel şekillenişine yol açtı. İşçi sınıfı tarihinde çok özel bir yere sahip olan 15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanması,bu birikimler üzerinden şekillendi.

Genel olarak toparlarsak 1968’in gelişimini iki temel üzerine oturtabiliriz. Birincisi kapitalizmin sistematik sömürüsü ve konsantre yabancılaştırıcı etkisidir. Bu faktörler, hareketin gelişme dinamiklerini besledi. Bu süreci etkileyen bir başka faktör ise 1968’in kapitalizmin yapısal krizinin ilk verilerinin ortaya çıktığı tarih olmasıdır. Bu süreç bir yandan yeni sermaye birikim rejiminin önünü açarken, öte yandan sınıflar mücadelesinde yeni bir momenti simgeledi. Refah toplumunun insanı yıkıcı ve atomize edici sonuçları kitleleri harekete geçirdi. İkincisi reel sosyalizmin bürokratik çürümüşlüğü ve özgürlüğü yok edici pratikleri kitleleri yeni arayışlara itti. Bir başka dünyanın arayışı eylemin ve hayallerin içinde oluştu. Hareket ruhunu bu arayışlar üzerinden kazandı.

Bu makale yukarıda kısaca vurguladığımız pratikler içinde özellikle işçi ve gençlik hareketinin kaynaştığı, özel ve zengin pratiklerin doğduğu ülkeleri yani 1968’de Fransa ve İtalya’yı ve 1968’in ruhunun şekillendiği deneyimleri yani ABD, Almanya’yı inceleyip analiz edecektir. Başlı başına bir kitap çalışmasını kapsayacak içeriğe sahip böylesi bir çalışma, makalenin sınırları içinde daha konsantre bir biçimde ele alınacaktır.

Fransa 1968: işçi-öğrenci ittifakı

“Özgürlük sokakta”

Mayıs-Haziran 1968 Fransa, 1968’le tanımlanan ruhun, militanlığın, yaratıcı yıkıcılığın, özgürlük ve hayal gücünün simgesi oldu. Bir anlamda 1968, Fransa ile özdeşleşti. Kitlelerin kolektif hafızasına Paris, direniş ve sokak savaşları, 1968 olarak kazındı.

Kitleler eylemin yaratıcı zenginliği içinde ” gerçekçi ol(up) imkansızı istedi”. Öğrenci gençliğin militan mücadelesinin, işçi sınıfının militanlığıyla birleşmesi Paris sokaklarını özgürleştirdi. Üniversite işgalleri, fabrika işgalleriyle taçlandı. Sokaklar kitleler tarafından işgal edildi. Sokaklar özgürlüğün soluk alıp verildiği yerlere dönüştü. Barikatlar karşı duruşu, reddetmeyi ve alternatif yaşamı simgeledi. Mayıs ayında yaşanan grev hareketi sistemi iktidarsızlaştırdı. Başta işçi sınıfı ve kitleler “hayal gücünü iktidara taşıdı”. Duvarlara yazılan “bütün iktidar hayal gücüne”, “imgeler iktidara yürüyor” sloganları  hareketin şiarları oldu. Bu aynı zamanda bir iktidarsızlaşma ve özgürlük pratiğiydi. Devrim uzanılıp yakalanacak kadar yakındaydı. Düzen tutunamıyordu. Kitlelerin muazzam yaratıcığı, militanlığı ve eylem repertuarlarının zenginliği karşısında düzen çözülüyordu. 1968 Fransa, hayallere tutunma, uzlaşmama ve kavga manasına geldi.

Tarihle randevu

Fransa  sınıflar mücadelesi tarihinde özel bir yere sahip oldu. Avrupa’da  yaşanan devrimlerin merkezi Fransa’ydı. Bir tarihsel döneme geçişi simgeleyen 1789, Fransa’da yaşandı. 1830 ve 1848 Devrimlerine Fransa öncülük yaptı. 1871 Paris Komünü, modern zamanların ilk komün deneyimi olarak dikkat çekti. Bu pratikler Fransa halkının ve işçi sınıfının devrimci ayaklamalarını simgeler. Fransa devrimlerin, ayaklanmaların ve isyanların ülkesidir. Ayaklanma bu ülkenin bir geleneğine dönüşmüştür.

Fransa’nın 20. yüzyıl tarihi de çarpıcıdır. Özellikle yüzyılın ikinci yarısından sonra ülkenin  içine girdiği süreç ve bu sürecin yarattığı çok yönlü değişimler, 1968 kısa baharının doğmasına yol açan faktör oldu.

Fransa, II. Dünya Savaşı’nda Hitler Almanyası tarafından işgal edildi. Nazi Almanyası’na ve işbirlikçi Vichy hükümetine karşı Fransa’da büyük bir direniş hareketi başladı. Direniş Hareketi içinde Fransız Komünist Partisi- FKP belirleyici bir rol oynadı.

Direniş Savaşı döneminde ve kurtuluştan sonraki ilk iki yılda yaşanan gelişmeler, Fransa’nın yakın tarihinde önemli bir yer teşkil etti. FKP, Nazi işgali başlangıcında, Alman- Sovyet Paktı’nın imzalanmasının etkisiyle aktif direniş göstermedi. Bu tavrın temel nedeni partinin izlediği pro-sovyetik çizgisiydi. Naziler Sovyet sınırını geçtikleri anda, FKP iki yıllık “bekleme” tavrını bırakıp, direnişin ön saflarında yerini aldı. Hızla direnişin taşıyıcı gücü haline geldi. Bu durum burjuva milliyetçileri ve onun sözcüsü olan General de Gaulle’ü önlemler almaya itti. De Gaulle, partinin etkisini kırmak ve inisiyatifi elinde tutmak için belirli yaptırımlar uyguladı. Sovyetlerin  dış politikasına angaje hareket eden FKP’de, de Gaulle’ün çizdiği sınırda hareket etmeye başladı. De Gaulle’e yapılan eleştirilerden vazgeçildi. Benzer tavır  ABD ve İngiltere’ye yaklaşımlarda da görüldü.

Ulusal ayaklanma ve ardından gelen Müttefik Güçlerin Normandiya çıkartması ülkede, iktidar sorununun yakıcı bir şekilde hissedilmesine neden oldu. Ülkenin Paris dahil büyük bir kısmı, kitlelerin aktif katılımıyla silahlı direniş güçleri tarafından kurtarıldı. Kurtuluş Komiteleri alternatif iktidar organları haline geldi. Milis örgütlenmeleri ise gerçek kitle örgütleri gibi hareket ediyordu.

Buna rağmen FKP devrimci bir inisiyatif geliştirmeyerek, burjuva demokrasisinin restorasyonu doğrultusunda hareket etti. Bu politika Sovyetler Birliği’nin dış politikasına endeksli bir tutumdu. De Gaulle ustaca siyasi manevralarla, kendiliğinden kitle hareketinin yaratttığı devrimci atmosferi  kolayca dağıttı. FKP, yeni düzen inşasına aktif katıldı. Hatta bu tavrını daha ileri götürerek,”ebedi Fransa’nın yeniden kurulması” için  işçi sınıfına görevler yükledi. Parti genel sekreteri Thorez, işçilerin bu aşamada aşırı taleplerde bulunmamasını ve grev yapmamasını istedi. Partinin denetimindeki Genel İş Konfederasyonu- CGT bu kampanyaların sözcüsü gibi hareket etti. Hatta işgal sonrası ilk işçi direnişleri ve madencilerin grevi FKP tarafından “bir rezalet ve bir utanç” olarak değerlendirildi. Ve grevin durdurulması  yönünde önlemler alındı.

FKP, savaştan sonra burjuva partileriyle koalisyon hükümetine katıldı. Bir hükümet partisi olarak Fransa’nın siyasi ve ekonomik istikrarını korumak yönünde aktif çalıştı. Böylece 1945 yılı koşullarında ortaya çıkan devrimci olanaklar heba edildi. FKP, Sovyet diplomasinin dengelerine göre belirlediği politikalar sonucu, II. Dünya Savaşı sonrasında kazandığı saygınlığı hızla yitirdi ve yıprandı. Kapitalist restorasyonun ve rasyonalizasyonun parçası gibi hareket eden FKP, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla “muhalefete” geçti.

1946 Anayasası ile Fransa’da IV. Cumhuriyet dönemi başladı. Bu dönemde Fransa Marshall Yardımı’ndan yararlandı ve NATO’ya üye oldu. FKP bu iki gelişmeye muhalefet etti. Kısa bir müddet sonra hükümetten atıldı. FKP muhalefetini yoğunlaştırdı. 1947’de grevlere karşı çıkan parti, 1948’de 6,5 milyon işçinin çıktığı grevi sahiplendi.

Özellikle II. Dünya savaşı sonrası hegemon güç (ya da birincil emperyalist güç) haline gelen ABD, küresel düzeyde kendi etki alanını yaygınlaştırdı. İngiltere’nin ardından klasik anlamda en geniş topraklara sahip olan Fransa, sömürge topraklarını kaybetmeye ve Avrupa merkezli politikalara dönmeye başladı. Fransa’nın 1954’teki Çin-Hindi’deki yenilgisi bu sürecin somut yansımasıydı. Cezayir’de 1956’da başlayan ulusal kurtuluş mücadelesi Fransa’nın emperyal kimliğine yönelik önemli bir darbe oldu. Sömürge sistemi hızla çözülüyordu.

1968’e doğru

Sömürgelerde yaşanan kriz, Fransa’nın “klasik” sömürgeci bir güç konumundan hızla uzaklaşmasını beraberinde getirdi. Ülke içinde siyasal kutuplaşma arttı. Egemen sınıfların konsesusuyla yarı-başkanlık sistemine geçildi. Böylece 1958’de yeni anayasanın kabulüyle V. Cumhuriyet dönemi başladı. 

De Gaulle, Fransa’nın uluslararası düzlemde yeni sömürgecilik ilişkilerine göre re-organize olması yönünde düzenlemelere girişti. Başta FKP olmak olmak üzere Fransa solu, sömürgeler sorununa sosyal şoven bir tutumla yaklaştı. Fransa’nın birliği öne çıkarılarak, sömürgelere tam bağımsızlık verilmesine karşı çıkıldı. Fransa devletinin resmi sömürge siyaseti desteklendi. Bu tutum da 1968’de radikalleşen gençliğin, aydınların ve kitlelerin partiye güvensizliğini artırdı.

V. Cumhuriyet rejimiyle Avrupa merkezli politikalar derinleştirildi. AB’nin öncülü olan Ortak Pazar üyeleri arasında gümrük duvarlarının kaldırılma süreci, üretimin artırılmasını koşulluyordu. Uygulanan ekonomik program hızlı bir tekelleşmeye yol açtı. 1960’lı yıllarda hemen hemen her sektörde hızlı bir tekelleşme yaşandı. Yeni emek rejimleriyle işçi sınıfının organik birliği dağıtılmak istendi. Sınıf daha ağır ve yoğun sömürüye maruz kaldı.

Sanayideki modernleşme, kent sosyolojisinde de önemli değişimleri beraberinde getirdi. Paris model kent olarak dikkat çekti. Modern kentleşme, “klasik” kentsel dokuyu bütünüyle değiştirdi. Şehir merkezleri oturma alanları olmaktan çıkarak, plazaların boy verdiği alana dönüştü. Paris’in başkent olarak büyümesi ve göç yükünü hafifletmek için “ara kentler” uygulamasına geçildi. 1960’lı yıllarda 20’ye yakın kent metropol haline geldi. Paris bir anlamda yeniden yapılanarak, kentin metalaşması yönünde önemli adımlar atıldı. Kent bir nevi, “adına mal denen fetişin hac yeri” oldu. Paris kapitalist pazarın yeni biçimlenişine göre dünya fuarlarından birine dönüştü.  Bu sürecin başka  bir boyutu, Paris’in sınıf çatışkılarının merkezi olma olgusuna karşı yapılan “stratejik düzenlemelerdi”. Paris 1848 Devrimleri’nde ve 1871 Komün deneyiminde ayaklanma, barikat ve sokak savaşlarıyla özdeşleşmişti. Egemenler bulvarları genişleterek, birbirini izleyen uzun caddeler yaparak olası kent savaşlarına hazırlık yaptı. Ne var ki 1968’de kitleler yeni kent savaşlarıyla egemenlere yanıt verdi. Barikatlar yeniden kuruldu, sokak savaşları yeniden yapıldı. En yaratıcı şey ise kaldırım taşları oldu.

Dalga yükseliyor

1960’lara girildiğinde geleneksel siyasi oluşumların dışında farklı ve yeni siyasi arayış ve yapılanmalar ortaya çıktı.

FKP’nin izlediği pro-sovyetik çizgi ve kapitalist rasyonlara uyumlu politikaları, hem aydınlar hem de öğrenci gençlik içinde farklı arayış ve sorgulamaları beraberinde getirdi. 1957 yılında radikal genç aydınlar tarafından kurulan Sitüasyonist (Durumcu) Enternasyonal bu oluşumlar içinde en dikkat çeken ve en etkili yapı oldu. Hatta 1968 Fransa’nın ruhunu bu çizginin argümantasyonları belirledi desek abartı olmaz. Sitüasyonistler geleneksel sola ve onun entellektüel ve ideolojik tekeline karşı duruşu ifade ediyordu. Çizgi,” yerleşik kapitalist düzen kadar sosyalist ve anti kapitalist  muhalefetin bürokratik- hiyerarşik- kurumsal donukluğunu şiddetle sorgulamaya ve eleştirmeye başladı”.

Öğrenci gençliğin bir dalga halinde politik olarak ayağa kalkışı, eski Fransa sömürgesi olan Vietnam’a ABD’nin 1965 yılında savaş açmasıyla başladı. 1966 ve 1967’de hareketlilik daha da arttı. 

Eğitim sisteminin kapitalist reorganizasyona uyumlu hale getirilmesi ve bu yönde reform adıyla yapılan düzenlemeler, üniversitenin sanayinin ihtiyacına göre yeniden yapılanması gençliği ayaklanma noktasına getiren en önemli gelişmelerden biri oldu. Ayrıca üniversiteye kayıt olan öğrencilerin sayısında 1960- 1964 arasında yüzde altmış oranında bir artışın olması, üniversitelerin hem sistem olarak, hem de kapasite olarak yetersizliğini gösterdi. Gençliğin öfkesini artıyordu. 1967 yılının başında yurt yönetmeliklerinde yapılan değişiklik ve kız ve erkek öğrencilerin birbirlerinin yurtlarına girme yasağı, fitili ateşleyen gelişme oldu. Buna cevap Nanterre Üniversitesi kız yurdunun öğrenciler tarafından işgal edilmesiyle verildi.

1967- 1968 ögretim yılında, üniversiteler toplumsal muhalefetin merkezine dönüştü. 1967 yılı sonbaharı ve kışı gençliğin eylem ve direnişlerinin gelişmesine tanıklık etti.

1968 yılına girildiğinde öğrenci gençlik hem düşünsel, hem de eylem düzeyi olarak gelişti ve zenginleşti. Çin Halk Cumhuriyeti’nde kültür devriminin yaşanması, Küba Devrimi, 1967 Che Guevera’nın öldürülüşü, Vietnam halkının, emperyalizme karşı mücadelesi gençliğin esin kaynakları olarak dikkat çekiyordu. Che’nin “iki üç daha fazla Vietnam” sloganı, ABD emperyalizmine karşı mücadele şiarına dönüştü. Çin’de 1965 sonbaharında başlayan “Büyük Proleter Kültür Devrimi” gençliğe heyacan verdi, bu harekete bürokrasiye, hiyerarşiye, kafa kol emeği arasındaki ayrıma son vereceği düşünülerek, sahip çıkılıyordu.

Sovyetlerin Prag işgali militan gençliğin reel sosyalizm eleştirisini şiddetlendirdi. Tüketim toplumunun değerlerinin reddi üzerinden gençlik arayışlarını derinleştirdi.

1968 Mart ayında Vietnam halkını destekleyen eylemler yoğunlaştı. 22 Mart 1968’de 142 üniversitenin rektörlük binası işgal edildi. Bu eylemi organize eden grup 22 Mart Hareketi adını aldı. 1968 Fransa öğrenci gençliği içinde etkili bir güce dönüştü. Hareket, sitüasyonist Enternasyonal’in etkisinde bir yapıydı. Enternasyonalin dilini, ruhunu, argümanlarını sokağa ve duvarlara taşıyan bu gençlik yapılanması oldu.

Sitüasyonist Enternasyonal, eleştirel kuram ve eleştirel eylemin yeniden inşası üzerinden kendini tanımladı. Kapitalist hayatın çok yönlü ve çok boyutlu eleştirisini yaptı. Tahakkümüm sıradanlaşması, meta bolluğuyla hayatın tam manasıyla gösteriye dönüşmesi, kentin bir tahakküm ve meta pazarı haline gelmesi ve ideoloji üzerine bütünlükçü açılımlar geliştirdi. Her şeyin, her duygu ve ilişkinin bir meta haline geldiği tüketim toplumunda, modern yaşamın yaşamaktan öte sadece varlığını sürdürmek manasına geldiğini ileri süren sitüasyonistler, insanların artık yabancılaşmış üreticiler değil, aynı zamanda yabancılaşmış tüketiciler olduğunun altını çizdi. Böylesi bir toplumu “Gösteri Toplumu” olarak gören akım, bu toplumda yaşamın bizzat kendisinin çalındığını ifade etti. Devrimin anlamının ise yaşamın yeniden yaratılması olduğu ve devrimci değişimin alanının sadece işyerlerini değil gündelik yaşamın bütününü kapsaması gerektiğini iddia etti. Sitüasyonistler sınıflı toplumu ortadan kaldırmayı, işçi konseylerine (bir partiye bağlı olmayan, doğrudan sınıfın inisiyatifinde) dayanarak, hayatı özgürce inşa etmeyi hedefledi. Gündelik yaşama radikal müdahalenin önemine vurgu yaptı. Ayrıca reel sosyalizmi ve onun  bürokratik, hiyerarşik, kurumsal yapısını şiddetle eleştirdi. Sitüasyonizm hayatı “ölü zamanları olmayan bir yaşam” olarak tanımlayan radikal bir kuramdı.

