Emperyalist merkezlerde solun durumu – Max Zirngast

Dünya kapitalist sistemi, 2007/8 ekonomik kriziyle birlikte sadece ekonomik anlamda değil siyasal-toplumsal anlamda da krize girdi. Etkilerinin yayılması birkaç sene aldıysa da 2011’den 2013 Gezi isyanına kadar uzanan meydan işgal girişimleriyle kriz döneminin ilk geniş toplumsal hareketliliğine tanık olduk.

2014 itibariyle, krizin yarattığı tahribat ve ayaklanmalar sonucunda kimi ülkelerde sol-sosyal demokrat, kimi zaman sol popülist olarak adlandırılabilir parti/hareketler yükselişe geçti. İspanya’da Podemos (Yapabiliriz) 2014’te sahneye fırladı, 2015 yılının Ocak ayında Yunanistan’da Syriza hükümetin başına geçti. 2015 yaz/güz itibariyle ise ABD’de Bernie Sanders Demokrat Parti’nin (DP) ön seçimlerinde ciddi bir seçenek haline geldi. Britanya’da Jeremy Corbyn şaşırtıcı bir şekilde İşçi Partisi başkanı seçildi.

Uçlaşma eğilimi

Genel itibariyle siyasi kriz semptomlarını çoğu yerde gözlemleyebiliriz. Sol çırpınmaların yanı sıra sağ, otoriter, faşizan eğilimler de yükselişe geçti. Emperyalist merkez ülkelerde 2015’te, sözde “göçmen krizi” ile birlikte sağın sokak mobilizasyonu da uzun zamandan beri var olan partiler de ivme kazanmış durumdaydı.

Bir sokak hareketi olarak faşizan ve faşist eğilimler itibar kaybetmiş gözüküyor – bu husus o eğilimlerin artık var olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Sokak hareketi olmaktan ziyade devlet aygıtlarında, partilerde, hükümetlerde daha güçlü bir şekilde konumlanmış durumdalar.

Merkezin sağa kaymasıyla ve sağın yükselmesiyle geleneksel “merkez sol” ya da sosyal demokrat partiler de krize girdi. Yunanistan’daki PASOK ya da Fransa’daki Sosyalist Parti bu eğilimin uç örnekleridir.

Yerine, kimi yerlerde, bahsettiğimiz gibi sol popülist/sol-sosyal demokrat partiler geçti ya da bu duruşu temsil eden güçler geleneksel merkez sol partilerde güç kazandı. Fakat artık bu sol popülist duruş da git gide krize giriyor. Britanya seçimlerinin ardından ve ABD 2020 başkanlık ön seçimleri başlamadan bilanço çıkarmakta fayda var.

Brexit Britanyasında Corbyn ve sol

Yeni sol-sosyal demokrat dalganın en ileri temsilcisi uzun zamandır Britanya İşçi Partisi başkanı Jeremy Corbyn idi. Parti başkanlığı kampanyası sırasında partinin muazzam bir üye artışı oldu ve özellikle gençler partinin saflarına katılıp Corbyn için sokak sokak dolaşmaya başladı.

2017 seçimlerinde gayet sol bir manifesto ile yola çıkan Corbyn, İşçi Partisi’ne önemli bir başarı getirdi. 30 koltuk ve oyların yüzde 9,6 artışıyla neredeyse seçimi kazanacaktı. 2019 Aralık ayındaki seçimlerinde ise İşçi Partisi 60 koltuk kaybedip oy oranının yüzde 7,8 düşmesiyle adeta bir hayal kırıklığına uğradı.

Eninde sonunda Brexit sorusu seçimlerin kilit sorusu oldu ve olacağı da önceden belliydi. Buna rağmen Corbyn Brexit’e dair net tavır alamadı. 2017 seçim kampanyasında halkın tercihine saygı vurgusunu yaparak Brexit’i kabul edeceğini açıklayan Corbyn, şimdi ise parti içi muhalefetin baskısıyla da hem kalma hem de çıkış yanlılarını tutmaya çalışarak, gündemi değiştirmeye çalıştı.

Ama ana gündem Brexit idi ve bu konuda net tutum sergileyen sağcı Muhafazakâr Parti başkanı Boris Johnson seçimin büyük galibi oldu. Fakat önemli bir husus var: 20’li yaşlarındaki insanların yüzde 50’sinden fazlası Corbyn’e oy verirken, 60 yaş üstündeki nüfus yüzde 20’nin altında Corbyn’e verdi.

Peki bu, sol için ne demek? Ciddi bir yenilgi söz konusu. Johnson hükümeti halkçı, emekçi sınıflara sertçe saldıracak. Ama Corbyn’in yarattığı hareketlilik de yok sayılamaz, yok da olmadı zaten. On binlerce kişi daha radikal, emek lehine bir siyaset için kazanılmış oldu.

İşçi Partisi’nde başkanlık yarışında Corbyn’e yakın bir ismin çıkması bir ihtimaldir. Her halükarda, antikapitalist solun, toplumsal örgütlenmeyi derinleştirip yaygınlaştırması lazım. Ancak bu şekilde toplumsal güç dengeleri sol, emek lehine değişip İşçi Partisi’yle parlamenter alanda bir müttefik bulabilir.

Sanders‘ın istikrarlı yürüyüşü

ABD başkanlık seçimleri ise Kasım 2020’de gerçekleşecek. 3 Şubat itibariyle DP’nin ön seçimleriyle başkanlık yarışmasındaki adayı belirlenmeye çalışılacak. Cumhuriyetçilerde mevcut başkan olarak Trump neredeyse belli iken, DP’deki adaylar 2016’ya göre epey kalabalık. Başlangıç 20’nin üzerinde olan aday adaylarından bazılarının bırakmasından sonra,

14 Ocak itibariyle 12 aday adayı kaldı. Bu 12 isimden 3-4’ü gerçek anlamda adaylığı kazanabilir durumda gözüküyor.

2016 Hillary Clinton fiyaskosunun ardından DP statükocuları ciddi bir eleştiri-özeleştiri sürecine girip yenilenmeyi başaramadılar. Fakat bugünkü ABD 2016’nın ABD’si değil artık. Sanders’tan sonra DP’nin bütün adayları hiç olmaza “sol” bir dil kullanmak zorunda kaldı.

Ayrıca, Sanders’ın arkasında gençlerin başını çektiği sosyalist bir hareketlilik başladı. Amerika Demokratik Sosyalistler adlı örgütün üye sayısı kat kat arttı, genç nüfusun desteği büyük oranda Sanders’a yöneldi. Özellikle gençler arasında sosyalizm kelimesi korkutan bir kelimeden ziyade kapitalizme tercih edilen bir siyasi seçenek haline geldi. Elbette, sosyalizm derken bu, çoğu zaman klasik sosyal demokrasinin ya da kimi sosyal hak taleplerinin ötesine gitmiyor, ama bu değişim de inkâr edilemez.

Sanders’ın adaylığı kazanıp kazanamayacağını bilmiyoruz. ABD’de hem büyük medya kuruluşları hem de DP yönetimi Sanders’a karşı. Ama aynı zamanda kendisinin son günlerde, ilk ön seçimin yapılacağı eyaletlerde ciddi bir yükselişte olduğunu da biliyoruz.

Özetle, hareketli, uçlaşma eğilimlerinin güçlendiği bir dönem bizi bekliyor ve ABD’deki gelişmeler bir hayli önemli. Sağ-otoriter eğilimlerin güçlendiği doğrudur, sermayenin git gide otoriter yönetimleri tercih ettiği de. Fakat aynı zamanda özelikle genç nüfustan doğru yükselen bir karşı dalga da mevcut. Bu karşı dalgayı görmezden gelmeyerek destekleyip radikalleştirmek gerek.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*