Halkların demokratik partisi olmak ya da olmamak – Meral Çınar

Hemen herkes HDP’nin son seçimlerden, onca baskıya rağmen başarılı bir şekilde çıktığı tespitini yaptı.

Gelin görün ki, “başarı” öyle sabit bir kavram değil. Bir şeyler ilerler veya gerilerken o durduğu yerde kök salmaz, salamaz.  Aksine, içerisinde bulunduğu koşullara göre sınırları yeniden belirlenir, şekil değiştirir ve yeni içerikler kazanır.

Dolayısıyla seçim günü alınan oylar, HDP’nin şimdiki başarısı veya başarısızlığının ölçütü olamaz.
HDP’nin seçimleri ve sonrasını bütün yönleriyle ele alıp ve hiçbir gerçeği gölgelemeden konuşacağı mekanizmaları oluşturmasını/oluşturduğunu ve o mekanizmalar içerisinde olmayan bizlerin de söyleyeceği birkaç kelamı dikkate alacağını temenni ederek, siyaset söz konusu olduğunda her an tersine dönebilecek kadar “nankör” olan “başarı” olgusuna odaklanalım.

Şartların dipsiz kuyular

Evet, OHAL koşullarında belirlenen seçim takviminde, bin bir baskı ve tutuklama terörü altında örgütlenen kısıtlı bir seçim çalışmasıyla barajı geçmiş olmak bir başarıdır.

AKP/Erdoğan iktidarı; derinleştirdiği toplumsal kutuplaşmanın yarattığı ve kontrol edemediği karmaşanın içerisinde, karşısında oluşan öfkeli kitlenin de giderek büyüdüğü ve keskinleştiği bir dönemde seçimlere gitti. Onca para, medya, polis, ordu desteği ve hatta MHP ile koalisyona rağmen eskisi kadar güçlü olmadıkları her söylemlerine ve hareketlerine yansıyordu. Nitekim, onca hileye rağmen yine de %49’dan 42’ye inen oyları azalan destek gerçeğini gösterdi.

Peki, HDP, devlet krizi içinde gerçekleştirilmeye çalışılan yeni rejim inşasının yarattığı karmaşanın ve ekonomik krizin çakıştığı seçim sonrası dönemde, kriz dinamikleri tarafından sarsılan ve zorlanan AKP/Erdoğan iktidarının karşısında oluşan muhalefeti örgütlemek konusunda ne kadar başarılıdır?
Şartların dipsiz kuyularından çıkılıp, seçim sonrasındaki dönem toplumsal muhalefeti örgütlemek için bir avantaja dönüştürülemez miydi?

Çok şükür Bor’un pazarı geçmiş değil. Erdoğan karşısında ayakları yere basan örgütlü bir muhalefet oluşmasında HDP halen de önemli bir rol oynayabilir.

Başkalarını bir tarafa bırakıp sadece ekonomik kriz gerçeğinden yol alalım.

 Faşizme karşı birleşik cephe

Temmuz sonunda Van’da gerçekleştirilen kampın sonuç metinlerinden de anladığımız kadarıyla, HDP’nin içinde “faşizme karşı kurulacak birleşik cephe” tartışmaları öne çıkıyor. Yeni dönemin tahlili “Türkiye Erdoğan öncülüğünde faşizme doğru sürükleniyor” tespitiyle sınırlı olunca, örgütlenecek olan mücadelenin de “antifaşist cephe” olduğunu söylemekten daha doğal ne olabilir ki.

Peki, Türkiye’nin güncel politik durumlarını analiz ederken sınırlı bir tespit yapmak ve bu tespit sonrasında da  80 ve 90’lı yıllarda öne çıkan taktik ve stratejileri genel geçer bir doğru olarak önermek günümüze yeter mi?

Bugün Türkiye’de olduğu gibi sağ popülizmin yükseldiği dünyanın birçok yerinde, Erdoğan gibi diktatörler ve kurmaya çalıştıkları yeni rejimler, geçmiş dönemin faşizm ve diktatörlük gerçeğiyle tıpatıp aynı karakterde mi, karşısında örgütlenecek mücadeleler de tıpa tıp aynı olmak zorunda mı?

Bu birleşik cephenin kimlerle nasıl örgütleneceği, bunun için hangi hedeflerin nasıl bir program etrafında şekillendiği basınla aktarılmadığı için bilemiyoruz. Sadece tüm bunların tartışılıyor olduğunu umuyoruz.

Peki, bugünün koşullarında faşizme yönelen ama aynı zamanda etrafını saran gerilimler tarafından sıkıştırılan bir iktidara karşı muhalefeti örgütlemeyi hedefleyen bir partinin güncel pratiğinin, şimdi çok yönlü bir kriz tarafından zorlanan sisteme bütünsel bir alternatif seçenek düzeyine sıçraması gerekmez mi?

Ekonomik krizi örgütlemek

Türkiye sanayisi ve finans kapitali ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya. Elimizi yakan market ya da pazar torbalarında, ay sonu cebimizi yakan faturalarda, kapanan esnaf, atölye ve fabrikalarda, işten çıkarmalarda, iş saatlerinin artmasında…. Günlük yaşantımızın her anında hissettiğimiz bir kriz daha kapımızı kırarak evlerimizin içerisine giriyor.

HDP’nin tabanı tam da bu eli faturalardan yanan, işsizlikten canı tak eden ya da en kötü işlerde en ağır şartlarda neredeyse canı pahasına çalışan kitle değil mi?

O zaman partinin de ülke içinde veya ülke dışına kaçan sermayenin derdine düşen açıklamaları bir kenara bırakıp, AKP/Erdoğan iktidarının ekonomik krizle kendiliğinden gideceğini ummak yerine bu sorunlar etrafında biriken öfkeyi örgütlemesi gerekmez mi?

Sosyal gerçekliğe dayanmak

Krizler, toplumsal çelişkilerin üzerindeki örtülerin inceldiği ve bu çelişkilerin giderek görünür olduğu özel dönemlerdir. Görünür olmaya başlayan bu çelişkileri mahallelerde, iş yerlerinde, vd. alanlarda açığa çıkaracak çalışmalar yapıp, halkın bu alanlarda kendi örgütsel formlarını oluşturacağı bir hedefe yönlendirilmesinin önündeki engelleri aşmak imkânsız mıdır?

HDP kendi tabanının sosyal gerçekliğinden kopuşmaktan, genel ajitatörlükten vazgeçmelidir, zira bunu yapan yeterince siyasal eğilim var.

Evet, bu yönde çalışmaların olduğunu biliyoruz. Ancak, bu çabaları boşa düşüren bir genel ajitasyonla yetinen ya da kendisine yapılan eleştirileri veya  önerileri dikkate almayan ve giderek klasik bir parti bürokratizminin ve hiyerarşisinin içerisine sıkışan bir eğilimin varlığını da vurgulamalıyız. Bu durumun, liberal demokratların önemli temsilcilerinin HDP içerisinde kendilerince çok önemli yerlerde mevzilenmesiyle bir alakası olsa gerek.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir