Eksen krizinden var oluş krizine – Hasan Feramuz

Rahip Brunson’un serbest bırakılmaması, F-35’lerin verilmesinin durdurulması ve dolar kurunun yükselmesi ile artan Türkiye ve ABD arasındaki “gerilim”, eksen tartışmalarını tekrardan gündeme getirdi.

Son 10 yıldır gündemden eksik olmayan eksen tartışmaları Türkiye’nin, bir yandan Rusya-Çin-“Doğu” eksenine doğru kopuş emareleri gösterir gibi olsa da ABD-AB-“Batı” eksenine olan bağımlılığını da ortaya koyuyor.

“Pay” meselesi

“Batı’ya” daha yakın olmak için Fazilet Partisi’nden ayrılanlar tarafından kurulan AKP, Kemal Derviş’ten miras aldığı ekonomik program ile bu yakınlığını göstermişti. Bu program ile emekçiler ücretlerin düşürülmesi ile büyük hak kayıplarına uğrarken Türk burjuvazisi “altın çağı” yaşamıştı.

Bu altın çağ ile önemli miktarda sermaye birikimi sağlayan Türk burjuvazisi, yeni pazar arayışlarına girmiş ve bu doğrultuda neo-Osmanlı fantezisiyle Orta Doğu pazarına yönelmişti.  Arap Baharı ile de çakışan bu süreç Tunus ve Mısır’da yeşermeden solmuş, Suriye’de ise bataklığa saplanmış durumda.

“Altın çağını” Batı’dan gelen sıcak parayı inşaat gibi talan ve vurgunun en yüksek olduğu alanlara “yatıran” Türk burjuvazisi, böylece Batı’ya olan bağımlılığını arttırmış, diğer yandan da sıcak paranın bedelini Orta Doğu’da yapacağı talan ve vurgun ile kapatmak istemiştir. Fakat Suriye’deki bataklık bu imkânı azaltmakla birlikte başka bir şans sunmuyor. Dolayısıyla Türkiye, Batı’dan aldığı sıcak paranın bedelinin ödememek için Suriye’deki pastadan pay almak zorunda ve pasta da Rusya’nın elinde.

Özerk alan ve dengeler

Her ne kadar Türkiye Batı’yla simbiyotik bir ilişkiye sahip olsa da emperyal güçler arasındaki çatlaklar, Ankara’nın Rusya’nın elindeki pastadan payı alabilme umudu taşımasına yol açıyor.

2008’den bu yana süregelen ve uzun bir süre daha süreceği öngörülen kapitalizmin yapısal krizi, emperyal güçler arasındaki çatlakların daha da büyüyeceğini muştuluyor. Bu da alt-emperyal bir güç olmak isteyen Türkiye gibi ülkelerin bu çatlaklardan sızarak kendilerine görece “özerk”  birer alan yaratmalarını sağlıyor.

Türkiye ise bu “özerk” alanı kendi ekonomik, askeri, siyasi gücüyle yaratarak değil, emperyal güçler arasındaki dengelerden yararlanarak yaratmaya çalışıyor.

Rus uçağı düşürüldüğünde NATO sınırlarının korunması çağrısı yapan, ABD Rojava’ya girdiğinde ise Rusya ve İran ile Astana sürecine yönelen Ankara, ABD’nin Patriot ve F-35 yaptırımları sonucundaki kayıplarını Rusya’dan S-400 ve Sukhoi’ler alarak ikame etmeye yönelmekte.

Diğer yandan ABD’nin ekonomik yaptırımlarına karşılık ise Almanya ile ilişkileri tekrardan canlandırmaya çalışan Türkiye, Çin’den de “yatırım” çekme uğraşında. Böylece dış güçlerin ekonomik saldırılarına karşı dayanıklılığın “artacağı” hesaplanıyor.

Avantaj-dezavantaj

Kapitalizmin yapısal krizi sonucunda kendi gündemleri ve güçleri doğrultusunda öne emperyal güçlerin Orta Doğu’da bulunmaları, Türkiye’nin bu güçlerin arasındaki çatlaklardan sızmasında oldukça büyük bir “avantaj” sağlıyor.

Fakat bu “avantaj”, Türkiye’nin kendi gücünden çok “dengelerden” faydalanmaya yönelmesinden dolayı giderek “dezavantaja” dönüşmekte.

Türkiye’nin bu yönelimin farkında olan emperyal güçler, hem Türkiye’yi güncel konjonktürde yönlendirip azami fayda sağlamaya hem de uzun vadede zayıf düşecek “hasta adam”dan paylarını alabilmenin hesaplarını yapmaktalar.

Hesaplar-hedefler

“Batı” Türkiye’yi bir koçbaşı gibi Orta Doğu bataklığında kullanarak kendilerine alan açmaya amaçlamakta. Türkiye’nin Batı’ya olan bağımlılığı kullanılarak askeri ve ekonomik yaptırımlarla “çizgiler” çizilmekte, bunlara uyulmadığı takdirde de dozu arttırılan yaptırımlarla gücü yıpratılmakta. Böylece Türkiye’nin kontrol altında tutulması hedefleniyor.

Rusya ise Türkiye’yi askeri ve ekonomik olarak “tam” anlamıyla kapsayamayacağının farkında. Bu yüzden bu süreci olabildiğince uzatıp hem “Batı” içindeki gerilimleri arttırmayı hem de Türkiye’nin gücünü sönümlendirerek Orta Doğu’daki gücünü ve nüfuzunu büyütmeyi amaçlıyor.

Türkiye, emperyal güçlerin çatlaklarından “özerk” alan yaratmaya yönelik hamlelerine karşılık “var olduğu” alana dair hamlelerle de karşı karşıya. Bu diyalektik süreç, kendi özgücünden çok dengelere yaslanan Türkiye’nin aleyhine ilerlemekte. Bu aleyhteki süreç ise Türkiye’yi “Doğu”ya yöneltmekten çok “Batı’ya” olan bağımlılığını arttırıyor. Ve bu da Türkiye’yi eksen krizinden var oluş krizine yönlendiriyor.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir