HDP ve iki uçlu eleştiri – Perihan Koca

Siyasetin akış biçimini ve yönünü diyalektiğin itici gücüne rağmen kısır döngüye dönüştüren olgular var. Siyaseti an’a indirgeyen, zamanı kendi etrafında döndürerek, devinimin içini boşaltan belli tartışma başlıkları da…

Özellikle ülkemize özgü siyaset yapma biçimleri, bu kısır döngüyü tekrar tekrar önümüze seriyor ve biz de tekerrürü aşabilecek yaratıcı bir hamle yapmadıkça-yapamadıkça, aynı yerde dönüp duruyoruz.

Malumunuz olacağı üzere, ülkemizin başta yönetim mekanizmaları olmak üzere, parlamenter sistem içerisindeki partiler, kurumlar ve toplumun en çok siyasallaştığıdönemler seçim dönemleri olageliyor.

Seçim takvimi belirginleştikçe, zamanın ibresi aynı tartışmaları tekrar tekrar açığa çıkarıyor. Hele ki, Türkiye gibi son beş yılında altı seçim geçirmiş bir ülkede.

“HDP’ye vurmanın dayanılmaz hafifliği”

Şimdilerde, yeni bir seçim takviminin yaklaşmasıyla birlikte benzer tartışmalar benzer cümlelerle dolaşıma girmeye başladı bile.

Bu tartışmalarda ortak düşman (!) HDP.

Dolayısıyla HDP’ye vurmanın dayanılmaz hafifliği ile devletten sol güçlere kadar farklı düzeylerde gerici ya da ilerici tartışmalar dönüyor.

İktidar güçleri zaten alışıldığı üzre, “hapislik ve sürgünlük arasında” bir yaşamı Kürtlere dayatıyor, OHAL koşullarını özellikle Kürt illerinde yerleşik hale getiriyor. Seçim dönemlerinde ise, artık bir seçim kampanyasına dönüştürülen operasyon dalgalarıyla Kürtler ve HDP kuşatma altına alınıyor.

İç içe geçmiş kriz dinamikleriyle sarsılan, ekonomideki yıkıcı sürecin yarattığı tahribatı ve emek düşmanı politikalarını gölgelemek isteyen iktidar, savaş sopasına sarılarak Kürtleri ve HDP’yi esas düşman olarak gösteriyor.

Kürtlere ve onun mücadele dinamiklerine her fırsatta saldırılıyor.

Ancak yine de her seçim de olduğu gibi “AKP-HDP yakınlaşıyor” ya da “AKP-HDP ittifak yapıyor” söylemleri ortalarda dolanabiliyor. Bu komik söylemin alıcıları da hep olageliyor.

Soldan gelen eleştiriler

Solda ise, tartışmalar, ya HDP’yi tümüyle karşısına alıp düşmanlaştıran ulusalcı eleştiriler ya da tersinden HDP’ye yönelik en küçük bir eleştiriye bile tahammülü olmayanlar arasında, iki zıt uçta seyrediyor.

Ontolojik olarak sınıf siyaseti temelli siyaset yapma iddiasındaki kimi “sosyalist” ekipler ve HDP’nin güç dinamiklerine sarılabilmek için kendisini HDP çatısı altında eriten politik güçler de bu iki uçta konumlanıyor.

Devrimci eleştiriler ise, HDP’nin savaş coğrafyasında binlerce üyesi ve yöneticisi tutuklu olması, belediyelerine kayyum atanması ve baskının ağır basıncı altında olması üzerinden “mağduriyet” söylemiyle bertaraf ediliyor.

Evet, HDP, ülke siyasetinde tüm okların üzerine çevrilmiş olduğu ve mücadelenin bedelini en ağır şekilde ödeyen, muhalefet açısından da en önemli güç konumunda olan bir partidir. Burada bir beis yok.

Ama, aynı zamanda, soldaki malum cılızlaşma ve sosyalist sol odak boşluğundan doğru, HDP, pratikte solu da çoğu zaman konumlandıran bir güç değil midir?

Böyle bir parti solun amentüsü olan “özeleştiri ve eleştiri” mekanizmalarından muaf olabilir mi? İddiası ve programı gereği muaf olmaması gerekmiyor mu?

İşte, HDP, doğuşunda olduğu gibi, ülkenin kritik dönemeçlerinde ve seçim dönemlerinde de kendisini, “birlik ve demokrasi cephesi” söylemleri üzerinden şekillendirmiştir. Ancak, kendi söylemini ne kadar pratiğe geçirdiği ve söylemin ötesine ne kadar geçilebildiği tartışmaya muhtaçtır.

HDP projesi

HDP deyince rafine bir örgütten bahsetmiyoruz elbette, içerisinde birçok duruş ve perspektifi barındıran, kurumsal olarak olduğu gibi sınıfsal olarak da çok bileşenli bir partiden söz ediyoruz.

20. yüzyıl sonlarının koşulları üzerine şekillendirilen, Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun geliştirdiği radikal demokrasi projesi ve Murray Bookchin’in komünalizm ve Demokratik Özerklik-Demokratik Belediyecilik tezinin sentezi üzerinden inşa edilen HDP programı söz konusu sentezi bize sunuyor.

Mouffe ve Laclau, Marksizmi eleştirip post-marksist bir düzleme yerleşerek, devletsiz demokrasi hedefi üzerinden, farklı mücadele dinamikleri arasında eşdeğerlilik geliştirir, hiyerarşik toplumsal kastlaşmaya karşı hiyerarşiden arınmış yeni yaşam alternatifi öngörüsü yapar ve solu “kimlik siyasetine yönelmeye” çağırır. Hedef, mevcut sisteme içkin yapı ve yöntemlerle, liberal demokrasi ile uyumlu bir “sosyalizme” ulaşmaktır.

HDP, öncülü olan yapı ve partilerin geçirdiği değişim dönüşümler ve siyasal alanda yaşanan kritik evrelerde geçilen uğraklarla birlikte, programını radikal demokrasi ve demokratik özerklik sentezi üzerine oturtur, söylemini de bu çizgiden kurar.

Bookchin’in “belediyecilik ve yerellik” üzerine tezlerinin de, coğrafyaya uygun bir sentezleme ile programa içerildiğini gözleriz.

HDP programının sınandığı noktalar

Bugün, yeni rejim ve onun iktidarı, çoğunluğunu Kürt işçilerin oluşturduğu şantiyelerdeki isyan dinamikleriyle sınanıyor. O, işçi sınıfının ayak dirediği ve isyan eğilimlerinin güçlendiği havzalardan gelebilecek olası haberlerle sarsılabileceğini düşündüğü içindir ki önlemlerini almaya çabalıyor.

Ancak HDP’nin kendini oturttuğu radikal demokrasi zemini ve programı, işçi sınıfının isyanını, herhangi bir hak arama mücadelesi ile eş değer gördüğünden, sınıfsal çatışma, HDP için önemli bir sınanma arenasıdır.

Ekonomik krizin derinleşmeye başladığı ülke koşullarında, HDP’nin sermaye karşıtı söylemlerden imtina etmesi de aynı program ve duruşun pratikteki dışa vurumudur.

24 Haziran seçimleri öncesinde hareketin içerisinde belirgin bir yer tutmaya başlayan liberal kanadın, 24 Haziran sonrasında parti içerisindeki görev dağılımında tuttukları pozisyon ve ön sıralardan verdikleri demeçler, liberal etkinin parti içindeki gücünü gösteriyor. Dolayısıyla, HDP, elbette uğradığı devlet şiddeti gözetilerek, eleştiriye pekala açıktır, hatta muhtaçtır.

HDP ve yerel seçimler

Yerel seçimler gündeminde, söylemini ve eylemini Kürtler ve Kürt siyaseti üzerinden kuran iktidar, seçim sonucundaki halkın iradesini görmezden geleceğini şimdiden ilan etti ve uygun gördüğü yerlere tekrar kayyum atayacağını açıkladı. Böylece, aynı zamanda, tabanını konsolide edebileceği bir milliyetçi söylemi de yükseltebiliyor.

Ağır baskı koşulları altında yerel seçimlere hazırlanmaya çalışan HDP’de ise, seçim hazırlıklarında öne çıkan gündemin yine aday tartışmaları olması bir diğer önemli tartışma başlığı.

Henüz yerel yönetim programı yok ve onlarca yıl belediyecilik deneyimi olan partinin yerel yönetimler husunda tam bir başarı yakalayamaması, bildiğimiz kadarıyla hareketin en önemli tartışma konularından.

Seçim gündemini de aşan bir yerden yerelleşme, halkın karar ve denetim mekanizmalarına yerleşmesi ise, yaşamda hala somutlanamayan bir iddia.

Yerel seçimler gündeminde, aday olacak isimler seçimin yapısı gereği genel seçimlerden çok daha önemli bir yer tutuyor elbette.

Ancak, statükonun belirlediği sınırların ötesine geçecek bir tarzın uygulanmasıyla, yukarıdan aşağıya işleyen ve her şeyi belirleyen bürokratik kastlaşmış tarzın terk edilmesi pratiği henüz ortada yok.

O zaman “bu konudaki onca laf niye ediliyor?” diye eleştirsek “mağduriyet” durumunu görmemiş mi oluruz?

Eski alışılmış bürokratik bakışın hala hükmünü sürmesinin bir sonucu olarak, siyasal alan ve toplumsal alanı tümüyle iki ayrı alan olarak birbirinden ayıran hareket, pratik alandaki Kürt halkının mücadele zeminine ve diyalektiğine tamamen ters bir şekilde, bürokrasinin, kastlaşmanın, yabancılaşmanın yeniden ve yeniden üretilmesine zemin hazırlıyor.

Yerel seçimler takviminde, HDP açısından esas gündem, matematiksel hesaplar üzerinden güdülen çok bileşenli aday tartışmalarından ziyade, yerleşik, kalıcı bir halklaşma pratiğine, temsili değil, gerçek anlamda yönelecek bir program ve onun pratiği olmalı.

Elbette, sosyalistler olarak HDP’ye ayar verme yahut yol gösterme niyetinde değiliz. Haddimiz de değil.

Ancak, devrimci eleştiri de sorumluluğumuz.

Elimizi taşın altına sokmakta ikircik geçirmeyeceğimiz de açıktır.

Yazı sendika.org sitesinden alınmıştır.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir