İdlib’de olmak tercih değil “zorunluluk” – Hasan Feramuz

Suriye’deki savaşın sonuna doğru gelinirken Türkiye’nin neo-Osmanlıcı hayallerinin son külleri de atmosferin engin genişliğinde kaybolmak üzere. Fakat iktidar bu hayallerinden uyanıp gerçeklerin dünyasına dönmemekte ısrarcı. Elindeki “kozlara” sıkı sıkı sarılarak tekrardan parlamayı murat ediyor.

Kapıdaki “tehlike”

İktidarın elindeki en önemli “kozlardan” birisi İdlib’deki durum. Büyük kısmı El-Kaide’nin Suriye kolu Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolü altında olan İdlib bölgesi, Türkiye’nin gözlem noktalarının kuşatmasında.

Fakat diğer yandan bu kuşatma özellikle cihatçı gruplar için kalkan niteliği de taşımakta. Nitekim geçtiğimiz ay Suriye ordusunun Han Şeyhun’a kadar ilerlemesinden Türkiye’yi sorumlu tutan bu gruplar sınıra yürümüş ve Reyhanlı’yı “almakla” tehdit ederek “kalkanlık” durumunu “sorgulamışlardı.”

Bu “sorgulama” Türkiye’ye duyulan güveni göstermenin yanı sıra prangalarına da işaret ediyor. Esad’ı devirme ve Şam’daki Emevî Camii’nde namaz kılma hayalleriyle çıkılan yolda elde kalan son “koz” bu cihatçı gruplar. Ki bu gruplar HTŞ’ye karşı varlık bile gösterememiş, kendilerini tamamen Türkiye’ye teslim etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye bu grupları “korurken” ister istemez HTŞ’yi de kolları altına almış oldu.

Yani İdlib’in bu gruplardan temizlenmesi demek, bunlardan arta kalanların Türkiye’yi bir cihatçı yuvası haline getirmesi demek. Ve bu durum gerçekleştiği taktirde zaten kırılgan olan Türkiye siyasal ortamının kaotik bir hal alması işten bile olmayacaktır.

“Tehlike” kapımızda ve kapımızı daha sık çalmaya başlıyor.

Sahada bulunma tutkusu

Ankara’nın gözlem noktalarına, ki Morek’tekinin kuşatma altında kalmasını göze aldı, sıkı sıkıya bağlanmasının nedeni de “sahada bulunma” tutkusu. “Sahada olmayan masada da olamaz” düsturuyla davranan iktidar, ne pahasına olursa olsun sahada kalmaya devam ediyor/edecek.

Sahada kalıp elde edilmek istenen sonuçlar öncelikle Fırat’ın doğusunun “temizlenmesi” ve böylece Türkiye’deki mültecilerin buraya “gönderilmesi”.

Bu başarıldığı taktirde tekrardan Esad’ı devirme ve neo-Osmanlıcılığı diriltme hedefi güdülüyor. Bu nedenle Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonları ile İdlib’deki gözlem noktalarının arka planında bu hedefleri gerçekleştirme arzusu yatmakta.

Bu hedeflerin bir diğer ayağı ise inşaat tutkusu yani “ekonomi”.

Astana Platformu’nun son Ankara zirvesinde de açıkça söylendiği gibi bu bölgelerin yeniden inşasında Türkiye’nin baş rolü kimseyekaptırmak niyetinde olmadığı görülüyor. Bu yollarla, ülke içindeki ekonomik krize ve sermayenin birikim krizine “dışarıdan taşıma suyla” çare arandığı anlaşılıyor.

Türkiye’nin başta İdlib olmak üzere Suriye’de bulunması tercihten çok bir zorunluluk niteliği taşıyor. Fakat bu zorunluluk yandaş medyada bile artık yankı bulmayan “vatanın bekasından” öte sermayenin bekası için gerekli.

Ve savaş sürdükçe asalak, talancı, yağmacı karakterli Türkiye sermayesi bu zorunluluğunu “vatan, millet, Sakarya” edebiyatıyla meşrulaştırmaya devam etmeye çalışacak.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*