Erdoğanizmin ekonomi yönetimi – Hasan Durkal

Erdoğanizm ilerliyor. 24 Haziran’daki zaferi ile birlikte elinde muazzam bir yasal dayanak da var artık. Bu yasal dayanağa dayanarak siyasal alanı hızla daraltan Erdoğan, devlet aygıtını git gide daha da güçlendiriyor. Yürütme aygıtının en ufak bir özerkliğine tahammülü yok. Ortada tek bir özerklik var: Erdoğan’ın ve onun atadığı danışmanların keyfî özerkliği.

Şimdilerde onun özerkliği ekonomi politikalarında sıkça tartışılıyor. Bunalımlar artıyor, yeni rejim istikrar yerine adeta kaos yönetimine dayanıyor.

Çeşitli dönüşüm evrelerinde geçerek bugün özgün bir yapısallık kazanan Türkiye kapitalizminin; bu özgünlük çerçevesinde sahip olduğu çelişkiler, Erdoğanist rejim içerisinde zirve noktalarını yaşıyorlar. Bu çelişkilerden bir tanesi burjuvazi içerisindeki fraksiyonlar arasında yaşanıyor.

Burjuvazinin fraksiyonları

Türkiye burjuvazisi çeşitli fraksiyonlardan oluşuyor. Sermayenin “Yerli ve Millî” fraksiyonu olan ve antika toplumlara kadar uzanan bir tarihselliğe sahip olan tefeci-bezirgân kökenli sermaye, birikimini hep ticarî ve rantsal vurgunlara borçlu. Bu birikim modeli, üretim alanından çok, ticarî alana eklemlenmiş, sırtını devlet içerisindeki bürokrasiye dayayarak palazlanmış, yatırım açısından sınırlı bir ufka sahiptir.

Türkiye kapitalist sistemi içerisindeki bir diğer fraksiyon ise, Türkiye’nin 1920’li yıllardan bugüne kadar geçen sürede küresel sermaye sistemine eklemlenmesiyle yerleşiklik kazanmış, uluslararası çalışan finansal sermaye sahiplerinden ve onların yerli ortaklarından oluşmakta. Bu fraksiyonun birikim modeli ise para-sermayenin kârına dayalı.

Farklı başkaca fraksiyonlar olsa da egemen sınıf kabaca bu iki blok tarafından oluşturulmuş, günümüz neoliberal dünyasına iç içe eklemlenerek gelmişlerdir.

Sermaye ve devletin dönüşümü

1980’li yıllar sonrası Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme artan entegrasyonu, devlet aygıtının bir dizi dönüşümden geçmesine yol açtı. Uluslararası finans sermayesinin artan hacmi, devlet aygıtının bu kesimin çıkarları doğrultusunda dönüşmesi ihtiyacı getiriyordu.

Yasama aygıtının atlanarak yasaların büyük bir hızla yasalaşmasının formülü basitti: Bakanlar Kuruluna (yürütmeye) verilecek bir KHK yetkisiyle bu kolayca sağlanabilirdi.

Bunun dışında hükümetlerin politik tercihlerinden bağımsız hareket eden birçok bağımsız (küresel sermayeye bağımlı) kurullar da kurularak devletin neoliberalizme ve küresel sermaye düzenine entegrasyonu hızlandırılmıştır. Merkez bankası ve mali konuları ilgilendiren bakanlıklar da bu dönemlerde çoğu zaman küresel sermaye sözcüleri tarafından atanmıştır (!).

Bölüşüm savaşı ve otoriterizm

Elbette ilk bahsedilen sermaye fraksiyonu da zamanla finans piyasalarının içerisine girmiş, bu alanda sermaye birikimi sağlamıştır.

Dolayısıyla ortada bir pasta bölüşüm mücadelesi boy göstermiştir: İşçi sınıfı tarafından üretilen artı değeri, finans piyasalarının vurgunlarını, devlet ihalelerinin kaymağını kim yiyecek?

Devletin birikim rejimi politikaları, merkez bankası üzerindeki para politikaları gibi politikalar bu iki sermaye fraksiyonunu bu bakımdan karşı karşıya getirmiştir. 12 Eylül sonrası küresel sisteme uyum sürecinde uluslararası sermaye gözetilse de diğer fraksiyon göz ardı edilmemiştir. Devlet her ikisinin devleti ise, her ikisine de birikim ortamı sağlamak zorundadır.

Bu noktada devreye otoriterizm girer. Her iki sermaye fraksiyonunun da çıkar birliği, emek üzerinde süreklileşen baskıdan geçer. Bitmek bilmeyen otoriterleşmenin ekonomik nedeni burada yatmaktadır. Türkiye’de iktidarlar hep “ne şiş yansın ne kebap, yanacaksa alt sınıflar yansın” düsturuyla hareket etmekteler.

Erdoğan oyunu bozuyor mu?

24 Haziran sonrası çıkartılan KHK’lar ve kurulan hükümet, kurulu denge noktalarını sarsıcı nitelikler barındırıyor. Düzenleyici kurulların doğrudan Erdoğan’ın emrine tabi olması, Merkez Bankası başkanının KHK düzenlemesi ile uluslararası sermayenin denetiminden, Erdoğan’ın denetimine geçmesi, yeni kurulan hükümetin para işlerinden sorumlu bakanlığının “damada” teslim edilmesi önemli birer göstergedir.

Sermaye sınıfının bir bütün olarak gönülden desteklediği otoriterizm şimdi onun tüm kesimlerinin üzerinde bir kılıç gibi sallanıyor. Krizden kimlerin kârlı çıkacağı, kimlerin iflas edeceği, kimlerin mal varlığının peşkeş çekileceği, kimlerin bankalarının kurtulacağına “reis” karar verecek.

“Reis”in devasa siyasal gücü sermaye fraksiyonları arasındaki dengeleri bozabilir. Ama bu alt üst oluşlu bir kavgadan çok uzlaşısı bol bir süreci beraberinde getirecektir. Üzerinde uzlaşılacak en önemli konu ise işçi sınıfının, yoksulların, kadınların, gençlerin, doğanın inşa edilen saray rejimi altında daha da çok ezilmesi. Yukarıda kopartılan gürültüye bakmayın siz. Söz konusu sömürü olunca uzlaşmak çok da zor değil.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir