Game Of Thrones’ta temsiliyetler – Emin Taşdemir

Geçen sayıda yazdığımız yazıda, Game of Thrones’ta Bran karakteri üzerinden yaratılan toplumsal bellek ve kültür iktidarı üzerinde durmuştuk. Şimdiki yazımızda ise daha çok dizide karakterlerin temsiliyetleri üzerinde yoğunlaşacağız.

Dizi temel olarak Stark ailesinin hikâyesi ile başlayıp finalde yine Stark ailesi ile son buluyor. Bu sebeple dizinin Stark’ların hikâyesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Yaratıcının iktidarı

Stark ailesinin en gizemli kişisi Bran’dır.

Dizinin tüm çatışmaları Bran’ın, Jaime Lannister tarafından kuleden aşağı atılmasıyla başlar. Burada aşağı atılma sebebi de önemlidir. Çünkü bir sırra şahitlik etmiştir.

Aşağı düştükten sonra kötürüm kalan Bran, 7 Krallığın tüm sırlarına şahitlik edecektir.

Bu sebeple geçen yazımızda Bran’ın toplumsal belleğin temsiliyeti olduğunu anlatmaya çalışmıştık.

Ancak karakterler birden fazla temsiliyet de barındırabilmekte. Dolayısıyla, Bran’ın bir başka temsiliyetinin, yazarın kendisi olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz.

Ak Gezenlerle yapılan savaşı hatırlayalım; uzun bir sahne boyunca Bran’ın kuzgunlarının gözünden ejderhaların karanlığın içindeki süzülmelerini seyrettik. Yani bir bakıma ejderhaların çırpınışlarını yaratıcının gözünden seyretmiş olduk. Bu açıdan baktığımızda finalde Bran’ın iktidar koltuğuna oturmasını da yazarın, “mühür (kalem) kimdeyse Süleyman odur” felsefesiyle kendini iktidara taşıdığı şeklinde yorumlayabiliriz.

Game of Thrones’ta id ve süperego

Önceki yazımızda Tyrion için “toplumsal ego” tanımı kullanmıştık. Burada eksik kalan şey ise Tyrion’u “ego” noktasına getirecek olan “id” ve “süperego”nun dizideki temsiliyetidir. Dizide “id ve süperego” için sadece bir karakterden bahsetmek de çok doğru olmayacaktır.

Dizinin genelini ele aldığımızda, Westeros’un her türlü ilkel arzuların ve vahşi duyguların yaşandığı yer olduğunu görmekteyiz. Kral tahtına oturan kişiler de burada “id”in temsiliyetine dönüşmekteler.

Sırasıyla; Robert Baratheon, Joffrey Baratheon ve  Cersei Lannister. Burada genel olarak id için iktidarın kendisi diyebiliriz. Bunun tam karşısında duranlar için ise “süperego” tanımını kullanmak mümkün. Bu cephede de Winterfell ve Daenerys Targaryen’in “süperego” tanımına uyduğunu söylemek mümkün.

Ned Stark’la başlayan katı kuralcı ahlak anlayışı Jon Snow ve Daenerys devam eder. Ancak burada Daenerys için ayrı bir parantez açmak gerek. Çünkü Daenerys’ın katı ahlakçı tutumunun, gerçekten “süperegonun” temsiliyeti olmasından mı yoksa kişisel iktidar hırsından ileri geldiğinden mi olduğunu tam olarak kestiremiyoruz. Final bölümü itibariyle “id” tamamen yok olmakta, “süperego” ise katı tutumunu yok ederek kendini ehlileştirmektedir.

Taht hırsının açmazları

Slavoj Zizek Game of Thrones üzerine yazdığı yazıda Daenerys’ı politik kadın imgesi olarak tanımlayarak Daenerys’ın “Deli Kraliçe’ye” dönüşmesini, Jon tarafından reddedilmesiyle tanımlıyor.

Zizek’in çıkarsamaları bize, onun sadece dizinin son sezonunu izlediğini düşündürüyor. Nitekim dizinin en başından beri Daenerys’ın iktidar hırsını sık sık gördük aslında. Daenerys’ın köleleri özgürleştirme ve yeni bir dünya düzeni söylemleri hiçbir zaman onun, hak ettiğini düşündüğü 7 krallığın efendisi olma yolundaki politik argümanlar olmaktan öteye geçmediğini görmekteydik zaten.

Üstelik Daenerys’ın kraliyet üzerindeki hak iddiası da eski kralın kızı olduğu için kendini tahtın varisi olarak görmekten başka bir şey değildir. Dizinin en başından beri Daenerys’ın devrimci bir tutum içinde olduğunu söylemek, zorlama bir yorumdan başka bir şey olmayacaktır.

Türkiye’nin yeni Daenerys’ı

Diziye günümüz Türkiye’si üzerinden de bir okuma yapabiliriz. 31 Mart seçim süreci, seçimin iptali ve 23 Haziran sürecini Daenerys’ın iktidara gelme sürecine benzetebiliriz. Tıpkı Daenerys gibi İmamoğlu da Demokrasi Bloku’nun adayı olarak toplumun tüm ötekileştirilmiş “Lekesizler”ini arkasına alarak bir zafer kazandı.

Bu zaferin sonucunda “Her şey çok güzel olacak” sloganının “Her şey çok güzel oldu”ya dönüştüğünü gördük.

Öncelikle bunun bir devrim hareketi olmadığını kabul etmek gerekiyor. Her ne kadar arkasına, acımasız iktidarın mağdur ettiği bir “öteki” kitleyi almış olsa da, iktidarı güçlendikçe İmamoğlu’nun da bir nevi “Deli Kral’a” dönüşmesi mümkündür. Burada demokratların yapması gereken “Her şey çok güzel oldu” yerine, İmamoğlu’na karşı temkinli tavrı asla elden bırakmamak olmalı.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*