22 Mart Hareketi öğrenci gençliğin içinde bulunduğu parçalanmışlığı ve fraksiyonel kutuplaşmayı bir ölçüde dağıtan işlev gördü. Üniversitelerde boykot ve işgaller yaygınlaşmaya başladı. 2 Mayısta Nanterre, 3 Mayısta Sorbonne Üniversitesi  ve bir çok üniversite boykota başladı. 6 Mayıs 1968’de Sorbonne Üniversitesi ve muhalif semt Quartier Latin’in polis tarafından işgali olağanüstü bir reaksiyonla karşılandı. Çatışmalarda yüzlerce ögrenci yaralandı ve tutuklandı. 10 Mayıs’ta Quartier Latin öğrenci kitlesi tarafından işgal edildi. Polisin saldırısı karşısında kent sakinlerinin de katıldığı barikatlar oluşturuldu. Çatışmalar sabaha kadar sürdü. 1871 ruhu yeniden Paris sokaklarında dolaşmaya başladı. 10 Mayıs gecesi daha sonra “Barikatlar Gecesi” olarak anıldı.

Artık mücadele öğrenci gençlikle sınırlı kalmıyordu. Devreye tarihin öznesi işçi sınıfı giriyordu. İşçi sınıfı kendine has bir tarzda, tüm bürokratik blokajları da yıkarak ayağa kalkıyordu. Kendi otonomisine dayanarak toplumsal ve maddi bir güç olduğunu ortaya koydu.

Tarihin en büyük genel grevi, başka bir Fransa

13 Mayıs 1968’de,  işçi sınıfıyla öğrenci gençliğin ortaklaşa gerçekleştirdiği kitlesel yürüyüş, doğacak kasırganın ilk habercisi oldu. İki toplumsal güç eylem ve pratiğin içinde kaynaşıyordu. Oluşan enerji olağanüstüydü. 1 milyonu geçen kitle Paris boydan boya yürüdü. Bu eylem işçi sınıfına ve gençliğe müthiş bir moral verdi. Kitleler birleşik bir  güç olduklarında sistemin yıkılabileceğini  hissettiler. İşçiler eylemin içinde kendi güçlerinin farkına vardı. 14 Mayısta işçi sınıfı destek güç olmaktan çıktı. Mücadeleyi sürükleyen bir güce dönüştü. Eylemin kendisi öğretiyordu.

14 Mayısta Sud-Aviation uçak fabrikasında işçiler bir günlük eylemin yeterli olmadığına düşünerek, fabrikayı işgal edip süresiz genel greve başladı. Kendiliğinden başlayan bu eylem  hızla başka fabrikalara ve iş kollarına yayıldı. Sendika bürokrasisi başta CGT, greve önce mesafeli yaklaşmasına rağmen grev dalgasının kendi kontrollerinden çıkmasından korkarak, greve katıldı. 18 Mayısa gelindiğinde greve çıkan işçi sayısı bir milyon işçiyi ulaştı. Grevler binlerce isimsiz işçi militanının inisiyatif ve kararlılığıyla gelişiyordu. Sınıf, otonomisinden besleniyordu.

Grevler işçi inisiyatifini yaygınlaştırdı. Oluşturulan Eylem Komiteleri bir yandan grevlerin sürdürülmesi, grevler arası koordinasyonun sağlanması, sokaklarda çöplerin toplanması, bedava ulaşım, grevci ailelerle dayanışma gibi gündelik yaşamın organizasyonuyla ilgilenirken, diğer  yandan enformasyon, propaganda ve  işverenin ve sendikal bürokrasinin grevleri bitirme yönündeki hamlelerini boşa çıkarıyordu. Olası polis saldırılarına karşı da hazırlık yapıyordu. Bir anlamda özyönetim organı gibi hareket eden Eylem Komiteleri’nin, oluşma ve gelişim süreci Rusya’da 1905 ve 1917 devrimleri sırasında, mücadelenin içinden doğan ve giderek bir alternatif iktidar organına dönüşen Sovyetlere benziyordu. 19 Mayısta Paris’te yapılan bir toplantıya 148 Eylem Komitesi’nden temsilcinin katılması dikkat çekiciydi. Yalnızca Paris’te 450, ülkenin tamamında ise yüzlerce Eylem Komitesi mücadelenin içinden doğmuştu. Komiteler, grev hareketini fiilen yönetiyor ve yönlendiriyordu. Komitelerin gücü eylemin içinde oluşuyor ve işçilerin doğrudan inisiyatifine dayanıyordu. Bu arada FKP ve Birleşik Sosyalist Parti’nin organize ettiği ve güdümlerinde hareket eden komiteler de vardı. Ama bu yapılar sınıf içinde son derece azınlıktaydı.

Komiteler mücadelenin yükselişiyle doğmuştu. Grev dalgası giderek bütün ülkeyi sardı. 22 Mayısta greve çıkan işçi sayısı 9 milyona ulaştı. Bu, tarihin en büyük grevi demekti. Fransa işçi sınıfı tam anlamıyla ayaktaydı. Sanayi sektöründen başlayan grevler, hemen hemen her sektöre yayıldı. Fransa’da yaşam tam anlamıyla felç oldu. İşçi sınıfının gücü, de Gaulle ve hükümeti iktidarsızlaştırdı. Hayat işçi sınıfının elindeydi artık. 

Düzen çözülüyordu. 25-27 Mayıs günleri kritik günler oldu. Fransa’da 22 mayıs sonrasında gerçek anlamda bir devrimci durum yaşanmaya başlandı. İşçi sınıfının enerjisini kristalize edecek, siyasi bir özne varlığı Fransa’nın kaderini değiştirebilirdi. Devrim işçi sınıfının uzanıp yakalayabileceği kadar yakınlaşmıştı. Fransa’ya 1968 Mayıs’ının son haftasında devrimin ruhu hakimdi. Sınıfın yaratıcı yıkıcılığı ve otonomisinden gelen gücü muazzam bir devrimci dalga yaratmış, dalga iktidarı şiddetle sarsmıştı. İşte FKP ve etki alanındaki CGT bu noktada devreye girerek, sınıfın yıkıcı gücünü absorbe etmeye çalıştı.

Artık bir devrim partisi olmaktan uzaklaşmış, parlamenter mücadeleyi ve burjuva demokrasisini esas alan çizgisiyle FKP, CGT aracılığıyla sınıf içindeki etkisini kullanıp, başbakan Pompidou’nun “Grenelle  Anlaşmasını” onayladı. İşçi ve işveren sendikalarının yaptığı görüşmeler sonucu asgari ücrette kısmi bir artış, haftalık çalışma saatlerinin kısaltılması ve grevlerin yol açtığı zararların telafisi kararı verildi. CGT’nin grevlerin ertelenmesi kararına rağmen yine de bir çok CGT üyesi fabrika grevlere devam kararı aldı.

FKP’nin, gençlik hareketinin yükselişinde hareketi goşist, burjuva eğilimli olarak değerlendirmesi ve şiddetle eleştirmesi, hareket dışında kalarak hep düzene vurgu yapması gibi grev hareketine de yaklaşımı benzer oldu. Önce hareketi eleştirdi, mesafeli durdu, gelişmesi karşısında CGT aracılığıyla kontrol etmeye çalıştı, sonunda bir “düzen” partisi olarak dalgayı kıracak hamleler yaptı. Ve sisteme, düzene ne kadar sadık olduğunu gösterdi. Bu noktadan sonra FKP gençlik,aydınlar ve işçi sınıfının gözünde ciddi prestij ve etki kaybı yaşadı.

Her şeye karşın sınıf grevi sürdürmeye devam etti. 7 Haziranda grevdeki işçi sayısı üç milyondu. 14 Haziranda ise grevcilerin sayısı bir milyon düştü. 30 Mayıs’ta de Gaulle, radyodan yaptığı konuşma sonrasında düzenin bekası için Fransız sağını harekete geçirip, 700 bin kişinin katıldığı karşı bir gösteri düzenledi. İç savaş tehlikesinin belirmesine karşı  De Gaulle’ün istikrar vaadi taktiği, sessiz yığınlar tarafından onaylandı. Haziran sonunda yapılan seçimlerden de Gaulle’cüler ve ittifakları son derece başarılı çıktı. 487 sandalyenin, 358’i kazandılar. FKP’nin parlementoda sandalye sayısı 73’ten 34’e indi. Yaklaşık 600 bin oy kaybetti.

Fransa’da 1968 diye anılan hareket haziran ortasından sonra geri çekildi. Devrimin imkanını yaratan bu hareket, modern kapitalist bir toplumda devrimin olanağının somut olarak dışa vurumuydu. Ve işçi sınıfının tarihin öznesi olduğunu gösteren muazzam bir pratik olarak iz bıraktı.  Devrimin imkanı bir başka manada devrimin aktüelliğidir. Fransa 1968, duvarlarda yazılanlar gibi “Her şeyin mümkün” olduğunu gösterdi ve öğretti.

İtalya 1968: Gençliğin radikalleşmesi ve işçi eylemlerinde zenginlik

İtalya’da 1968, öğrenci gençliğin hızla radikalleşmesi ve işçi sınıfının militan bir ruhla mücadeleye atılması biçiminde gelişti. Grev dalgaları şeklinde yükselen mücadele, 1920’lerde kurulan tüm sanayi havzalarına yayılan, işçi konseyleri pratiklerinin yeniden doğmasıyla taçlandı.

İşçi sınıfı ilk post-fordist uygulamalara karşı da hazırlıklıydı.  İşçi sınıfının tarihsel birikimleri, mücadele deneyimleri, bilinç düzeyi ve eylem kapasitesinin zenginliği, yeni sürece de yanıtlar üretmesini sağladı. Zincirleme Grevler ve Satranç Grevleri bu pratiklerden en fazla öne çıkanlar oldu. Öğrenci gençlik İtalya Komünist Partisi-IKP’nin dışına çıkarak radikalleşti ve militanlaştı. Silahlı mücadeleyi savunan akımların yanında işçi sınıfıyla organik bağ kurmak arayışında olan eğilimlerde doğdu. Özellikle bu eğilim IKP’de somutlanan ortodoks yönelime karşı önemli tezler geliştirdi. İtalyan otonomist hareketin kökleri bu arayışlara dayandı. İtalya’da 1968 sarsıcı sonuçlar yarattı. Ülke, iki yıl bir nevi iktidarsızlık dönemi yaşadı. Toplumsal mücadele ve işçi sınıfının mücadelesi olağanüstü gelişti. İtalya 1968, uzun sürmüş bir 68 olarak iz bıraktı.

II. Dünya Savaşı sonrası

II. Dünya Savaşı’nın sonu aynı zamanda İtalya’da yaklaşık 23 yıl iktidar olan Mussolini faşizminin yıkılışı anlamına geldi. IKP,  faşizme karşı direniş ve partizan savaşında olağanüstü prestij kazandı. Savaş sonrası tek ve etkili örgütlü güç olarak öne çıktı. IKP, her ne kadar pro-sovyetik bir çizgide yer alsa da İtalya’ya özgü bir yol arayışında oldu. Bu yöne neden olan en belirleyici faktör Antonio Gramsci gibi sofistikasyon gücü yüksek bir kuramcıya sahip olmasıdır.

IKP, Gramsci’nin tezlerinin ya da teorik mirasının devrimci özünü boşaltarak ve  mistifiye ederek hareket etti. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni İtalya’nın en önemli siyasi oluşumlarından biri olarak konumlandı. Yeni İtalya bir konsensüs üzerinden inşa edildi. Kapitalist üretim tarzının restorasyonu ve modernizasyonuna uyumlu bir tarzda şekillenen bu konsensüs süreci, burjuva demokrasisiyle sınırlıydı. 

Marshall Planı’nın İtalyan ekonomisinin gelişimine önemli katkısı oldu. ABD hegemonyasında biçimlenen bu süreç son derece sancılıydı. ABD, İtalya’nın siyasi arenasında solun varlığı tahammülsüzdü ve solu etkisizleştirme taktikleri izledi.

İtalya 1951- 1961 arasındaki on yılda ekonomik olarak tam bir patlama yaşadı. Ekonomik boyutta yaşanan kapitalist modernleşme hamlelerinin yanında, siyasal olarak Soğuk Savaş politikalarına bağlı yoğun anti- komünist kampanyalar yürütüldü. Mafya, Vatikan ve  din, anti- komünist operasyonlarda kullanıldı ya da malzeme yapıldı.  Akdeniz ruhu diye tanımlanan değerler sistemi yani aile, kan davası, farklı feodal ilişki ve bağlar bu kampanyaların etkili olmasını sağladı. İtalya Soğuk Savaş politikaların merkezlerinden biri olarak konumlandırıldı. Bir karşı devrimci örgütlenme olan NATO organizasyonu, kontrgerillanın en güçlü olduğu ülkelerden biri İtalya’ydı.

IKP tüm bu politikalara rağmen etkisini ve toplumdaki gücünü korudu. Ne var ki düzene angaje olan parti, 1960’larda yükselen radikalizme yanıt üretemedi. Radikal dalga IKP’nin dışında gelişti. IKP sisteme entegre olan, mücadelesini reformcu, parlamentarist, legalist bir alanla sınırlayan yapısıyla gelişmeleri aşırı sol, geri kafalılık olarak değerlendirdi. IKP, etkisindeki İtalyan Genel İş Konfederasyonu- CGIL aracılığıyla sınıfı denetleme ve mücadelesini ekonomik alanla sınırlı tutmaya çalıştı.

Ne var ki gençliğin ve işçi sınıfının radikal tepkileri bu sınırları paramparça etti. 1961-1963 arasında yaşanan ekonomik resesyon radikal dalganın ilk zeminlerini oluşturdu. 1961 ve 1962 yılında ülkeyi grev dalgası sardı. İki yıl boyunca İtalya’yı sarsan grevler, yaygınlığı ve sertliğiyle dikkat çekti.Grevler 1966 yılına kesintili biı şekilde devam etti. İtalyan otonomist hareketin ortaya çıkışı bu grevlere dayanır, üniversiteli gençler ve genç aydınlar işçi sınıfıyla bağ kurmak için bu grevleri destekledi. İşçi konseylerinin propagandasını yaptı. Kızıl Defterler adıyla çıkan dergiyle sınıfın yeni kompozisyonu üzerinde tartışmalar yürüttü. Ve otonom bir işçi hareketinin örgütlenmesi yönünde çalışmalar yaptı.

Öğrenci hareketi radikalleşiyor

1967 yılının ilk aylarında işçi sınıfının grev dalgası geri çekilirken, öğrenci gençliğin mücadelesi  giderek gelişmeye başladı. Mücadelenin gelişmesi Fransa’dakine benzer şekilde oldu. Üniversitelerin siyasi iktidar tarafından, sanayinin ihtiyacına göre yeniden yapılandırılmak istenmesi, akademik müfredatın katı hiyerarşik ve muhafazakar niteliği ve yoğun öğrenci potansiyeline karşı sistemin yetersiz kalması, gençliğin öfkesini besliyordu. Gençlik öfkeli ve tepkiliydi.

Gençliğin düşünsel yönelimini ise  Vietnam savaşı ve ABD emperyalizmine karşı yükselen tepki, Çin Kültür Devrimi’nin yarattığı aura ve reel sosyalizme eleştiri üzerinden gelişen ve ideolojik- teorik yenilenmenin ifadesi olan Yeni Sol dergiler belirledi.

1967 yılında başta Torino ve Milano üniversitelerinin işgalini, bir dizi başka üniversitenin işgali izledi. İşgaller Yeni Solun doğrudan eylem ve doğrudan demokrasi, öndersiz yapılar anlayışı ile gerçekleşti. 8 Ocak 1968’de Torino üniversitesinde yapılan kongre bütün radikal öğrenci gençliğin katıldığı platform oldu. Bu kongre sonrasında en etkili grup, Lotta Continua- Mücadele Sürüyor grubu oldu. Torino Üniversitesi işgali polisin sert müdahalesiyle kırıldı.

Polis ve gençlik hareketi arasında çatışmalar 1968’in ilk aylarında yoğunlaştı. Mücadele sertleşiyordu. Öğrenci hareketinin mücadelesi giderek başta işçi sınıfı olmak üzere diğer toplumsal kesimleri etkiledi ve harekete geçmesini sağladı. Gençlik içinde sınıfın yeni kompozisyonu ve profili üzerine yapılan tartışmalar yoğunlaştı. Sendikalar ve geleneksel işçi sınıfı ile kurulacak ilişki biçimi önemli ayrılıklardan biriydi. Bu tartışmalar, üretim teknikleri ve sermayenin yeniden yapılanması ve mücadelenin karakteri üzerine yürütülen tartışmalarla zenginleşti.

İşçi sınıfı sahnede, yeni grev silahları

İşçi sınıfı hafif bir nefes aldıktan sonra 1967 yılının son çeyreğinde yeniden harekete geçti. Eylül ayında başlayan Aralık ayına kadar süren Olivetti elektronik fabrikasındaki grev ve oluşturulan işçi meclisi, sarsıcı etki yarattı. 1968 yılına girildiğinde yeni tip işçi eylemleri yaygınlaştı. En çarpıcılarından biri 1965 yılında içinde CGIL’ın da yer aldığı, sosyal konsensüs parçası olan yıllık otomatik ücret artışı güvencesi veren ve grev hakkından vazgeçen sendikalara karşı Torino, Torento ve Milano lastik fabrikalarında çalışan işçilerin yaptığı 3 günlük uyarı grevi oldu. Sınıfın sendikal bürokrasinin kuşatmasına karşı bu sert karşı duruşu yeni eylemlerin önünü açtı.

İşçi hareketi 1968 sonbaharında hızla kitleselleşmeye başladı. 1 Ekim’de Roma’nın güneyindeki fabrikalar greve çıktı. 15 Kasım’da CGIL’in önderliğinde genel greve çıkıldı.  3 Aralık’ta Sicilya’da iki tarım işçisinin polis tarafından öldürülmesi yeni bir grev dalgasına yol açtı. Bu grevlerin post-fordist düzenlemelere, aşırı işbölümüne ve kafa/kol emeğini ayrıştıran uygulamalara karşı gerçekleşmesi önem taşıdı. Yeni tip işçi eylemleri dikkat çekmeye başladı.

İtalya’da 1968 uzun sürdü. Mücadele ruhu 1969 yılını da kavradı. 1969 Mart ayında işçi sınıfının taşıyıcı gücü gibi hareket eden Fiat işçileri kendiliğinden greve çıktı. Grevler giderek yayıldı. Fiat fabrikası grevi yeni tarz grevlerin ilk pratiği oldu. Post-fordist üretim tekniklerinin uygulamalarına karşı ya Zincirleme Grevlerle iş akışını sağlayan birimlerin de senkronize greve çıkıp, fabrikayı felç etmesi ya da kilit önemdeki ana fabrikanın iş bırakarak yani Satranç Grevi’yle, “şah çekerek ya da şah mat diyerek” fabrikayı bloke etmesi taktikleri devreye sokuldu. Bu eylem biçimleri sermayenin ve sendikal bürokrasinin her türlü manevrasını alt üst edecek nitelikte oldu. Ayrıca Fiat fabrikasının içi işçi meclislerinin faaliyet alanına dönüştü. Yapılan “kongreler” işçi inisiyatifini doğrudan yansıtan organlar olarak işlev gördü.

1969 yılının sonbaharında 4.5 milyon işçiyi kapsayan toplu sözleşme süreci başladı. 1.5 milyon metal işçisi sürece uyarı grevleriyle hazırlandı. Zincirleme Grevleri ve Satranç Grevleriyle üretim kısmi olarak felç ediliyordu. Aynı süreçte özellikle Güney İtalya’da işsizler ve tarım işçileri yaşadıkları zor koşullara karşı ayaklanma aşamasına geldi.

CGIL ve diğer sendikalar mücadeleyi daraltmayı hedefleyerek hareket etti. Tepki, arayış ve öfkenin bilendiği bu koşullarda İtalyan derin devleti devreye girerek, mücadeleyi parçalamayı amaçladı. 12 Aralıkta neo-faşistler tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırı bunlardan biriydi. Saldırıda 17 kişi yaşamını yitirdi. Devlet terörüyle işçi direnişleri bastırılmaya çalışıldı. Yılın son günü metal sektöründe toplu sözleşmenin imzalanması, işçi eylemlerin gerilemesine yol açtı. İnisiyatif sınıfın otonomisinden, sendikaların eline geçti. Sendikalar tansiyonu düşürücü taktikler geliştirdi.

İtalya 1968, sona eriyor

1969 yılında yaşanan grev dalgası, aslında bir işçi ayaklanması potansiyeli taşıyordu. Ve doğrudan mücadelenin içinde işçi inisiyatifini yansıtan organlar yaratılmıştı. İşçi Meclisleri, İşçi Konseyleri grevleri sürükleyen temel örgütlenmeler oldu. Gençlikle birlikte kurulan İşçi-Gençlik Komiteleri önemli işlevler gördü. 1969 yılı grevlerinin bir başka dikkat çeken yanı  kitlesel bir nitelikte gerçekleşmesi, uzun soluklu ve zengin eylem çeşitliliğine sahip olmalarıydı.

Devlet terörü, provokasyon ve sendikal bürokrasinin ihanetine rağmen sınıfın eylem ve direnişleri 1970 ve 1971 yılı içinde de sürdü. Grevlerin mücadele ivmesinde zayıflık olsa da eylemlere önemli oranda işçi yığınları katıldı. 1970- 1971 grev yılları olarak geçti. 

1971 sonunda mücadele ağırlıkta işçilerin konut sorunu üzerinden şekillendi. Milano şehri mücadelenin odağına dönüştü. 8 Haziranda, üniversite ögrencileri mimarlık fakültesini işgal ederek, fakülte binasını evsiz işçilere açtı. Bu eylemler Mücadele Sürüyor grubunun eylemleriydi. Bu grup daha sonra aynı saiklerle ev işgalleri hareketini örgütleyecekti.

Bu süreçten sonra sınıf hareketi giderek durgunlaştı. Aynı süreç  İtalya’da radikal hareketlerin bölünmesi ve marjinalleşmesi beraberinde getirdi. IKP ise bir düzen partisi gibi hareket etti. Avro-komünizmin en önemli aktörlerden biri oldu. 1968’le birlikte içindeki devrimci, radikal eğilimler partiden koptu. Parti 1990’larda adını değiştirdi ve simgelerinden vazgeçti. Tipik bir sosyal demokrat partiye dönüştü. İstikrara vurgu yaptı. 1971 yılının üçüncü çeyreğinde İtalya’da yeniden “düzen” sürmeye başladı. İtalya’yı sarsan iki kızıl yıl böylece bitiyordu. Ama İtalya’da radikal mücadele etkisini 1980’lerin başlarına kadar sürdürecekti.

ABD’de 1968: Sivil haklar hareketi, savaş karşıtlığı ve karşı kültür

ABD’de 1968, çok boyutlu gelişti ve farklı toplumsal katmanların arayışını ve isyanını simgeledi. ABD yakın tarihinin en sarsıcı gelişmelerinden biri olarak iz bıraktı. 1968, modern kapitalist dünyanın çok boyutlu ve çok yönlü çelişki ve çatışkılarının açığa çıktığı ve tartışıldığı konjonktür oldu.

ABD işçi sınıfının direkt devrede olmadığı bu süreçte, en başta ABD’de kapitalist sistemin yarattığı ve yıkıcı sonuçlar doğurduğu ırkçı ve sistematik diskriminasyon politikalarına karşı Siyahlar harekete  geçti. 

ABD’nin Vietnam’ı işgali ve savaş politikaları ülkede yaygın ve etkin bir savaş karşıtı hareketin gelişimine yol açtı. Öğrenci gençlik de 1968’de ayağa kalkan toplumsal güç olarak dikkat çekti. Savaşa bizzat katılma olasılığı gençliği radikalleştirdi ve savaş karşıtı hareketle bütünleşmesini sağladı.

Başta Hippie’lerle kendini dışa vuran karşı kültür hareketi, ABD’yi etkilediği kadar tüm dünyada etkisini gösterdi. Kapitalist uygarlığın ve bunun ABD’deki  biçimlenişi olan “Amerikan Rüyası”nın yarattığı çöküş ve çürümüşlük gençlik yığınlarını içinde nihilist etkiler de taşıyan  karşı kültür ve yaşam tarzı arayışına itti. Yine aynı süreç LGBTİQ hareketinin zeminleri olacak dinamikleri de açığa çıkardı.

Irk ayrımına karşı siyahlar ayaklanıyor

ABD’de kapitalizm, özgün bir karakterde gelişti. Amerikan tipi olarak da adlandırılan bu süreç başından itibaren tekelci bir mahiyet gösterdi. ABD kapitalizminin diğer bir özelliği ırkçılığı ruhunda yaşatması oldu.

Amerikan iç savaşında Kuzey; sanayi burjuvazisini temsil ediyordu ve kölelik ve ırk ayrımına karşıydı. Savaşı Kuzey kazandı ama ideolojik ve kültürel “savaşın” galibi Güney oldu. Irk ayrımı ABD’de başta siyasete, hukuka, ahlaka, çalışma yaşamına ve gündelik yaşamın içine sirayet etti. Sıradanlaştı, normalleştirildi. Siyahiler üzerinde konsantre bir şekilde uygulan ırk ayrımı ABD kapitalizmi için katalizör işlevi gördü.

ABD, II. Dünya savaşından sonra iki kutuplu dünyanın bir kutbunu oluşturdu. Küresel bir hegemon güç olarak, kapitalist dünyanın dominant ülkesi olarak konumlandı. Savaşı kendi topraklarında yaşamayan ABD, ekonomisinin tahrip olmama avantajını iyi kullandı.

1929- 1939 kapitalizmin yapısal krizini New Deal- Yeni Düzen politikaları ve savaşın çıkmasıyla hayata geçirilen savaş ekonomisiyle hızla atlatan ABD, yıkılmış Avrupa’nın yeniden inşasında aktif rol oynadı. Hegemonyasını yaydı. Avrupa ve dünyada ekonomik ve nüfuz alanlarını genişletti ve derinleştirdi. Soğuk Savaşı başlatarak etki gücünü artırdı. Küresel düzeyde ekonomik, kültürel, siyasal, askeri “hinterland”ını oluşturdu. 

1950’li yıllarda ABD ekonomisi hızlı bir gelişme gösterdi. Bunun bir yansıması özellikle Beyaz  Amerikalıların yaşam standartlarında oldu. Refah düzeyleri yükselen bu kesimin hayat tarzı  kapitalizmin “güzelliğini ve zenginliğini” yansıtıyordu. Kurgulanan bu yaşam tarzı tüm dünyaya  kültürel bir model olarak sunuldu. “Amerikan rüyası” bir olguya dönüştürüldü. Aynı yıllara siyasal olarak damgasını vuran gelişme ise Soğuk Savaş politikalarının ABD’ye direkt yansıması olan McCarty’cilik politikalarıydı. Anti- komünist politikaların şiddetle uygulanması anlamına gelen McCartycilik, ABD’nin yakın tarihindeki en baskıcı dönemdi. Başta komünistler olmak üzere, tüm muhalefet güçleri ve kişiler baskı altına alındı, tutuklandı. Kovuşturmaya tabi tutuldu. Özelikle aydın ve sanatçılara yönelik “cadı avı”, devlet terörü başlatıldı. İhbar ve ispiyonaj teşvik edildi. Böylece kitleler ve muhalif kimlikler sindirilmek istendi.

Bu kuşatılmış ve ablukaya alınmış yıllardaki gençliğe “Suskun Kuşak” adı verildi. 1960’a gelindiğinde en önemli gelişme J. F. Kennedy’nin başkanlık seçimlerini kazanması oldu. Kennedy iktidarı ABD’nin yeni bir emperyalist konsepte geçişini simgeledi. Kennedy’nin SSCB’yle ilişkilerde detant- yumuşama politikaları sarsıcı sonuçlar yarattı. Hatta Kennedy suikastının arkasında bu faktörlerin olduğu yorumları yapılır. 

Kennedy’nin iktidara gelişi ABD’de de  burjuva liberal bir havanın esmesine yol açtı. Irksal eşitsizlik ve ırk ayrımı politikaları politik gündeme taşındı. Aslında on yılların birikimi ve öfkesi harekete geçiyordu. Siyahilerin temel haklar için varoluşsal bir mücadelenin içine kitlesel olarak katılması uzun sürmeyecekti. 

1962 yilında Mississipi Üniversite’sine James Meredith adlı siyah bir öğrencinin kaydolma talebi yetkililer tarafından reddedilince tepki yükseldi. Devreye Kennedy girdi ve kaydın gerçekleşmesini sağladı. Benzer bir olay, 1963 yılında Alabama’da yaşandı. İki siyah öğrencinin kayıt talebi reddedildi. Eyalet valisi katı tutumunda ısrar etti. Kennedy yeniden devreye girerek kaydın yapılmasını gereğinde orduyu devreye sokacağını açıkladı. ABD’nin Güney’inde bulunan, ırkçılık politikalarıyla ünlü, bu iki kentteki gelişme ülkede sarsıcı etki yarattı. 1963 yılı haziran ayında çıkarılan yasayla okullarda ırk ayrımına son verildi. Aynı ay içinde son derece geniş kapsamlı ve döneminde cüretli bir tavır olan yurttaşlık hakları  tasarısı, yasalaştı. Kennedy tam bu konjonktürde suikaste uğradı. Kennedy’nin dış politikada SSCB’ye yönelik yumuşama politikaları izlemesi, iç politika da rasyonel kapitalist düzenlemeleri gündeme alması statükoları ve devletin geleneksel reflekslerini zorladı.

İçine girilen bu konjonktür, kökleri 1955, 1956’ya dayanan Sivil Haklar Hareketi’nin yeniden şekillenmesi ve hızla örgütlenmesinin önünü açtı. Rosa Parks kimliğinde simgelenen bu direnişler, ırk ayrımına dayalı otobüs sisteminin boykot edilmesiyle dikkat çekti. Alabama eylemlerin önemli merkezlerinden biriydi. Gündelik yaşama aktif müdahale ederek ırk ayrımını fiilen geçersizleştirme, teşhir etme ve irade gösterme eylemleri aynı yıllarda zenginleşerek sürdü. “Go in” (içeri gir), “sit in” (içeride otur) eylem kampanyalarıyla, yalnızca beyazlara ayrılmış dükkan, mağaza, park hatta tuvalet ve benzeri yerlerde ırk ayrımı işlemez hale getirilip, ırk ayrımının gündemleşmesi sağlandı. Bu kampanyalar kitle hareketinin zengin pratikleri olarak tarihe geçti.

Kennedy’nin iktidara gelişi ve yaşanan gelişmeler, siyahi muhalefet hareketinin yeni  bir döneme geçişini ifade etti. İleride bu muhalefet, ABD’de yaşanan 1968’in temel dinamiklerinden biri olacaktı. 1963’te Washington’da 300 bin kişinin katıldığı ırk ayrımını protesto eden gösteri müthiş bir enerjinin açığa çıkışını gösterdi.

Muhalefetin yükselişi karşısında, Kennedy sonrası iktidara gelen L. Johnson ırk ayrımına son veren yasal düzenlemeleri imzaladı. Ne var ki ırk ayrımı gündelik yaşamda fiilen uygulanıyordu. Bu duruma karşı en net ve sert tavır 1964 yazında geldi. Düzenlenen yeni bir kampanyayla Siyahlar ve ırk ayrımı karşıtı beyaz üniversite öğrencilerinin katıldığı çeşitli ve yaygın eylemler yapıldı. Mücadelenin merkezi, Missisipi’ydi. Bu eylemler “Ku Klux Klan” gibi faşist ve ırkçı örgütlerin saldırılarına maruz kaldı. Bu saldırılar sonucu Sivil Halklar Hareketi aktivistleri içinde ölenler oldu. 

Sivil Halklar Hareketi önemli bir muhalefet odağına dönüştü ve kitleselleşti.  Bu süreç bir yanıyla da siyahi muhalefet içinde mücadele tarzı ve hedefleri üzerinde görüş ayrılıklarını beraberinde getirdi. Ayrıca devletin, polis, FBI ve CIA’nın ve ırkçı faşist paramiliter güçlerin saldırılarına karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiği konusunda görüş farklılıkları yaşanıyordu. Irk ayrımını bir sistem sorunu olarak gören ve daha radikal mücadele yürütülmesini amaçlayan yapıların yanında, daha barışçıl ve pasifist çizgide yer alan anlayışlar ortaya çıktı. Bunun yanında Siyah milliyetçiliği savunan gruplar da doğdu.  Black Power- Kara Güç, Black Panthers- Kara Panterler, Black Muslims- Siyah Müslümanlar öne çıkan radikal yapılar oldu.

Radikalleşmenin merkezi, kentlerin gettolarıydı. Burada yaşayan siyahlar gördükleri baskı ve şiddetin yanında, ölümcül bir yoksuluk, işşizlik, geleceksizlik sarmalı içindeydi.  Öfkeli ve radikaldiler. 1960’ların ortasında bir çok kentin gettosunda siyahi ayaklanma yaşandı. Bu ayaklanmalarda polis tarafından yüzlerce siyah öldürüldü. 1968 yılında  Sivil Haklar Hareketinin önderi olan Martin Luther King’in öldürülmesi siyahi hareketin radikalleşmesini hızlandırdı. Siyasi hareketin gelişmesi ve radikalleşme süreci savaş karşıtı hareketi ve gençlik hareketini etkiledi. Birbiriyle kesişen bazen içiçe giren bu hareketler, ABD kurulu düzenini ciddi oranda sarsacak ve işlemez hale getirecek noktaya ulaştı. Bu aşamada devlet merkezli ya da manipülasyonlu bir dizi provokasyon ve suikast gündeme geldi. Siyah Müslüman hareketinin önderi ve giderek sosyalizme yaklaşan ve sistem karşıtı mücadelesini derinleştiren Malcom X, ilk radikalleşme dalgası sırasında, 1965’te suikast sonucu öldürüldü. Kara Panterler özellikle King suikastı sonrası kriminalize edilerek etkisizleştirildi. Her şeye karşı mücadele sürüyordu.

Bir ahlaki hareket, savaş karşıtlığı ve gençlik hareketi

Vietnam Savaşı ABD emperyalizminin tarihinde yaşadığı en büyük yenilgi oldu. Vietnam halkının,  Ho Chi Minh önderliğinde uzun süreli ve ağır bedeller ödeyerek yürüttüğü savaş, dünya halklarına  umut, özgüven ve mücadele azmi kazandırdı. Vietnam halkı,  Mao’nun deyimiyle “emperyalizmin kağıttan bir kaplan” olduğunu göstermişti. Vietnam savaşının küresel düzeyde etkisi oldu. Ayrıca 1968’nin doğuş kaynaklarından biri olarak önem taşıdı.

Savaşın ana üssü olan ABD’de savaş karşıtı hareket hızla gelişti. Öğrenci gençlik bir yandan akademik- demokratik mücadelesini sürdürürken, savaşın gerçek bir öznesi olarak savaş karşıtı hareketin parçasına dönüştü. Gençlik hareketi birbirini tamamlayan, besleyen bu iki eksende gelişti. Gençlik ayrıca hızla gelişen Sivil Haklar Hareketi’nin de en önemli taşıyıcı gücü oldu.

Üniversite gençliğinin kurduğu Students for a Democratic Society (Demokratik Bir Toplum İçin Öğrenciler) SDS, bu çok boyutlu mücadelenin merkezinde yer aldı. SDS beyaz öğrencilerin kurduğu bir yapıydı. Siyahi muhalefetin içinde aktif bir şekilde yer alan SDS üyeleri, hareketin radikalleşmesinden etkilendi. Siyahi hareketin deneyimlerinden öğrendi ve etkilendi. Benzer eylem tarzlarını akademik mücadele ve savaş karşıtlığı eylemleri için de kullandı.

1965 yılında ABD’nin Vietnam’a asker göndererek müdahale etmesi toplumsal muhalefeti tetikleyen işlev gördü. Vietnam savaşı muhalefetin tüm birleşenlerinin ana konusu haline geldi. Aynı yıl anti-emperyalist içerikte savaşa “Gitmeyeceğiz” kampanyası ülkede yeni bir sürecin kapılarını araladı. Savaş karşıtı hareket sadece üniversite gençliğini değil, karşı- kültür hareketlerini de mobilize etti. Başta Hippie’ler ve olmak üzere onbinlerce karşı- kültür hareketi içinde kendini tanımlayan kişi savaş karşıtı hareketin parçası oldu.

1967’de, üniversite gençliği kitlesel olarak askerlik şubeleri önünde “celbi durdurma eylemi” yaparak, celp kağıtlarını yaktı. Yine aynı yıl SDS önderliğinde Vietnam’da kullanılan ve binlerce Vietnamlı’nın ölümüne neden  olan napalm bombasının imal edildiği fabrikaya kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirdi.

SDS ayrıca Columbia Üniversitesi’nin savaş sanayisi ve Pentagon’la ilişkilerini teşhir eden kampanyalar düzenledi. Üniversitelerin bu suç ortaklığından çıkmasını savundu. Columbia Üniversitesi radikal öğrenci hareketinin merkezlerinden biriydi. Aynı üniversitenin rafine ırkçı politikalarının bir yansıması olan spor kompleksi yapımı kararı, öğrenci gençliği harekete geçirdi. Gençlik yapımdan etkilenecek siyahilerle ortak eylemler gerçekleştirdi.  Üniversite’nin bu kararı SDS önderliğinde gerçekleşen ve ABD’de 1968’nin zirve noktalarından biri olan Columbia Üniversitesi’nin işgaliyle sonuçlandı. İşgalin mahiyeti aslında ABD’deki 1968’in dinamiklerini açığa çıkarıyordu. İşgal, savaş karşıtlığı, ırk ayrımına karşı mücadele ve akademik mücadelenin bir birleşimini simgeliyordu. ABD’de 1968’i yaratan toplumsal özneler arasında yer yer oluşan bu temas, organik bir niteliğe ne yazık ki  ulaşamadı. Bu durum 1968 pratiğinin sistemi sarsan gücünü zayıflattığı gibi mücadelelerin sistem tarafından kontrolünü kolaylaştırdı. Aynı zamanda ABD’de 1968’de işçi sınıfının bir kaç eylem ve direnişin dışında, hemen hemen hiç rol almamasının, bu özneler arasında eşgüdümün ve organik birliğinin kurulamamasına yol açan temel faktör olduğu unutulmamalıdır.

ABD’de karşı kültür hareketi 1968’in en renkli boyutunu oluşturdu. Amerikan yaşam tarzına, tüketim toplumuna, iki yüzlü ahlaka, kapitalizmin atomizasyon etkisine karşı bir arayışı ifade eden hareket (alternatif yaşam olarak komün örgütlenmeleri, doğayla bütünleşme çabaları, farklı karşı kültür deneyimleri yaratarak), savaş karşıtı hareketin içinde yer aldı. Ne var ki kendi dar alanlarını aşamadı, sistemle açık hesaplaşmaya gidemedi ve sistemin absorbe etme gücü karşısında etkisizleşti. 1969’da bu gruplarca düzenlenen Woodstock konseri karşı kültür hareketinin zirvesi ve geri çekilişi oldu. Hareket giderek sönümlendi.

ABD’de 1968 dalgası etkisini, 1969 ve 1970 yılında da gösterdi. 1970’te ABD’nin Vietnam’da savaşı kaybedeceğinin açığa çıkması ve askerlerin tedrici geri çekilişi, üniversitelerde yapılan yeni akademik  düzenlemeler ve reformlar, yurttaşlık hakları yönünde yeni yasal düzenlemeler ABD’deki 1968’in bitişini işaretledi. Dalga geri çekiliyordu ama kapitalizmin kalbindeki 1968 sarsıntısı, unutulur gibi değildi.

Almanya’da 1968: Gençliğin yeni faşizme karşı direnişi

Federal Almanya 1968, gençliğin yılların birikimiyle hızla radikalleşmesi anti- emperyalist ve anti- faşist mücadeleye aktif katılımıyla gerçekleşti.

Almanya’da 1968 son derece özgün dinamiklerde gelişti. Federal Almanya devleti’nin Nazi devletinin iskeleti üzerinden kurulması, kurumsal düzeyde eski Nazi kadroların aktif görevlerde yer alması ve  ülke olarak Soğuk Savaş politikaların model ülkesi olarak biçimlenmesi gençliğin öfkesini harekete geçirdi. Ülkede faşizm tehlikesi somut bir olguydu. Finans kapitalin bir dönemki tercihi, yeniden bir tercihe dönüşebilirdi. Gençlik, kendi babalarının dahi faşist ve suç ortağı olduğu bir tarihsellikten koparak, aktif mücadele yürüttü. Bu yön son derece radikal bir ruhu besledi. Ülkenin faşist geçmişiyle en sert biçimde hesaplaşan gençlik, Vietnam Savaşı ve ulusal kurtuluş mücadelelerinden güç aldı. 

Demokratik Almanya gerçekliği onların reel sosyalizmle aralarına kısa zamanda mesafe koymalarını sağladı. Frankfurt ekolü genelde 1968 üzerinde etkili olsa da bu etkinin somut pratiğe dönüştüğü ülke Federal Almanya oldu. Gençliğin mücadelesinin silahlı mücadele dahil her düzeyde radikal gelişme gösterdiği ülke Almanya oldu. Gençlik bu noktada ağır bedeller ödemesini de bildi.

Federal Almanya’nın inşası

Almanya’da II. Dünya Savaşı ve Hitler faşizminin yenilgisi yeni bir tarihsel dönemin başlangıcını ifade etti. Savaş sonrası ülke, ABD, SSCB ve İngiltere’nin katıldığı Yalta, Tahran ve Postdam anlaşmaları sonucu iki nüfuz alanına ayrıldı. Batı Almanya ABD’nin nüfuz alanında kaldı. Savaşın tüm sonuçlarını yaşayan ülke gerçek anlamda bir yıkıntı halindeydi. Alman toplumu ise tam anomi (toplumsal çöküntü) hali yaşıyordu ve faşizme boyun eğmenin, hizmet etmenin ya da işbirliği yapmanın demoralizasyonu topluma hakimdi.

Federal Almanya, Soğuk Savaşın başlamasıyla, bu politikaların en konsantre yaşandığı ülke haline geldi. Yeni devlet, eski Nazi devletinin iskeleti ve kadroları üzerinden inşa edildi.

Federal Almanya’nın inşasında her ne kadar Nazilerin tasfiyesi yönünde operasyonlar yapılsa da, devletin kurumlarında ciddi oranda Nazi kökenli kadrolar görev aldı. Sosyal Demokrat Parti, Hıristiyan Demokrat (Birlik) Parti savaş sonrası dönemde yeniden örgütlendi. Almanya Komünist Partisi’nin faaliyetlerine 1956’ya kadar izin verildi. 

Federal Almanya’nın ilk başbakanı olan Hıristiyan Demokrat Adanuer dönemi, ekonomik yeniden yapılanma ve restorasyon dönemi oldu. Marshall yardımı F. Almanya’nın hızla toparlanmasını ve büyümesini sağladı. F. Almanya Marshall yardımını en fazla alan ülke olarak dikkat çekti. İç politika anti-komünizm üzerinden kuruldu. Kitleler yoğun depolitizasyona tabi tutulurken, anti-komünizm gündelik yaşama yedirilecek ölçüde kullanıldı. Ülkenin Nazi geçmişiyle radikal bir hesaplaşması yerine, bu geçmişi unutturulmak istendi. Ya da basit tarihsel sapma olarak gösterildi. Bu yaklaşımda Alman tekellerinin Nazizmle işbirliği ve Nazizmi iktidara taşımalarının önemli rolü oldu. Denetiminde medya da bu yönde aktif işlev gördü. Devlet ideolojisi müphem totaliter rejimler tanımlaması üzerine oturtuldu. Böylece Nazizm ve Sosyalizm özdeşleştirilmeye çalışılarak, “Kızıl eşittir, kahverengi” vurgusu yapıldı. Demokratik Almanya’nın somut olarak varlığı önemli bir etken oldu. Federal Almanya ancak bu argümanlar üzerinden kendi meşruiyetini kuruyordu. Almanya’da 1960’lı yılların başlarına kadar toplumsal mücadeleler son derece zayıftı.

Öğrenci gençlik radikalleşiyor

Alman Sosyalist Ögrenci Birliği- SDS, Sosyal Demokrat Partisi’nin- özerk gençlik örgütüydü. 1960’a doğru NATO’nun Federal Almanya’da nükleer füze üsleri kurma girişimi SDS’i harekete geçirdi. Sosyal Demokrat Parti-SPD’nin uzlaşıcı tavrı ve militarist politikalara onay vermesi, SDS’nin partiyle arasına mesafe koymasını beraberinde getirdi.

SPD, 1957 Bad Godesberg Kongresi’nde kendini bir sınıf partisi olarak değil, kitle partisi olarak tanımlamıştı. Ve kendini yeni Almanya’nın kurucu partilerinden biri olarak görüyordu. SDS’nin aktif müdahaleri, parlamento dışı muhalefet içinde rolünün artması ve Bad Godesberg  kongresini tanımaması, SPD’den 1960 yılında kopuşu beraberinde getirdi.  SDS etkin bir gençlik örgütü olarak güçlendi. SPD, Yeni Sol literatür ve Marksist teoriye yoğunlaşarak, önemli bir entellektüel birikim sağladı.

1965 yılında ABD’nin Vietnam’a asker yollaması, SDS’nin mücadelesini enternasyonal bir boyuta taşımasına yol açtı. Federal Almanya’da parlamento dışı muhalefet artık ciddi bir güçtü. Savaş karşıtı ve anti- militarist hareket hızla kitleselleşti. SDS hareketin taşıyıcı gücü oldu. 1965- 1967 arasında gençliğin anti- emperyalist mücadelesinin merkezi Berlin oldu.

Federal Almanya’da 1960’ların ortalarına doğru, OHAL tartışmaları yoğunlaştı ve aktüelleşti. Bu durum gençliğin faşizm üzerine hem teorik, hem de pratik arayışlarını artırdı. SDS içinde kendini anti-otoriter diye tanımlayan bir fraksiyon oluştu.

Bu kavramın seçilmesi basit bir adlandırma çabası değil, Alman toplumunun analizini ve değiştirmeyi içeren bir programı kapsıyordu. Kavram, Frankfurt ekolünün temel kavramsal matrisini oluşturuyordu. 

Frankfurt ekolünün kavramsal haritasında otariteryanizm iki boyutu içermekteydi. Birincisi bir devlet teorisini içermekteydi. Bu noktada ekolün en önemli kuramcılarından Max Horkheimer’ın 1942’de kaleme aldığı “Otoriter Devlet” makalesi temel teorik tespitleri içerir. Yazara göre bu devlet biçimi anayasal dönüşüme ihtiyaç duymayan bir diktatörlüktü.

Bu  devlet biçiminde oluşturulacak anayasayla ya da anayasaya gerek duymadan faşist bir devlet biçimine geçiş son derece kolay olabilirdi. Bir anlamda otoriter devlet ön-faşist bir devlet yapısıydı. Anti-otoriter fraksiyon Federal Almanya’nın yeni faşizm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunuyordu. Gelişmeler de bu tespiti doğrular nitelikteydi. Frankfurt ekolü açısından kavramın ikinci boyutu, otoriter kişilik üzerineydi. Ekolün hemen hemen her temsilcisi bu konu üzerine eğildi ve analizlerde bulundu. Erich Fromm, Marcuse, Horkheimer, Adorno bu sosyal psikoloji alanına giren kavramla Almanya’da faşizmin kitle ruhunu ve bir faşist kimliğin psiko-sosyal dinamiklerinin analizi yaptı. Almanya’da “anal-sadist” olarak tanımlanacak bir eğitim sistemiyle, “emir alan, itaat eden ve kimliği bu emir almaya” göre şekillenmiş kitleler yaratıldığı iddia edildi. Prusyalı- militarist insan tipi olarak tanımlan bu tip, aynı zamanda “otoritaryen kişilik ya da otoriter tipi” oluşturuyordu. Ve bu insanlar faşizmin kitle temelini meydana getirmişti. Anti- otoriter fraksiyon bu iki eğilime karşı bir mücadele programını kapsamaktaydı.

En başta otoriter bir devlet kurulmasına karşı, parlamenter sistem savunularak, faşizme geçiş engellenmek isteniyordu. Bununla birlikte bireyin kendisini içgüdüsünden, özgürlüklerinden hareketle değiştirmesi savunuluyordu. Bireyin kendi bilincine varması, kendi hakkında karar alması onu özgürleştirecekti. Emansipasyon- birey eksenli özgürlük kavramı fraksiyonun temel argumantasyonlarından biri oldu. Bu  yaklaşımlar bir fraksiyonun değil, aslında Almanya’da 1968 gençlik hareketinin temel teorik yönelimlerini oluşturdu. Anti- otoriter fraksiyon ayrıca gençlik hareketinin bütününde ciddi bir etki oluşturdu.

Gençlik hareketinin en çok etkilendiklerinden biri Marcuse oldu. Marcuse gençlik eylemleri de katıldı. Marcuse  her ne kadar yeni özne tartışmalarında öne çıkarılan bir kimlik olmasına rağmen, aslında katmanlı tezler ileri sürdü. Marcuse, işçi sınıfının metropollerde konjonktürel olarak devrimci bir rol oynayamayacağını, sisteme fazlasıyla entegre olduğunu, bunun yerine marjinal kesimlerin öneminin artığını ve değişimi ancak sistem tarafından “dışlanmışların” gerçekleştirebileceğini ileri sürdü. Bundan dolayı çatışmanın, öfkenin en yoğun ve canlı olduğu bu kesimlerine yönelmek gerektiğini ifade etti. Bu grupların katalizör rolü oynamasıyla işçi sınıfının ancak harekete geçebileceğini savundu. “Tek Boyutlu İnsan” adlı çalışması devrimin olanağı arayışını ifade eder ve Frankfurt ekolünün yani Eleştirel Teorinin diğer temsilcilerin boş bıraktığı ya da bilinçli olarak ilgilenmediği siyaset teorisi üzerine eğilir. Ekolün diğer temsilcilerinin ayrıca öğrenci hareketiyle hiç bir düzeyde temas kurmamaları ve buna özenle dikkat etmeleri de ilginçtir.  Ekolün analizinde dikkat edilmesi gereken bir husustur.

2 Haziran 1967 İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’i ziyareti hareketin yeni bir döneme girişini simgeledi. Protesto gösterilerinde bir öğrenci polis tarafından öldürüldü. Öğrencinin cenaze törenine onbinler katıldı. Tören o zamana kadar yapılan en görkemli anti-emperyalist gösteriye dönüştü. Aynı ay içinde Hannover’de 7 bin kişiyle yapılan SDS kongresi önemli oldu. Kongre mücadeleyi yükseltme çağrısıyla sonuçlandı.

SDS mevcut kapitalist kurumlara alternatif örgütlemeye başladı. Eleştirel Üniversite bunlardan biriydi. Ayrıca Çin Kültür Devrimi etkisiyle, bilinçlerin ve iradelerin özgürleşmesi için imkanların geliştirilmesi yönünde adımlar atılmaya çalışıldı. Basın tekellerine karşı, kamplar açılarak “karşı kamuoyu” oluşturma  çabası öylesi bir girişimdi.

11 Nisan 1968’de gençlik hareketinin önderlerinden biri olan Rudi Dutsche’nin basın tekelleri tarafından hedef gösterilmesinden sonra bir faşist tarafından vurulması, olağanüstü bir reaksiyona neden oldu. Basın tekeli Springer’e karşı öğrenciler yaygın kitle gösterileri yaptı. Mayıs ayında Paris’te işçi sınıfı ve gençliğin mücadelesinin yükselişi F. Almanya’da muazzam bir moral etki yarattı. Kitle gösterilerini üniversite işgalleri izledi. 25 kentte üniversite boykotları yaşandı. OHAL ilanı tartışılmasına karşı işçi sınıfı da harekete geçti. IG-Metal bir çok kentte protesto gösterisi yaptı. SPD’nin tutumu eleştirildi. Mayıs sonunda SPD’nin oyuyla OHAL meclisten geçti.

F. Almanya’da en şiddetli çatışma 1968 Kasım başında Berlin’de gerçekleşti. Çatışmaların sonucunda 130 polis, 20’nin üzerinde öğrenci yaralandı.  Bu eylem ile gençlik içinde legal mücadele olanaklarının daraldığı ve devletin tekelinde tuttuğu şiddete karşı, karşı şiddetin gerekli olup olmadığı sorunu tartışılmaya başlandı.  Hareket zirve noktasına oluşmasıyla yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Devletin şiddetini artırması da süreci etkiyen önemli faktör oldu. Öte yandan karşı şiddetin gerekli olduğunu savunan kesimler faaliyeti sürdürecekti. Kızıl Ordu Fraksiyonu bunlardan biriydi. Kadro çekirdeğini Marcuse’un altını çizdiği sistemin “dıştalanmışları” üzerinden oluşturdu.

1968, küresel düzeyde gerçekleşen çok yönlü ve çok boyutlu mücadele birikimi  ve  ideolojik-teorik zenginlikti. 1968, kitlelere herşeyin mümkün ve gerçek olabileceğini gösterdi. Kavganın hayallerle birleştiğinde ne kadar yıkıcı bir enerjiye dönüştüğü görüldü. 1968, dünyayı sarsan bir yıl olarak iz bıraktı. 1968, en inanılmaz hayallerin bile gerçekle ne kadar bağlantılı ve içiçe olabileceğini gösterdi. 1968’in isyan olması ve isyanla anılması boşuna değildir.

Volkan Yaraşır

Kaynaklar:

Ali, Tarık. “Sokak Savaşı Yılları”, İletişim Yayınları, 1995

Aygün, Tarık. “Efendiliğin Reddi”, Om Yayınevi, 2001

Cogito Dergisi, “Mayıs 1968”, Sayı 14, 1998

Claudin, Fernando. “Komintern’den Kominform’a” Belge Yayınları, 1990

Cohn-Bendit, Daniel. “Hepinizi Öpüyorum”, Metis Yayınları, 1987

Cohn-Bendit, Daniel. “Biz Devrimi Çok Sevmiştik” Afa Yayınları, 1987

Daubier, Jean. “Çin Kültür Devrimi Tarihi”, Koral Yayınları, 1977.

Debord, Guy. “Gösteri Toplumu ve Yorumlar”, Ayrıntı Yayınları, 1996.

Demirer, Aydın (Der.) “68 Fransa”, Metis Yayınları, 1987.

Ehrenreich, Barbara-John. “68 Öğrenci Ayaklanması – Uzun Yürüyüşün Kısa Baharı, Kıyı Yayınları”, 1987.

Fraser, Ronald. “1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı”, Belge Yayınları, 1988

Haley, Alex. “Malcolm X”, İnsan Yayınları, 2002.

Knight, Frida. “Fransız Direnişi 1940’dan 1944’e”, Belge Yayınları, 2000

Lavabre, M.C., Rey, H. “1968 Hareketleri”, Öteki Yayınları, 1998.

Yaraşır, Volkan. “Uluslararası İşçi Hareketleri”, Tüm Zamanlar Yayıncılık, 1997

Yaraşır, Volkan. “Devrimin Gökkuşağı”, Mefisto Yayınları, 2006

Yaraşır, Volkan. “11 Eylül Gerçeğin Çölüne Hoş Geldiniz”, Gendaş Yayınları 2001

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir