Her şey tek bir potada güzel – Meral Çınar

İmamoğlu’na bir televizyon programında sorulan “Siz bir proje misiniz?” sorusuna verdiği yanıt, geride bıraktığımız ve sıradan bir belediye başkanlığı seçimi olmayan 24 Haziran seçimlerinin öncesine ve sonrasına dair önemli veriler içeriyor. 

Evet ben bir projeyim, Karadeniz’in küçük bir köyünde doğmuş, köylü, küçük yaşta esnaflığı ticareti öğrenmiş biriyim. (…) Babam inşaat yapardı ama onun yanında en altta çalışmaya başladığım için işçi olmayı da bilirim. Ataerkil bir ailenin tadını alarak maneviyat ve inanç içerisinde büyüdüm. Ben Atatürk Cumhuriyeti’nin bir projesiyim (…) ”

Bu nasıl bir proje

O bir yandan işçi, öte yandan patrondu. Hem solcu, demokrat, hem bölünmez bir bütün olan vatanının ve milletinin aşığı en koyusundan bir sağcı idi… “Zengin fakir yok hepimiz biriz, Türk milletiyiz” derken de “hepimiz bu topraklarda kardeşçe kutuplaşma olmadan yaşayacağız” derken de aslında çokça tanık olduğumuz bir siyasi retoriği devam ettiriyordu. 

Peki İmamoğlu’nu farklı kılan neydi? Belki güzel konuşması falan ama esasen o sadece tam zamanında olması gereken yerdeydi. Üstelik öyle bir anda ve kendi isteğiyle de değil. Devlet içi güçlerden ve sermayenin büyük bir kesiminden önemli oranda bir destek alarak.

Son yıllarda giderek artan devlet şiddetinin, ayrımcılığın, ekonomik krizin altında ezilen halkın; özlemlerine, umutlarına ve yeniden nefes alabileceği güzel günlere değip dokunabildi. Öyle ki halk tarafından bu derece sahiplenileceğinin ne İmamoğlu ne de arkasındaki güçler tahmin etmişlerdir.

Kimin projesi

İmamoğlu’yla vücut bulan bu politika en açık haliyle; bütün sınıfları, kimlikleri, inançları, aralarındaki farklılıkları ve çelişkileri görmezden gelerek, daha doğrusu onların üstünü örterek, var olan güncel ve tarihsel gerilimleri yok sayarak “Türklük” kimliği altında toplamayı hedefliyor.

O sırada TÜSİAD-AB ve Batı yanlısı devlet içi güçler ise; AKP’nin kurduğu yeni rejimin toplumsal meşruiyetini yukarıdaki hedef doğrultusunda yeniden kazanmanın, Erdoğan’ın vesayetini zayıflatmanın ve en sonunda sermayenin çıkarları merkezli ilerleyecek bu sistemin pürüzlerini giderecek bir restorasyonun derdinde.

İstanbul seçimleriyle bir adım öne geçildiği aşikar ama o sırada durumun gayet tabi farkında olan Erdoğan iktidarı öylece kabullenmeyebilir.

İçerisindeki çözülme sinyalleri giderek ciddiyet kazanırken bu durum Erdoğan’ı Türkiye ittifakına da zorlayabilir, aksi yönde faşizme gidişi daha yoğun bir devlet şiddetiyle sürdürmeye de. Şimdilik, doğrudan Erdoğan’dan da duyduğumuz “rejimin rehabilitasyonu” yönündeki açıklamalar birinci seçeneği işaret ediyor.

Kendimize bir çift laf

Üst üste yaşanan krizlerin halkın öfkesini derinleştirdiği, Gezi’den sonra sürekli hareket halinde olan toplumsal dinamiklerin özneleşmesi adına gerekli koşulların sol güçleri sürekli hareket etmeye zorladığı bir ortamda, kendimizi sermayenin restorasyon hamlesinin adayına muhtaç durumda bulmak ciddi bir öz eleştiri gerektirir.

Aksine seçim sonrasında muhtaçlığın giderek bir hayranlığa ve sahiplenmeye dönüşmüş  olması bana, “düğün olur iki kişiye, kaygısı düşer deli komşuya” sözünü hatırlatıyor.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*