Husumet ve hamaset kıskacında ülke siyaseti – Perihan Koca

Tek adam rejimi 24 Haziran takvimi ardına resmi olarak kuruldu.

Ancak, yeni rejim hala tam anlamıyla garanti altına alınabilmiş değil.

Darbe girişimiyle gelen olağanüstü hal zemini ile birlikte, en çıplak haliyle açığa çıkan devlet krizini onarmak ve “Başkanlık rejimi” adı altında devleti yeniden yapılandırmak için girişilen çok yönlü iktidar savaşımı kısmen de olsa sonuçlarını vermeye başladı.

Birbirleriyle tarihsel bir çekişme ve çatışma halinde olan devlet içi egemen fraksiyonlar, Erdoğan önderliğinde bir biçimde ortaklaşmış durumda. Her güç, kendi kozunu kimi zaman sakınımlı olarak kimi zaman doğrudan devreye sokuyor ve ama her gücün ihtiyacı olan bu ortaklaşma hali bir şekilde korunmaya çalışılıyor. En azından şimdilik, en azından her gücün kendi inisiyatif ve kazanımlarını sağlamlaştıracağı sonuçlar alınana dek.

”Devletin bekası için savaş!”

İktidar bloğunda herkesin gözleri önünde büyük bir çatlak meydana geldi ve yeni çatlaklara gebe bir süreç de hala olası ağırlığını koruyor. Ancak, her biri, pastanın bütününe, pastadaki büyük dilime odaklanmış durumda.

Derinleşen kriz dinamiklerinin yarattığı boşlukları fırsata çevirmeye çalışan iktidar bloğu, ayakta kalmak ve daha güçlü bir pazarlık alanı yaratarak masaya oturmak için ana motivasyonunu “devletin bekası için savaşma” şiarından alıyor.

Beka sorunu adı altında kendini konsolide etmeye ve kitleleri arkasına yedeklemeye, yerini ve rejimini sağlamlaştırmaya çabalıyor.

Öyle ki, atılan her adım, verilen her söz, kürsülerden dillendirilen her demeç beka meselesine tahvil ediliyor, toplumun acil cevap bekleyen tüm ihtiyaçları devletin bekası söylemleriyle soğuruluyor, seçimlerde iktidara verilecek her oy beka gündemiyle eşleştiriliyor.

Ana gündem: seçim

O arada, seçim gündemi ülkenin ana gündemi olarak devrede olmaya devam ediyor.

Zira ana bir gündem etrafında, artık düğüm düğüm olmuş kriz sarmalını öteleyecek, yaşamsal tüm sorunları her zaman olduğu gibi seçim takvimi sonrasına erteleyecek ve o arada devletin vermiş olduğu tüm imkanların sınırları aşındırılarak rejimin yerleşikliğinin garantisini alacak toplumsal-siyasal bir “vaka ve takvime” ihtiyaçları var. O da seçimden seçime koşan Türkiye gündeminde sandık siyasetinin ta kendisi.

2015 Haziran seçimlerinden bu yana savaş yönelimini ana zemin haline getiren koşullarda seçimlere hazırlanma ve kutuplaştırma siyaseti ile oyları kendine devşirme tarzı, düstur edinildi.

Kısa ama çalkantılı bir zaman dilimi içerisinde yaşanan onca patlama, saldırı, savaş, operasyonlar, işkenceler, tehditler toplumun ortak hafızasına kazındı.

Ve her defasında yaratılan yenilgili ruh hali, kitle psikolojisini yönetmede ana argüman haline getirildi.

Ancak, ince ince işlenerek krizi fırsata çevirmek için başvurulan ve artık önü arkası alınamayan kutuplaştırma siyaseti ve yenilgili, huzursuz, hoşnutsuz ruh hali her an iktidar güçlerinin ayağına dolanabilir.

Zira, 2015 seçimlerinden bugüne uzanan seçim grafiğinde açığa çıkan “yönetememe ve meşruiyet krizi”nin yarattığı boşluklar hala ortalarda bir yerlerde geziniyor, tahrip görmüş o alanları onarmaya, kutuplaştırdığı oranda kapsamaya ve kendi meşrebince uzlaşmaya ihtiyaçları var.

Öyle ya da böyle daha geniş zeminlerin rızasını almak, meşruiyet zeminini genişletmek ve yerleşik hale getirmek mecburiyetindeler. Yoksa rejim kendi sağlamasını yapamadığı oranda aşınır, aşındıkça sarsılır ve zorlanır. Ve “kötü senaryonun” tüm olasılıkları baş göstermeye başlar. Konumlandıkları yüksek gerilim hattında, bu olasılıkları en ince ayrıntılarına kadar biliyor ve hesap ediyor olamalılar. Malum siyaset asla boşluk kaldırmaz.

O yüzdendir ki, içerisinde bulundukları süreci “varlık yokluk savaşı” olarak görüyor ve bu savaşımda, çok yönlü taktiklerinin yanına güncellenmiş yeni hamleler ekleyerek, savaş yönelimini/tehdidini sıcak tutarak ve sürekli yeni suni gündemler yaratarak ilerliyorlar.

Yoksa, bayram değil seyran değil, eniştem Fazıl Say’ı niye öpsün ki?

Onlarca gazeteci cezaevlerinde rehin tutulurken, Binali Yıldırım ilk çıktığı seçim programında “özgür gazeteciliğe” dair övgüleri neden yapsın ya da ülkede tek emsal kararı bile çıkmamış olan “hayvan hakları yasasını yapacağız” diye cami çıkışlarında neden söz kursun?

Yahut Erdoğan’ın bu aralar diline pelesenk olan “kültür-sanat alanındaki eksiklerimizi gidereceğiz” hayıflanmalarına, “inşaat sektörü, dikey yapılanmalarla doğayı mahvetti” söylemlerine neden ihtiyaç duysun?

Huzursuzluk ve umut arasındaki bağ

İktidar bloku için bunlar seçimlere giderken suni gündemler olsa da, çok da iyi bildikleri üzere, açıkta bırakılacak her aralık, iktidarın her an sonunu getirebilir.

Zira, derinleşen krizin boyutları yıkıcı düzeylere ulaştı. Dünya ölçeğinde yaşanan hegemonik bunalımın yarattığı sarsılmanın sancıları ortada.

Toplumdaki huzursuzluk ahvali sürekli artıyor.

Emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) sokaklara çıkmaya başladı, inşaat şantiyelerinde yükselen direniş eğilimleri artık patronlara geri adım attırıyor, her an lokal de olsa küçük ölçekte de olsa grevler, direnişler patlayıveriyor, kadınlar zaten sokaktan inmiyor.

Çarşı pazar fiyatları el yakıyor, insanlar geçim derdinden boynunu doğrultamıyor. Geleceksizlik, yarınsızlık olasılığı arttıkça sadece çareler tükenmiyor, öfke de büyüyor ve giderek bileniyor, keskinleşiyor.

İşte o yüzden umut; o öfkeden, o çaresizlikten, o huzursuzluktan doğabilir.

Ernst Blocht’un dediği gibi “hoşnutsuzluk, umudun bir parçası.”

 

 

 

 

 

Leave a comment

Your email address will not be published.


*