İşçi sınıfı hassas ve öfkeli! – Erkan Gökber

Sınıf mücadelesinde bir dönemeç alınırken, sahne 2020’nin ilk aylarında yenilgiyle kapandı.
2019’un ilk yarısında gerçekleşen TÜPRAŞ sözleşmesiyle açılışı yapılan sınıfa yönelik saldırı süreci, tekstil grup sözleşmesi, kamu işçileri ve kamu emekçileri sözleşmelerindeki hak kayıpları ile devam etti.

O arada pahalılık ve işsizlik yeni rekorlar kırarak sınıfın kayıplarını derinleştirdi. Yıl sonunda asgari ücretin belirlenmesiyle tepkiler yoğunlaşıp yaygınlaşırken, en son MESS sözleşmesinde düğümlenen sürece açlık, yoksulluk ve ihanet sözleşmeleri damgasını vurdu.

Sermayenin kurmay heyetinin başında Koç Holding’in bulunduğunu gördük. İlk işaret fişeğinin atıldığı TÜPRAŞ’tan, asgari ücret görüşmelerini yürüten TİSK’e, metal işkolunda MESS’e, Koç Holding sınıf savaşında sermayenin amiral gemisi pozisyonunda bulundu.

Kriz sürecinde işsizlik, açlık, ölüm gösterilerek, işçileri kıt kanaat geçim mücadelesine mahkûm etmek sermayenin hanesine başarı olarak yazıldı.

TİSK ve MESS Başkanı, Koç’un gözde prensi Özgür Burak Akkol, büyük patronlar adına yürüttüğü mücadelede bir üstün hizmet madalyasını hak etti.

Çekilen dalga güç topluyor

Sınıf hareketi derin bir iç çekiş gibi gerilerken, sermaye rahat bir nefes verdi. Patlamasından korktukları dalga çekiliyordu. Lakin uğradığı kayıpların ağırlığını yüklenerek çekilen sınıfta, bir sonraki kabarışın uğultuları görülmeye başladı bile…

Sermaye için daha alacak çok yol vardır. Fakat yakaladığı zafer trendini sürdürmek öyle kolay olmayacaktır. İnce planlar yaptıklarından emin olalım. Ülkenin kaotik toplumsal/siyasal durumunun puslu havasında yeni saldırılar için fırsat kolluyorlar: Kıdemin tazminatının gaspı, esnek çalışma, yeni işsizlik dalgası…

Fakat süreç oldukça ağır ve kırılgan. Sınıf, havzalarda kor gibi için için yanıyor ve her an alevler parlayabilir. İşçiler hassas ve öfkeli!

Sınıf hareketinin içinde büyüyen haklı talepler ve geliştirilecek ortaklaşa bir mücadele hattı, işçi sınıfının en geniş kesimlerine birbirini tetikleyerek yayılabilir.

Emek güçlerinin karşı hamlesi ve birleşik bir sınıf mücadelesinin geliştirilmesi için koşullar uygun.

İşçiler burada sendikalar nerede?

Sınıfın hali böyleyken işçi örgütleri olarak bilinen sendikalar ne durumda? Sınıf hareketiyle sendikaların dünyası farklı dünyalarda yaşıyor. Sendikal hareketin görünümü çözüm olmaktan uzak ve sorunun kendisine hizmet eder halde.

İşbirlikçi sarı sendikalar, sermayenin ve devletin kontrol aygıtı biçiminde yapılanırken, her fırsatta sınıfın doğal öz savunma refleksini kırmaya çalışıyor. Sınıftan öylesine yabancılaşmış ve sermayeye öylesine devşirilmişler ki, sadece yüksek maaşları ve pahalı araba markalarıyla gündeme geliyorlar.

Emekten yana, güçlü mücadele tarihi olan sendikalar ise -birkaç istisna dışında- olayları yorumlamanın ve güzel sözler söylemenin ötesinde bir kurucu pratik sergilemiyor. Tarihten alınan referans yetmiyor, somut-güncel işçi sınıfıyla kurulan bağlarda karşılığını bulamadıkça “söz boşlukta çürüyor!”

Sınıfın tarihsel mücadele mirasına sığınıp, sınıf mücadelesinin elde kalan siperlerine çekilerek, krizin geçmesini beklemek akıllılık değildir. Genel Kurullarında sistemin “restorasyonu”nu baş tacı yapan, sermayeyle diyalog zeminlerinde “yüksek dengelere” oynayan sendikal bürokrasinin işçi sınıfına sınıfa sunacağı bir gelecek ufku var mı?

İçimizdeki düşman sendikal bürokrasiye karşı işyeri komitelerini örgütlemeli, taban örgütlenmelerini geliştirmeliyiz!

Örgütlenme değiştirir

Sermaye saldırılarına karşı ortak mücadele her şeyden önemli! Sendikalı, sendikasız, hangi işkolundan, sınıfın hangi bölüğünden olursa olsun işçilerin birleşik mücadelesini büyütmeliyiz!

Ona yapışan içimizdeki düşman, ağacın içindeki kurtların dökülmesi, sınıfın içine işleyen asalaklığın bir hastalık gibi sökülüp atılmadan dallarımız yeşermez.

Mücadele azmini ve ufkunu kaybetmiş, sınıfın derin bir iç çekiş gibi gerilediği, çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaştığı ve ücretlerin düştüğü bir kriz; emekçiler için anlatılmaz yaşanır bir süreç…

Etimizde, kemiğimizde, sinirlerimizde hissediyoruz.

Dünyanın döndüğü her saniye yoksulluğu, işsizliği, sefaleti yaşıyoruz.

Geçim sıkıntısı, meslek hastalığı, evimizde yoksulluk, eşimizin işsizliği yahut yorgunluğu, çocuğumuzun birçok çağdaş gelişmeden mahrum büyüyor olması gibi somutlukta özetlenebilir.

Çalışmak karın tokluğuna, borca, ailesini ayakta tutmaya yarayan bir zorunluluktur. Çalışmanın erdeminden bahsedilemez. Çalışmak verili koşullarda bir zulümdür.

Ya açlık ya da ölümüne, kölece koşullarda çalışmak! İşte işçi sınıfına dayatılan onursuzluk!

İşçi için yaşam mesai bitiminde başlar…

Emek insani yeteneklerin dışavurumu olmaktan öte mesai saatine göre işçinin bedeni üzerindeki egemenliği ifade eder. Emek, yaşam için gerekli geçim imkânlarını sağlamaktan öte değildir işçi için…

Örgütlenme, birlik, mücadele işçinin hayatına anlam katar, onu değiştirir ve geliştirir.

Onur olmadan yiyeceğimiz ekmek çürüktür, koftur.

İşyeri komiteleri ve birleşik mücadele

İşçi sınıfının kurtuluşunun işçi sınıfının kendi eseri olması gerektiğini varoluş gerekçemiz sayıyorsak, işyeri komiteleri ve taban örgütlenmelerinin büyütülmesi, desteklenmesi sınıf mücadelesinin günümüzdeki temel görevidir.

Ve sınıf mücadelesi birçok görünümüyle ve muazzam bir yaygınlıkla açığa çıkıyor.  Her taşın altından çıkan kapitalist barbarlık bize dişlerini göstererek sırıtırken, sınıfın tek tek ateşleri yaktığı ancak ortak bir mücadeleyi örgütleyemediği bir süreçteyiz.

2020 sınıfın ayağa kalktığı, direnişlerin arttığı, işsizlik ve pahalılığa karşı halk isyanlarının büyüdüğü bir yıl olacak. Bunu görmek için stratejist ya da kâhin olmaya gerek yok!

Şu dönemde sınıf hareketi içinde ufkunda, lügatinde, pratiğinde “BİRLEŞİK MÜCADELE” olmayan her eğilim, sendika, parti, direniş hareketi sermaye saldırıları karşısında savunmasız bir hedef, zayıf birer kale olmaktan öte değildir. Belki direnç oluşturabilir, düşmanın hızını kesebilir fakat ortak mücadele ufku olmadıkça zafere varması mümkün değil…

Leave a comment

Your email address will not be published.


*