Faşistlerin birinci parti olmadığına sevinmek… – Murat Çakır

1 Eylül 2019’da Almanya’nın Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde yapılan Eyalet Parlamentosu Seçimleri, burjuva partilerine ve egemen siyasete karşı toplumsal hoşnutsuzluğun ne denli yüksek olduğunu gösterdi.

Toplumsal hoşnutsuzluktan sadece burjuva partileri değil, aynı zamanda reformizm batağındaki toplumsal ve siyasî sol da payını alıyor. Ancak işin daha vahimi; seçim sonuçları, bilhassa ırkçı-faşist AfD’nin seçimlerden büyük oy patlamasıyla çıkmış olması, Almanya’da çoğunluk toplum merkezinde latent olarak kökleşmiş olan ırkçılığın yerleşik ve görünür hâle geldiğine işaret etmesidir.

AfD’nin çekirdeği

Almanya toplumsal ve siyasî solunun asli görevlerinden ve çıkarlarını temsil ettiğini iddia ettiği sınıf ve katmanlardan uzaklaşmış olmasının bu gelişmede etkisi olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Burjuva partileri, kendi kucaklarında can bulan ve büyüyen ırkçı-faşist AfD’nin Brandenburg ve Saksonya’da sadece (!) ikinci büyük parti olmasını, “ucuz atlattık” mealinde değerlendirirken, liberal sol kalemler, faşistlerin birinci parti olmadığına sevinebiliyorlar. Ve hâlâ “bu nasıl olabilir” şaşkınlığı içerisinde, “fareli köyün kavalcısı” benzetmesiyle faşist partinin başarılarını açıklamaya çalışıyorlar.

Hâlbuki seçimden aylar öncesinden başlayarak yapılan anketler, faşistlerin oyların dörtte birini alacaklarını haber veriyordu. Nitekim ırkçı-faşist AfD gerek Federal Parlamento, gerekse de Avrupa Parlamentosu Seçimlerinde de kanıtladığı gibi, genelde yüzde 25’lik (kimin yerellerde yüzde 40 ve üzeri) oy oranına ulaşabilecek kalıcı çekirdek seçmen kitlesine sahip olduğunu gösterdi.

Tepki oyları demagojisi

Şimdiye kadar yapılan ampirik araştırmalara baktığımızda, ırkçı-faşist AfD’ye oy verenlerin, basit bir şekilde iddia edildiği gibi, “etabile partilere tokat atma” veya “protestolarını gösterme” motivasyonuyla değil, tam aksine AfD’nin ırkçı, milliyetçi, otoriter ve AB /“elitler” karşıtı söylemi nedeniyle hareket ettiklerini görebiliriz.

Bu seçmen kitlesi sadece göçmen ve mülteci düşmanı değil, aynı zamanda açıkça ırkçı, faşizan ve militarist-yayılmacı pozisyonları savunanlara bilinçli oy veren bir kesimdir. İki eyalette de dikkat çeken temel olgu, ırkçı-faşist AfD’nin uzun süredir seçimlere katılmaktan bilerek imtina eden yüzbinlerce seçmeni mobilize edebilmiş olmasıdır.

O açıdan, ırkçı-faşist AfD’nin seçim başarılarını salt siyasî, iktisadî, toplumsal ve kültürel gelişmelerin sonuçlarından korkan kesimlerin tepki oylarına bağlamak, hem yeterince açıklayıcı değil, hem de gerçek nedenlerin üstünü örten hedef şaşırtıcı demagojidir.

Yıkım, erozyon ve faşizm

Genelleme yapacak olursak, Almanya’da 1945’ten bu yana faşist hareketlerin yüzde 15 ile 20 arası bir toplumsal desteği hep var olmuştu, ancak Ren Kapitalizminin sosyal devlet tavizi nedeniyle uzun bir süre görünür değildi. Göç ve mültecilik özünde ırkçı-faşist yaklaşımların projeksiyon alanıdır, asıl besleyici toprağı değil.

On yıllardır derinleşerek devam eden demokratik ve sosyal hak erozyonu, neoliberal yıkım politikaları, genişleyerek yaygınlaşan yoksullaşma, vergi adaletsizliği, küreselleşmenin sonuçları ve gelecek perspektifsizliği, toplumsal ve siyasî solun basiretsizliği ile birleşince, ırkçı-faşist yaklaşımların yaygınlaşmasına ve basit-milliyetçi çözümler öneren faşist hareketlerin güçlenmesine neden olmaktadır.

Kısacası, ırkçı-faşist yaklaşımlar egemen mülkiyet ve iktidar ilişkileri üzerine kuruludur. Yani, Horkheimer’in deyimiyle, “Kapitalizmden bahsetmeyen, faşizm hakkında konuşmasın.”

Leave a comment

Your email address will not be published.


*