Faşizmin sürtünme noktaları – Hasan Durkal

Faşizm toplumsal alanda kendisine ciddi tutunma alanları yarattı. Paramiliterleşmeden, göçmen düşmanlığına, ırkçılıktan mezhepçiliğe dek birçok gerçek zemin inşa etmeyi başardı. Bunlar toplumun tamamını saran olgular olmasa da, faşizme direnme ve tutunma noktaları sağlıyorlar.

Diğer yandan faşizmin yol alabilmesinin önünde önemli engeller de söz konusu. İktidar bloğundaki çelişkinin yanı sıra, halk güçlerinin faşizme boyun eğmemeleri, faşizmin yol almasının önünde önemli engeller olarak duruyorlar.

Uluslararasılaşmış sermaye ve faşizm

1970’ler kapitalist dünyanın yeni bir evresine işaret ediyordu. Sermayenin uluslararasılaşması sürecinin içinde bulunduğumuz son evresi olan 70’lerle birlikte devletin işlevinin dönüştürülmesi hedeflenmişti.

Bu dönemde finans sermayenin uluslararası düzeyde artan hareketliliğinin sonucunda farklı mekânlarda yürüyen ekonomik faaliyetler artık ortak bir birimle ölçülmeye başlanıyordu. Yani artık tüm ekonomik hesaplar ortak bir uluslararası hesaplamaya tabi tutuluyordu.

Sermaye sınıfının beklentisi devletin bu amaçlar çerçevesinde dönüşmesi, sermaye birikimi sürecinin yeniden üretiminin de uluslar üstü kuruluşların almasıydı. Yani devlet sermaye birikiminin yeniden üretimini sağlama işinden çekilsin, bunu Dünya Bankası, IMF vs düzenlesin. Devlet de baskıcı ve ideolojik aygıt olma işlevini sürdürsün diyordu sermaye.

Nitekim bu süreç işletildi de. Meta sermaye ihracının yerini para sermayenin aldığı dönemde devlet, dönüşüm geçirmeye zorlandı. Yeni işlevi, eskisini de içeren ama onu aşan bir niteliğe sahip olmalıydı: Uluslararasılaşan sermayenin yeni standartlarına uygun bir aygıta dönüşmeliydi. Bu çerçevede özellikle parasal konulardaki iktidar alanı, klasik anlamdaki ulus devlet mekanizmalarının dışına çıkarak, buna uygun yapılara devrediliyordu.

Somut olarak gerçekleşen şey aslında şu:

Bir yandan devlet içerisinde uluslararasılaşmış sermayenin çıkarlarını savunan bir bürokratlar kesimi türemiş, diğer yandan ekonomi ve finans yönetimi konusundaki karar mekanizmalarını ellerinde bulunduran bakanlıklar, Merkez Bankası gibi kuruluşlardaki iktidar bahsi geçen sermaye fraksiyonuna devrediliyordu. Uluslararasılaşmış sermaye böylece devlet aygıtının zirvesine yerleşmiş ve diğer sermaye fraksiyonlarının ve devlet kurumlarının üzerinde tahakkümünü tesis etmiş oluyordu.

Sermaye fraksiyonları arasında çelişki

Sermaye fraksiyonları arasında zaman zaman belirleyici olacak olan bir çelişki olacağını not edelim. Çünkü faşizmin yol almasının önünde bir engel olarak “şimdilik” bu sermaye fraksiyonları arasındaki çelişki belirleyici bir rol oynuyor. Normal şartlarda burada hükümetlerden beklenen şey farklı sermaye fraksiyonlarının çıkarlarının uzlaştırılması olacaktır. AKP’nin son dönemini saymazsak bu durum zaten işletildi.

Çelişkisiz ve sürtünmesiz bir ortam arayan uluslararasılaşmış sermaye AKP eliyle, artık bir yük haline gelmiş geleneksel Türk devletini dönüştürme girişiminde bulunmuştu.

Devlet aygıtının işlevi

Ergenekon operasyonlarıyla hedeflenen tam olarak buydu.

Tasfiye edilen devlet fraksiyonunun yerine, dönüşüme uygun bir devlet aygıtı yerleştirmek isteniyordu. Başlarda öyle de oldu. Bir yandan devlet aygıtı el değiştirirken, diğer yandan sermaye güçleri arasındaki hiyerarşik yapı hükümetin farklı fraksiyonları uzlaştırmasıyla yol alıyordu. Ancak çeşitli krizler bu uzlaşmanın çatlamasına yol açtı. Bu çatlakta iktidar şimdilik çubuğu tek bir kesime bükme eğiliminde. Esas hacmi oluşturan uluslararasılaşmış sermayeyi birçok noktada dışlama eğiliminde.

Faşizmin sürtünme noktalarından biri bu.

Yeni rejimin emek-sermaye politikaları

Sistemin getirdiği uygulamalar, işçi sınıfının ezilmesini son derece güçlü bir şekilde sağlayabiliyor. Üçüncü havalimanı işçilerinin büyük kalkışmasını hatırlayalım. O zaman çiçeği burnunda olan yeni rejim, direnişe sert bir şekilde saldırmış, işçileri cezaevine atmış, direnişi dağıtmıştı.

Örnek çok. Bir de sürece yaydığı saldırılar var.

Yıldan yıla sendikalar tasfiye edildi, bu sendikaların grev hakları ortadan kaldırıldı, işçi sınıfı içerisinde oluşabilecek bağımsız her türlü oluşumun önüne geçmek için kendi “temsilci”lerinden oluşan bir dizi patron sendikaları elemanlarını işyerlerine yerleştirdi.

Ancak aynı aygıtın mali konulardaki yönetimi özellikle uluslararasılaşmış sermayenin çıkarlarını zaman zaman tehdit ediyor. Uygulanmakta olan faiz politikaları, ekonomi yönetiminin uluslararasılaşmış sermayenin teknokratları yerine Berat Albayrak gibi vasıfsız(!) bir bakana devredilmesi, siyasal erkin Merkez Bankası üzerindeki tahakkümü gibi olgular, faşist inşaya büyük sermayenin henüz onay vermemesine neden oluyor.

Bu kritik konularda bir uzlaşının olmaması, iktidar ile büyük sermaye güçleri arasında bir açı farkının oluşmasına ve büyük sermayenin restorasyoncu gücü desteklemesine neden oluyor.

Devlet 70’li yıllardan itibaren yeni sermaye durumuna göre dönüşmüşken, bir süredir Erdoğan öncülüğündeki iktidar bu gerçekliği inkâr edici bir tutumla hareket ediyor.

Belki de iktidarının toplumsal desteğini sürdürebilmesi için buna mecbur ama bunu yaptığı ölçüde büyük sermayenin, uluslararasılaşmış sermayenin desteğini yitiriyor.

Bu sıkışmışlıktan çıkmanın yollarını arayadursun, kısa vadede gerilimi azaltacak önlemler devreye sokuluyor.

Birincisi bahsi geçen emek politikalarıydı. Bu politikalara hayır diyebilecek hiçbir sermaye gücü yok. İkincisi ise büyük sermaye güçlerine karşı zaman zaman diş göstermesi. Koç holdingin sık sık tehdit edilmesi ve hedef gösterilmesi sağ popülizmin ötesinde bir anlam taşıyor olsa gerek. Buna gücü yeter mi bilinmez ama ağır vergi yaptırımları, mülklere el koyma gibi tehditlerle büyük sermaye güçlerini tehdit ederek ehlileştirmeye çalışıyor.

Faşizm-sermaye ilişkisinin doğası

Yirminci yüzyıl faşizmi ortaya çıktığı zamandan itibaren iktidarını özerk bir siyasal alan kurarak tesis etti. Bu özerklik görece sermaye sınıfından bağımsızdı. Komintern’in “finans kapitalin en gerici diktatörlüğü” tanımlaması, o aşamaya gelinceye kadarki süreci gölgeliyor.

Çünkü o noktaya gelinceye kadar, faşizm ile sermaye arasında önemli sürtüşmeler, çelişkiler yaşandı, kimi sermaye güçleri bu sürtüşmede tasfiye oldu, kimileri faşizmle kârlı bir uzlaşma içine girdi.

Yani faşizm her koşulda büyük sermayenin emrinde bir aygıt değildi. Çoğu zaman kendisini sermayeye dayatan ve sermayeye iktidarını kabul ettiren bir aygıttı. Dolayısıyla buradan iki sonuç çıkarmamız gerekir.

Birincisi faşizm ile sermaye sınıfı arasında bir çelişki bulunması doğaldır, çünkü faşizm kendi özerkliği çerçevesinde hareket eder. İkincisi ise sermaye istemiyor diye faşizm gelmeyecek diye bir şey yok. Uzlaşma noktaları bulunursa neden olmasın?

Unutmayalım ki, sermaye politik olarak oportünisttir, çünkü o bir ilişkidir, insan değildir, bu yüzden de kendi yolunu açabilecek her türlü koşulun izini sürebilir.

Yani Erdoğan iktidarının büyük sermaye ile taban tabana zıt olduğunu iddia etmek de ciddi bir hata olacaktır. Şimdilik bir sürtünme noktası oluşmuş olsa da, büyük sermaye ile iktidar arasında belli konulardaki uzlaşı faşizmin önünü daha fazla açacaktır.

Halk güçleri ve faşizm

Faşizmin önündeki engeller sadece egemen sınıflar arasındaki açı farkından kaynaklanmıyor. Bir diğer önemli konu faşizmin önündeki halkçı engeller. Bu ülkede faşizmin gidişine onay vermeyen milyonlarca insan var. Kendilerini sınırlı siyasal araçlarla ve çoğu zaman sandıkla ifade etseler de, halk güçleri faşizme boyun eğmediler.

Bunun iki ana ekseni var: Birincisi Orta Doğu’nun en büyük hareketlerinden biri olan Kürt hareketinin varlığı, ikincisi Gezi isyanından bu yana her fırsatta kendisini bir biçimde ifade eden Gezi güçleri. Bu geniş halk kesimleri, her fırsatta faşizme karşı direniş noktaları oluşturuyor.

Bu geniş halk kesimleri içerisinden üstelik son zamanlarda restorasyonun kendisine dair de bir itiraz yükselmeye başladı. Örneğin atlı faytonlara yönelik başlatılan yaşam nöbeti, salt türler arası adalete hizmet etmiyor.

Halkçı çıkış

Bilerek veya bilmeyerek başka bir zemin yaratıyor bu direniş: Hemen hemen hepsi İmamoğlu seçmeni olan eylemciler, İmamoğlu projesine koşulsuz bir destek içerisinde olmadıklarını, kendi politik taleplerinden vazgeçmediklerini, bu konuda ısrarcı olduklarını beyan ediyorlar. Bu bulaşıcı bir harekete dönüşebilir ve sol bir önderlik altında birleşerek hem faşizmin hem de restorasyonun karşısında dikilenlerin kendi bağımsız hatlarını inşa ettikleri bir ortaklaşma zeminine dönüşebilir.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*