Irak ve Suriye’de kaybetmeye doğru – Kenan DAĞAŞAN

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Lozan tartışmalarının ardından Musul’un gündeme gelmesi muhtemelen birbirleriyle bağlantılı olaylar. Suriye ve Irak’ta hak iddia etmek için yeni bir tarih yazımına ihtiyaçları var. Hak iddia etmek, Cerablus’a girmek, Musul’a göz dikmek, birilerin eleştirdiği gibi maceracılıktan doğan birer olgu değildir. Erdoğan’ın kendince planları vardır. Çılgınca da olsa onu buna iten kendince zorunlu koşullar vardır. Türkiye sermayesinin sınırlar dışına çıkma eğilimi bu girişimlerin nesnel nedeni olarak gösterilebilir.

Ancak işin bir de öznel nedeni vardır. Erdoğan iktidarının içerisinde bulunduğu durumu kastediyoruz. Bilindiği gibi 15 Temmuz’da yaşanan büyük şok siyasal iktidarın dengesini iyice bozdu. Bu dengesizlik hali iktidar açısından ölümcül hasarlara yol açtı. Bu ölümcül hasarları giderebilmek ve kitleye ölmediğini kanıtlamak için savaş cephelerini büyütmek zorunda kaldı Erdoğan iktidarı.

Cerablus hamlesi

Yaşadıkları şoku ancak toplumda daha büyük bir asabiyet düzeyi oluşturarak öteleyebilirlerdi. Öyle de yaptılar. Cerablus’a siyasi olarak en büyük hasarı aldıkları dönemde girmelerinin başka bir açıklaması yok. Ancak bu hamlenin ne kadar başarılı olduğu tartışmalı.

Bölgede bulunan büyük güçler burada bulunma gerekçelerini meşrulaştırmak için çok büyük çaba içerisinde bulunmuyorlar. Fakat yerel güçler, söz gelimi YPG, bölgede ilerlerken işgalci bir konuma düşmekten itina ile kaçınıyor. IŞİD’le savaştığı bölgelerde bölgenin etnik veya dinsel yapısını temsil eden savaşçıları ön planda tutmasını iyi biliyor. Suriye Demokratik Güçleri bu açıdan oldukça işlevsel bir araç.

Masada ve sahada kaybediyor

Türkiye böyle bir konumda değil. TSK güdümünde ilerleyen ve birkaç bin kişiden oluşan çeteler yerel etnik topluluklarla bütünleşme yeteneğinden yoksun. Türkiye egemenleri ise mezhepçi ve milliyetçi duruşa sahip. Yukarıda bahsettiğimiz esnek politikalardan oldukça uzak. Dolayısıyla TSK Suriye’de girdiği bölgelerde yerel halk tarafından “işgalci” olarak nitelendiriliyor.

“Esad gitmeli” söylemleri çoktan terk edildi. Fırat Kalkanı operasyonuna hava desteği tehditlerden dolayı verilemiyor. Operasyonun ne durumda olduğu da belirsiz üstelik.

Musul operasyonu ise Türkiye olmadan başladı ve hâlihazırda büyük ilerleme sağladı. Türkiye’nin alerji duyduğu YPG ve Haşdi Şaabi gibi örgütlerin sahada kazandıkları büyük bir inisiyatif var.

Öte yandan, Musul operasyonu ile birlikte Erdoğan’ın sahadaki önemli bir müttefiki ile yolları ayrılabilir. Barzani “Erdoğan ile birlikte hareket etme” politikasından Musul’da inisiyatif geliştirme niyeti uğruna vazgeçti. Kala kala birkaç binlik kişilik çete kaldı müttefik olarak.

Sonuç hüsran

Nereden baksanız sahada büyük bir hüsran var Türkiye açısından. Büyük hüsranlar neleri tetikler? Görünen o ki daha büyük hamleleri. Daha çılgınca hamleleri.

Rakka operasyonu, Afrin’e, Kobane’ye, Rojava’ya girme tehditleri… İçeride ve dışarıda bu niyetlerini gerçekleştirme gücünün ne kadar olduğu tartışmalı. İçerideki büyük çalkantı, devlet ve rejim krizleri ile dışarıdaki yalnızlık, esneklikten ve taktik zenginlikten son derece yoksun politikalar. Mezhepçi nefret, milliyetçi saplantı. Tehdidi doğduğu bölgede yok etme planlarını gerçekleştirebilecek bir güç var mı?

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir