“Fitne demlenirken, hakikat devrilmekte” – Perihan Koca

Philip K. Dick‘in “Yüksek Şatodaki Adam” distopyasını okudunuz mu?

Alternatif tarih anlatımında bilimkurgu bir roman olan “The Man In the High Castle” distopyasında; tarihin akışı yön değiştirerek, gerçeğin yerini kurgu alıyor.

II. Dünya Savaşı’nın galibi, Nazi Almanyası ve Japon İmparatorluğu olsaydı, nasıl bir dünyada yaşardık sorusunun cevabını verircesine, faşizmin bayrağının dalgalandığı bir evren yaratıyor Dick.

Kitabın sayfaları ilerledikçe, faşizmin insan bilincine nasıl sirayet edip kendisine büktüğünü bizzat yaşıyorsunuz, zira bilincinizde faşizmin normalleşmeye başladığını, öyle ki, Hitler ölürse nükleer saldırılar çıkacak, dünya yok olacak diye gerildiğinizi, sahte çıkar ittifaklarının bozulmasına felan üzüldüğünüzü, aslolandan kopuştuğunuzu hissediyorsunuz.

Gerçek ve kurgunun iç içe geçtiği, yitime uğradığı, tıpkı bilim gibi, gerçeğin de devletin tekeline girdiği anda, erozyona uğradığı bir distopyanın içine dahil oluyorsunuz.

Dahil olduğunuz yerin gerçeklik olgusu ve hissiyatı, pek de yabancılık çektirmese gerek. Aynı hissiyattan hareketle, benzer bir sekme açarak, Türkiye gündemine sıçrayalım o halde.

Devletin yeni oyun kurucuları sahada

Malumunuz, 15 Temmuz sonrasında açığa çıkan devlet krizi, devlet katmanlarında ciddi bir boşluk yaratarak, iktidarın mevcut krizleriyle de harmanlanıp derinleşerek öncelik sorun haline gelmiş, başta saray olmak üzere “devletin bekası” başlığı altında bir varlık-yokluk meselesine dönüştürülmüştü.

2016 Ekim’inde Bahçeli’nin “Başkanlık Sistemi” önermesiyle erken seçime giden ülke siyaseti, kamuoyu önünde Cumhur İttifakı ile taçlandırıldı.

Kamuoyunun gözlerinden ırak tutulan arka bahçede ise, devletin esas güçleri tarafından, devletin bekası ve devleti yeniden dizayn etme ihtiyacı üzerinden, AKP-MHP’yi de aşan egemen fraksiyonlarla her gücün kendi çıkarları doğrultusunda yan yana geldiği bir düzlem yaratılarak ve ama çok da rasyonel olmayan kaygan bir zeminde devlet krizini aşma kararı alındı.

Özellikle 24 Haziran seçimleri ardına, çok yönlü hamlelerle yeni siyasal sistemin kuruluş sürecini krizi yöneterek aşmaya dönük Erdoğan etrafındaki zorunlu ittifak ile yeni bir mevzi şekillendi.

Bu doğrultuda yapılan hamlelerle, yeni düzlemin toplumsal meşruiyet kanallarını güçlendirecek eylemlere girişildi.

Atılan her adımın, devlet krizini aşmada önemli olduğu aşikar; ancak bir o kadar da risk barındığı malumunuz. Zira yeni rejim ittifakı, tarihsel uzlaşmazlıklar ve çatışmalar üzerine inşa edilmiş kırılgan bir zeminde.

Ve bu hassas zeminde, her hamle taraflar arası inisiyatif ve güç biriktirme aracı pozisyonunda.

Devletin yeniden örgütlenmesi stratejisinde, devlet içi tüm fraksiyonlar ipleri eline alma savaşımında her an tetikte, şeytan azapta gerek diyerek hiçbir olasılığı kaçırmamak için fırsat kolluyor.

Erdoğan’ın ordu ile geliştirdiği ilişkiler, Ergenekon ekseninin kendi zeminini güçlendirme eylemleri, sermayenin Yeni Ekonomi Programı ve McKinsey tartışmalarında verdiği fotoğraflar, Bahçeli’nin ülke gidişatını belirleyen arkadaki aktör misyonu tam da buralardan okunmalı.

McKinsey anlaşmasına, Brunson tahliyesine, Kaşıkçı cinayetine verilen ikircikli olduğu kadar tumturaklı demeçler, iç ve dış politikada atılan çelişkili adımlar, Af tartışmaları, Danıştay’ın aldığı “andımız” kararı, dar alanda kısa paslaşmalar yollu kurgu oyunlarından ibaret değil.

Öyle ki, siyasette hiçbir şey öylesine akmaz, her söz her hamle her duruş bir gerçekliğe işaret eder.

Bahçeli’nin 23 Ekim’deki meclis toplantısındaki ittifak bitti çıkışı da öyle.

El mecbur ittifakı

İttifak bitti demek için zaten, henüz çok erken. Ki hep birlikte göreceğiz, bu pilav daha çok su kaldıracak.

Zira partiler arası bir ittifaktan değil, farklı fraksiyonlardan oluşan devlet ittifakından söz ediyoruz.

Çok yünlü krizin tüm gerilimlerinin biriktiği esas düzlem devletin ta kendisi.

Konjonktürel olarak bile, AKP’nin tek başına mecliste çoğunluğu sağlayamadığı, yerel seçimlerde ve yeni rejimin inşasında hala birbirine muhtaç olan bir denklemden söz ediyoruz.

Karşımızda kişiler değil, devleti temsil eden kurumların olduğunu ve daha da ötesinde dışa vuran çatışmaların alelade sürtüşmeler değil, rejimin mimarisinde, devletin hangi ideolojik zeminde örgütleneceğinin kavgasının verildiğini unutmayalım.

Bu süreçte egemen fraksiyonlar açısından siyasette belirleyen olmak, süreci yönetmek ve sürdürebilmek azami önemde.

Meclis kürsüsünde, ittifak bitti söylevini verirken “Fitne demlenirken, hakikat devrilmektedir” diyen Bahçeli ülke siyasetinin nasıl aktığına dair önemli bir kelam etti…

Aynen öyle. Gerçeği eğip bükerek ya da tepesi üstü oturtarak devletten başlayıp toplumun tüm uzuvlarına kadar sirayet eden bir rasyonalite oluşturulmak isteniyor. Ancak yeni rejimin inşa edilen rasyonalitesi, tarihsel olarak çatışmalı güçlerin orasından burasından çekiştirdiği irrasyonel bir denklemde seyrediyor.

Olaylar olup biterken toplumun bilincinde yaratılan ve kitlesel bir şekilde zuhur eden gerçek mi kurgu mu hissiyatı faşizmin kurumsallaşmasının hızlandığı ülkemizde önemli bir algı yönetme biçimi.

Ki, devlet krizinde gelinen son aşamaya ve ittifak tartışmalarına soldan gelen yorumlar bile, iki uca savrulan erken teşhis koyma ya da danışıklı dövüş değerlendirmelerini pek de aşamıyor maalesef.

Çünkü, olup bitenleri devlet ve sermayenin tarihsel yapısallığı ve ilkeleri üzerinden değerlendirmezsek, pergeli olayların ve olguların kendi gerçekliğinden kaydırırız.

İşte o vakit, biz de bu erozyona tabi olmaktan öteye geçemeyiz.

Yazı sendika.org sitesinden alınmıştır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir