İtalya’da referandum veya süreklileşmiş kriz politikaları – Alp KAYSERİLİOĞLU

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

İtalya, Avro bölgesine katılmasıyla birlikte, içsel iktisadi kriz dinamikleri gittikçe durağanlaşan bir şekilde bir nevi kontrol edilen, öbür taraftan ise sadece ertelenen en göze çarpan örnek olarak görülebilir.

İtalya’nın 80’lerde bile yavaşlayan ekonomik büyümesi, 90’larda yer yer geriledi, 2000’lerde ise yıllık ortalaması yüzde 0,25’i geçmedi. Kâr oranları 2000’lerden beri sürekli düşmüş (bugün 2004’e göre yüzde 30 civarı gerilemiş) yatırımlar yavaşlamış, emek üretkenliği düşmüştür. Teknolojik ilerlemenin iktisadi yansımasının bir ifadesi olan bütün faktörlerin üretkenliği [total factor productivity] 1998’den beri düşüyor. Sanayi üretimi, 1999’a göre 2015’te –yüzde 20 civarı düşmüş, devletin borçlanması GSYİH’nin yüzde 130’una kadar yükselmiştir.[1]

Dünya ekonomik krizinin AB’ye yansımasından beri İtalya, AB “çekirdeği” içinde krizden en sert etkilenen ve dolayısıyla sürekli (siyasi) krizlerle sarsılan bir ülke haline geldi.

4 Aralık 2016’daki referandumun yüzde 60 civarı bir netlikle olumsuz sonuçlanmasının ardından başbakan Renzi’nin istifa etmesi ise, bu sürekli siyasi krizin en yeni parçası.

“İkinci Cumhuriyet” ve Berlusconi’nin yükselişi

Önce, 2011 yılında Berlusco’nin düşüşü gelmişti.

Berlusconi, CIA ve tekelci holding Fininvest’in desteğiyle İtalya’da gerçekleşebilecek olası bir devrime karşı kurulmuş olan faşist-darbeci P2 grubunun liderlerinden birisiydi. O, 70’ler ve 80’lerde, özellikle Fininvest’in medya kanadını büyütürken, bolca rüşvet dağıtmış ve siyasetçilerle bağlantılar kurmuştu.

90’larda özellikle Milanolu hukukçuların başlattığı ulusal kapsamdaki yolsuzluk ve mafya karşıtı operasyonlar (mani pulite; “temiz eller”) devlet-mafya ilişkilerini silahlı çatışma seviyesine dek yükseltip bütün burjuva siyasi elitini sarsarken, zaten güçlü olan solun yeni bir yükselişine yol açmıştı. Rüşvet ve yolsuzluklar ağlarının, içlerinde eski Sosyalist Parti’nin başkanı Craxi ve Hristiyan Demokrat Parti’nin başkanı Andreotti’nin de olduğu 1356 devlet adamı ve siyasetçiye kadar yayıldığı açığa çıkmıştı.[2]

Komünist Parti’nin (PCİ) kendisini feshetmesiyle, güçlenen ama aslında gayet de burjuvalaşan soldan sermaye yine de ürkmüş ve Berlusconi’nin partisi Forza İtalia’yı (İtalya İleri!) inşa edip desteklemişti. Berlusconi’nin fonksiyonu, özünde olası bir sol yükselişle gelecek sosyal demokrat reformları engellemek ve sermayenin çıkarlarını mafya ve yolsuzluk tarafından belirlenerek çürütülen “Birinci Cumhuriyet” sonrasında da sürdürmekti. 1. Cumhuriyet’te, yani 1948’den 1990’lara kadar, Einaudi enstitüsünün hesaplarına göre yıllık 10 milyar $ civarında rüşvet akıyordu.[3]

İlk döneminde 8 milyar €’luk bütçe kesintileri uygulayan Berlusconi, üniversiteleri piyasalaştırmış ve emek hukukunda da “geçici sözleşmeyi” mümkün kılmıştı.[4] 1994 yılında, 90’dan fazla şehre yayılan genel grevle emekçiler tarafından düşürülen Berlusconi, 2001 ve sonra yine 2008’de solun tasfiyeciliği ve alternatifsizliği yüzünden yeniden iktidara geri dönebilmişti.

PCİ kendisini “sol demokrat” bir parti olan PDS’ye dönüştürüp fiilen feshetmişti. 1998 yılında parti programından “sosyalizm” kelimesini silmişti, yer yer aşırı sağ olan Alleanza Nazionale ve Lega Nord‘la bile yürümeye başlamıştı.[5] 1996’da merkezci Prodi ile beraber iktidara geldiğinde dönemin PDS başkanı D’Alema açık seçik “gelecek 5 yıl için sol politikadan vazgeçeceğiz”[6] demişti. PDS’nin sonrasında onun devamı olan PD’nin 2008 yılındaki başkanı Veltroni ise, “otantik üretken burjuvazinin temsilcisiyiz, demokratik bir kapitalizm istiyoruz, kapitalistler ve işçiler arasında demokratik bir anlaşma sağlayacağız”[7] tarzında konuşuyordu.

PCİ’nin likidasyonu sonrasında PDS’ye katılmayanların kurduğu PRC ise, gittikçe dejenere oluyordu: Marx, Lenin ve Gramsci, teoriyi ve pratiği etkileyen teorisyenler olmaktansa, saygı duyulan tarihsel kişiler olmaya indirgenirken, 2006-08 arası burjuva-Prodi hükümeti ve sonra da Afganistan savaşına katılım desteklendi.[8]

Sermayenin Berlusconi’ye karşı operasyonu ve Monti’nin teknokratlar hükümeti

Ancak Berlusconi kişiselliğini fazlasıyla ön plana çıkarıyor, neoliberal reformları yeterince hızlı bir şekilde uygulayamıyor ve Dünya Ekonomik Kriziyle de baş edemiyordu. Özellikle son döneminde, kendisinin peşini bırakmayan hukuktan korumak için yasalar çıkarmakla meşguldü. (mesela, başbakanı ve bakanları soruşturmalardan koruyan 2008’deki Lodo Alfonso veya 2010’daki leggitimo impedimenta)[9] Daha 2011 Kasım’ında, yani krizin ortasında, İtalya’nın çok zengin bir ülke ve ekonomisinin güçlü, yatırımların yüksek, komünistlerin az ve güzel kızların çok olduğunu vurguluyordu.[10]

Ve sonunda sermaye harekete geçti: İtalya’nın TÜSİAD’ı olan Confindustria’nın ve Ferrari’nin de şefi olan kapitalist di Montezemolo’nin liderliğinde toplanan kapitalistlerin bir kampı, Berlusconi’ye karşı “solu”, yani neoliberalleşmiş PD’yi hükümete getirmek istedi.[11]

Berlusconi’yi düşürme girişiminde gerekli bir destek de, eski komünist-yeni “dönek” cumhurbaşkanı Napolitani’den geldi.

Sonradan çıkan belgelerle kanıtlandığı gibi, Napolitani, Haziran-Temmuz 2011 arasında, dünyanın en büyük finans kurumlarından Goldman Sachs’ın eski İtalyan menajeri Mario Monti’yi AB’ye ve Merkel’e pazarlıyordu. Ve, paralel olarak da, Berlusconi’ye düşman olan kapitalist Benedetti’nin bir zamanlar yardımcısı olan İtalya’nın en büyük banka grubu Passera’nın başkanına Berlusconi-sonrası için 194 sayfalık neoliberal bir reform programı hazırlatıyordu.[12]

Sonunda, “yüce” Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) da doğrudan siyasi müdahalesiyle (AMB başkanı Draghi, Berlusconi’ye onu tehdit eden bir mektup göndermişti) Berlusconi düşürülmüş, yerine ise “seçilmemiş” olan teknokrat Mario Monti atanmış ve yine onun gibi “seçilmemiş” sözde “nötr” teknokratlardan oluşan bir teknokratlar hükümeti (governo tecnico) kurulmuştu.

Bu hükümetin ne kadar “nötr” olduğunu, aynı yıl İtalyan parlamentosu ve senatosu tarafından kabul edilen Salva İtalia (“İtalya’yı kurtar”) adındaki reform paketiyle görmüştük.[13] Emeklilik primleri düşürülmüş ve emeklilik yaşı yükseltilmiş, benzin vergisi ve KDV yükseltilmiş, çalışanları korumak için yüksek standartları olan iş kolları (avukatlar, noterler, taksi şoförleri vs.) “liberalleştirilmişti”.

Monti’nin “reform hükümeti”, İtalya’nın finansal piyasalardaki kötü konumunu, toplamında 30 milyar €’luk tasarruflarla (17 milyarı yükseltilen vergiler, 13 milyarı kamusal sektörün harcamalarındaki kesintilerle) düzeltecekti.[14] Ancak Monti’nin uyguladığı neoliberal kemer sıkma politikaları, kriz içinde bulunan ve aynı politikaların uygulandığı bütün AB çevre ülkelerinde olduğu gibi (yani İspanya, Yunanistan, Portekiz, vs.) İtalya’da da öncelikle GSYİH’nin çökmesine ve emekçi kitlelerin yoksullaşmasına yol açmıştı.

Zamanla, Monti’nin zaten düşük olan popülaritesi daha da düşmeye başladı ve emekçi düşmanı neoliberal reformları insanları sokaklara döktü. Monti’yi deviren kilit olay, onun emekçileri sermayeye karşı koruyan ünlü madde 18’ye saldırmasıydı.

Monti’nin düşüşü sonrasında, İtalyan burjuvazisi, hegemonyasına kitlesel rızayı yeniden üretmek için, parlamentoda olan bütün partilerin katılımıyla oluşan bir büyük koalisyonu ön plana çıkardı. Ancak, İtalyan burjuvazisinin hegemonya krizi, yüksek politika alanına, başbakan Letta’da kamplaşan “sol merkez” güçlerin ve Berlusconi’nin etrafında kamplaşan “sağ merkezin” birbiriyle sürekli çatışması biçiminde yansıdı. Siyasi kriz süreklileşmişti.

Süreklileşen hükümet krizlerinin zorlamasıyla Berlusconi’nin partisi (Fİ) hükümetten çekildi. Letta ise, parti içindeki “sol kanadın” lideri Matteo Renzi’nin Berlusconi’yle perde arkasından anlaşmasıyla 1 yılı bile dolduramadan düşürüldü.

Süreklileşmiş krizin bir parçası olarak sermayenin Renzi tiyatrosu

Renzi, İtalyan burjuvazisi için, sürekli siyasi kriz içinde bir kurtarıcıydı. Güya katılaşmış sisteme karşı soldan bir saldırıyı temsil ediyor, özünde Berlusconi’nin ve Monti’nin uyguladığı neoliberal reformlara karşı çıkmazken, “sol” söylemiyle, sermayenin istediği dönüşümler için kitlelerin desteğini sağlayabiliyordu.

Kendisine il rottamatore, yani eski düzenin yıkıcısı lakabını takan Renzi, İtalyan burjuvazinin “25 senedir beklediği reformları” (Francesco Starace, en büyük İtalyan enerji şirketi Enel-AG’nin şefi, 22.11.16)[15] Almanya’yı örnek model olarak göstererek[16] uygulayabildi. 2014 sonundaki Jobs Act‘le ünlü madde 18’in emek lehine olan yanları ortadan kaldırıldı, patronlara ise bolca teşvikler verildi.[17]

Renzi liderliğinde derinleştirilen neoliberal reformlar, emekçilerin maddi koşullarındaki çöküntüyü daha da dibe çekmeye başladı:

İtalyan istatistik ofisi İSTAT’a göre, 2016 başında halkın yüzde 28,7’si (17,5 milyon İtalyan) yoksulluk sınırı altında yaşıyordu, halkın yüzde 12 civarı ise ayda 300€ gelirle geçinmeye mahkumdu.[18] İşsizlik yüzde 14,34’e (gençlerde ise yüzde 44’e) yükseldi.[19] Kötüleşen koşullar yüzünden İtalya’dan göç hızlandı: sadece 2015 yılında 100.000’den fazla İtalyalı ülkeyi terk etti, İtalyanların yüzde 8’inden fazlası artık yurtdışında yaşıyor.[20]

Nerede güçlü devlet! Güçlü devlet istiyoruz! – 4 Aralık referandumuna giden süreç

Sermayenin lehine olan neoliberal reformları geç kalındığı için hızla geçirmeye mahkum olan İtalya’nın, hem bu süreci daha da hızlandırmak, hem de uzun vadede yaşanabilecek siyasal krizlere karşı garantilemek için, devletin yapısını da değiştirmesi gerekiyordu.

Zamanında Marksist teorisyen Nicos Poulantzas’ın “otoriter devletçilik” olarak kavramsallaştırdığı ve Avrupa’da en gelişmiş örneği AB olan devlet modeli, İtalya’da da uygulanacaktı. AB süreci ile öngörülen ancak uzun zaman dışsal kalan bu program, krizi fırsat olarak kullanan ulusal ve uluslararası sermaye tarafından ön plana çıkarıldı.

Mesela, 2013 yılında – AB’nin çevre ülkelerinde uygulanan neoliberal dönüşüm ve otoriter devletleşmeden bütün büyük uluslararası finans kapitaller gibi yararlanan – J.P. Morgan, Avro Krizine dair yazdığı ve onla bahşetmenin önerilerini içeren bir araştırmasında, Avrupa’nın çevre ülkelerinin (Portekiz, İrlanda, Yunanistan, İspanya) devlet düzeyinde yaşadığı temel sıkıntıların, zayıf uygulayıcı ve merkezi güç, işçi haklarının anayasal güvencesi ve protesto etme hakları olduğunu vurguladı. Bu “sıkıntıların” ortadan kaldırılması öneriliyordu.[21]

İşte, Renzi de, sadece emek yasasını parçalayan olarak değil, Mussolini’ye karşı yürütülen antifaşist mücadeleden doğan ve ilerici-demokratik öğelerin güçlü olduğu İtalya devletinin yapısını, sermayenin öngördüğü biçimde otoriter-merkezci bir şekilde yeniden yapılandıran adam olarak da modern İtalya’nın tarihine girmek istiyordu.

İlk adımları 2015’te gerçekleştirdi: İtalicum[22] denilen bir antidemokratik reformdan beri, en fazla oy kazanan parti parlamentoda otomatik olarak 630 milletvekilinin 340’ını kazanıyor. Yani, bu parti parlamentoda mutlak çoğunluk sahibi oluyor ve dolayısıyla müzakeresiz istediği hemen her şeyi uygulayabiliyor. Aynı reformla, yüzde 3 seçim barajı getirildi ve ortak listeyle seçime katılmak yasaklandı. Yani, küçük partiler ve partiler koalisyonu imkansız hale getiriliyordu.

4 Aralık 2016’da referandumla uygulanmak istenen reform, bu dönüşümün bir uzantısıydı.[23] Reformun ana öğesi, parlamentoyu dengeleyen ve seçilmişlerden oluşan senatonun güçsüzleşmesi, veto hakkını ve yasama kabiliyetinin çoğunu kaybetmesi ve çoğunlukla seçilmemişlerden (hatta birtakımının bizzat cumhurbaşkanı tarafından atananlardan) oluşmasıydı. Ek olarak da, il ve ilçe yönetimlerinin bazı kapasiteleri merkezi hükümete aktarılacaktı.

Monti’nin harcamalarla ilgili milyarlarca euroluk kesintilerini eleştirisiz sürdüren Renzi, senato reformunu bir yandan popülist bir şekilde halk için tasarruf olarak sattı (azalan senatörler sayısı yüzünden kamu bütçesinde 50 milyon € civarında komik bir rakam tasarruf edilecekti), öbür taraftan siyasal işleyişin hızlanacağı ve İtalya’nın hızlanan siyasal süreçle daha da verimli bir şekilde “eski katılılaşmış sistem/politikacılardan” kurtulacağı hikayesini anlattı.[24]

Öbür yandan ise Renzi ve onu destekleyen ulusal ve uluslararası güçler, referandumu İtalya’nın geleceğini belirleyen kilit olay olarak stilize ettiler.

Renzi kendi kariyerini referanduma bağladı ve olası negatif bir sonuçta geri çekileceğini ilan etti. Ayrıca referandumun olumsuz sonuçlanmasını İtalya için bir katastrof olarak tanımladı: eğer referandum olumsuz sonuçlanırsa, İtalya’da kriz yine tavan yapacaktı ve aşırı sağ daha da güçlü bir şekilde hız alıp hem İtalya’yı hem de Avrupa’yı tehdit edecekti.

İtalya’nın TÜSİAD’ı olan Confindustria’nın başkanı Boccia, IMF, Financial Times ve AB Komisyonu başkanı Juncker, hepsi aynı dilden fırtına kopardı: referandumun olumsuz sonuçlanması İtalya’da iktisadi krizin yeniden patlak vermesine yol açacak, “İtalexit” (yani İtalya’nın AB’den çıkışını) tetiklenecek ve Avrupa eskisi gibi olmayacaktı.[25]

Süreklileşen kriz politikaların parçası olarak “katastrof söylemi”

Bu “katastrof söylemi” hepimize artık fazlasıyla tanıdık geliyor. Referandumun olumsuz sonuçlanması, “katastrof söyleminin” artık halk nezdinde de gittikçe inanırlığını kaybettiğini gösteriyor.

Bu söylem, güya sağın yükselişini ve krizin tetiklenmesini önlemek için üretiliyor; ancak bu “katastrofa” karşı sağın yükselişini ve krizi tetikleyen nesnel koşulları yaratmış olan neoliberal “reformların” derinleştirilmesi öneriliyor ve onlar uygulanmadığında katastrofik senaryoların gerçekleşeceği tehdidiyle soyut bir sopa gösteriliyor.

Bütün bunların bir başbakanın kişiselliği etrafında kenetlenmesi ise (yani İtalya’da Renzi ve onun başbakan kalması veya istifa etmesi) bir taraftan olayları mevcut kapitalizmin yapılarından ve burjuvazinin politik stratejisinden saptırıp toplumsal bilinci yüzeyde tutmayı; öbür taraftan ise, burjuvazinin mevcut politik stratejisine (neoliberal reformlar + ona uyan devlet aygıtları) emekçi halk nezdinde rıza yaratmayı amaçlıyor.

Ama, elbette sadece bir referandum yüzünden İtalya’da “katastrof” olacak diye bir şey yok.

Referandumun olumsuz sonuçlanmasından sonra, bu sefer de üretilen katastrof söyleminin yarattığı gerginliği yumuşatmak için, burjuvazi söylemsel düzeyde öbür uca sıçradı. Alman Maliye Bakanı Schäuble ve Avro Grubu başkanı Djsselbloem, referandum sürecini, “normal bir demokratik süreç, AB’ye kriz olarak yansımaz”[26] tarzında yorumlarken, Fransız Dışişleri Bakanı Sapin “Hayır oylamasının AB’yle bir alakası yok, sadece İtalya’nın iç meselesi”[27] gibi sözlerle sonucu yumuşatmaya çalıştı.

Ancak İtalya’nın durumu gerçekten hiç de iç açıcı değil.

“Katastrof söyleminin” reel altyapısı, Dünya Ekonomik Kriziyle beraber Avro Krizinin de geçmemiş olması ve İtalya’nın Avro Krizinden en sert şekilde etkilenen ülkelerden birisi olarak, 2016’nın başından itibaren bankalarının çökme riskiyle karşı karşıya olması gibi sert gerçeklerden oluşuyor.

Avrupa’daki bankaların ellerinde 1 trilyon € civarında batmış/batacak olan kredilerin (non-performing loans, NPL) 330 milyar € civarı (veya İtalya’nın GSYİH’inin %20 civarı) İtalyan bankaların elinde.[28]

Sadece İtalya’nın en büyük ve en eski bankalarından birisi olan Monte dei Paschi di Sena, çöp değerinde olan 45 milyar €’luk kredilerin (bütün bilançosunun yüzde 40’ı) üstünde oturuyor ve 2011’den beri batan krediler yüzünden 20 milyar € civarı kaybetti.[29] AMB, Temmuz ortasında, bankanın batmış olan kredilerini nasıl silebileceğine dair Ekim ayına kadar ikna edici bir plan oluşturmasını emir buyurdu. Bankanın ise, kimseden destek bulamadığı için yıl sonuna doğru batacağı bekleniyordu.[30]

Yine İtalya’nın en büyük bankalarından biri olan Uni Credit ise, yıl sonuna kadar acilen en azından 13 milyar € destek gerektiğini yoksa iflas edeceğini duyurmuştu.[31] (Bu banka ile Koç grubunun Yapı Kredi Bankası üzerinden işleyen ortaklığını ayrıca vurgulayalım.)

Referandumu kaybeden Renzi’nin istifasından sonra başbakan olan eski Dışişleri Bakanı Gentiloni’nin ilk hamlelerinden birisi, AB hukukuna aykırı bir şekilde (ancak zamanında Çipras/SYRİZA gibi AB’ye rest çekmeye çalışmadığı için AB tarafından tolere edilerek) 20 milyar €’luk acil bir banka kurtarma paketinin ayarlanması oldu.[32]

Bu tarz kurtarma paketlerin, krizin bugüne kadar tarihinin de gösterdiği gibi, uzun vadede bir şey çözemeyeceğini; somut İtalyan koşullarında ise, orta vadede bile yetersiz olduğunu gayet net bir şekilde tespit edebiliriz.

Burjuvazi, yeni bir çöküntü olasılığıyla oynayıp “katastrof söylemi” üreterek, bu tehlikeyi sermayenin çıkarı için kullanmaya çalışırken, her an kontrolü kaybedebilir ve gerçek katastrof (emekçilere yansıtılan iktisadi kriz) yeniden aktüalite kazanabilir.

İtalya ise, Yunanistan veya İspanya gibi bir nevi küçük bir ülke değil, AB’nin kurucu ve iktisadi olarak en önemli ülkelerinden birisi.

O, Almanya’dan sonra AB’nin ikinci büyük sanayi altyapısına sahip. Üretim araçları ihracatında güçlü ve dünyanın en büyük üçüncü devlet tahvil piyasası. İtalya devletinin borçlarının (yani İtalya devlet tahvillerin) sahiplerinin yüzde 50 civarı yabancı ve İtalyan bankalarına bütün dünyadan 550 milyar € aktarıldı. Bu 550 milyar € içinde Fransız bankaların payı 250 milyar €, Alman bankaların payı ise 90 milyar € civarı.[33]

Kısacası, İtalyan bankalarının ve İtalyan devletinin olası bir krizi, İtalya ile sınırlı kalmaz ve doğrudan bütün Avrupa’ya hem de çok sert bir şekilde yansır. İtalyan krizinin kendisi Dünya Ekonomik Krizi ve onun içsel öğesi olan Avrupa Krizinin bir uzantısı ve ifadesi olmakla beraber, onun aktüelleşmesi, Avrupa Krizi ve hatta Dünya Ekonomik Krizinin de yeniden aktüalite kazanmasını tetikleyebilir.

Her halükarda, “katastrof söylemiyle” oynayıp halk düşmanı, neoliberal-otoriter, kriz tetikleyici ve sağın yükselişini pompalayan süreklileşmiş kriz politikalardan da, krizin yeniden aktüalite kazanmasından da kaybeden hep emekçiler oluyor.

“Katastrof söylemiyle” süreklileşmiş kriz politikalarını uygulayan veya onun içine sürüklenen burjuvazinin inanırlığını git gide yitirdiğini, kendisini İtalya örneğinde, referandumun olumsuz sonuçlanması ve siyasi krizin derinleşmesiyle açıkça ifade ediyor.

Bilindiği gibi Brexit referandumu ve Trump’ın seçilmesinden öncesinde de, burjuvazi tarafından “katastrof söylemi” uygulanmıştı: emekçilerin rızası, artık sürekli (yapay ve gerçek) kriz politikaları biçiminde ayakta kalabilen düzene böyle kazandırılacaktı. Birleşik Kraliyet ve ABD’de de olduğu gibi, İtalya’da da, emekçiler düzenin hesabına karşı daha ekstrem olan opsiyonu seçtiler.

Burjuvazinin “ekstrem” fraksiyonlarının fonksiyonu ve alternatif

Elbette Birleşik Krallık’ta Brexit kampının başını çeken elitler de, Trump da ve İtalya’da 4 Aralık referandumunda “Hayır” kampının sözcülüğünü yapanlar da, hepsi en son kertede düzenin, yani burjuvazinin has adamları. Ancak hepsi de, burjuvazinin içinde daha yırtıcı, daha maceraperest, daha saldırgan, kısacası daha sebatsız ve öngörülmez biçimde hareket eden, çalkantı olasılığını yükselten, yani “katastrof söyleminin” bir nevi gerçeğe yansıyabilmesini mümkün kılabilecek kişiler/klikler.

Öbür taraftan, sisteme yararları da açık: sistem karşıtı gerçek bir devrimcilik yerine içi boş bir “isyankarlığı” ve sözde halkçılığı-halk yakınlığını ön plana çıkartarak, sistemin krizi ve yarattığı çöküntü yüzünden emekçilerde biriken öfkeyi sisteme yeniden içererek (mesela sistemin başına geçen karizmatik şef ve onun sokaktaki ajite edilmiş kitleleri tarzında) bağlamaya çabalıyorlar.

Böylece, başka alternatiflerin önüne geçmeyi de hedefliyorlar.

Aslında, kriz içinde biriken ve farklı yerellerde sıkça patlayan emekçilerin öfkesi ve isyankarlığı, akan zamanın içinde, gerçek bir isyankarlığa, toplumun gidişini emekçilerin lehine bükmeye ve devrimi güncellemeye doğru da sıçrayabilir. Şu ana kadar bu potansiyelin varlığını ve hakikaten yıkıcılığını, büyük grevler/isyanlar ve burjuvazinin kontrol ettiği yüksek politika alanında oluşan soldan çatlaklar (Yunanistan’da SYRİZA, Birleşik Krallık’ta Corbyn, ABD’de Sanders) halinde görebiliyoruz.

Toplumların derininden bambaşka güç dinamiklerin aktığını; eksik olan kilit öğenin ise, öznel faktör, yani örgütlülük olduğunu saptayabiliriz.

Kriz zamanlarında hep olduğu gibi şimdi de, burjuvazi, “katastrof söylemi” veya benzer söylemlerle düzeni daha düzenli bir şekilde kendi lehine yürütmeye çalışmak ile “isyankarlık”, saldırganlık, karizma ve popülizmle kendi çıkarlarını korumanın arasında gidip geliyor.

Bu dengeleme çabaları, krizin nesnelliği ve devamlılığı yüzünden, bazen krizin yenilenmesi ve derinleşmesi veya burjuvazinin içinde oluşan iç çatlaklar ve çatışmalar (mesela “düzenci” kamp ile “yırtıcı-popülist” kamp arası) yüzünden ya da işçi sınıfının kendi içsel dinamikleri ve potansiyelleri tarafından bozuluyor, hatta bazen darmadağın ediliyor.

İtalya örneğinde kalmak gerekirse, Berlusconi’nin Fİ’si, faşistlerin Lega Nord’u ve Beppe Grillo’nun apolitik-popülist M5S’si, bu süreklileşmiş siyasal krizin güncel derinleşmesinden faydalanıp ya siyasal arenaya karizmatik bir şekilde geri dönmeyi (Berlusconi/Fİ gibi), ya da Renzi’nin iktidara gelmek için kullandığı aynı söylemle güya yeni, apayrı ve anti-düzenci bir güç olarak (Grillo/M5S gibi) siyasal arenaya girişlerini yapmak istiyorlar.

Bütün bu sağ kamp, dolaysız olarak kendi menfaatlerinin (iktidar olmak) peşinde koşarken, yüzde 60’lık (ve gençler arasında %81![34]) “Hayır” oyuna bürünen emekçilerin “artık yeter!”’ini faşizan program ve tarz (Lega Nord), karizmatik-otoriter liderlik (Berlusconi/Fİ) veya popülist isyankarcılıkla (Grillo/M5S) çürütüp sınırlamaya, oluşan tepkiyi özünden, yani kapitalist kriz ve sermayenin saldırısına tepkiden saptırmaya ve bu yolla düzenin de çıkarını gözetmeye çalışıyorlar.

Bütün bunlara karşı, İtalya’da da, git gide daha açık ve daha dolaysız sürdürülen sınıf savaşına komünist bir müdahale için, işçilerin bağımsız duruşunu (yeniden) inşa edecek ve aynı zamanda demokratik ve antikapitalist dinamikleri de ortaklaştırabilecek program olmalı. İşçi sınıfının eylemliği ve antikapitalist dinamiklerin varlığının bu kadar güçlü olduğu İtalya’da böylesi bir yönelim ütopik bir perspektif değil, gayet güncel ve gerçek bir devrimci olasılıktır.

Dipnotlar:

[1]    Veriler için bkz.: http://www.lrb.co.uk/v36/n10/perry-anderson/the-italian-disaster; https://thenextrecession.wordpress.com/2016/11/28/the-long-depression-in-italy/; Joachim Bischoff, “Italien – ein hoffnungsloser Fall in Kriseneuropa?”, Sozialismus 12/2016.

[2]    https://www.jungewelt.de/2009/01-31/013.php.

[3]    https://www.jungewelt.de/2009/01-31/013.php.

[4]    http://www.lrb.co.uk/v36/n10/perry-anderson/the-italian-disaster.

[5]    https://www.jungewelt.de/2009/01-31/013.php.

[6]    https://www.jungewelt.de/2009/01-31/013.php.

[7]    https://www.jungewelt.de/2016/07-20/059.php.

[8]    https://www.jungewelt.de/2009/01-31/013.php.

[9]    http://www.lrb.co.uk/v36/n10/perry-anderson/the-italian-disaster.

[10]  https://thenextrecession.wordpress.com/2011/11/10/italy-and-greece-rule-by-the-bankers/.

[11]  https://www.jungewelt.de/2016/07-20/059.php.

[12]  http://www.lrb.co.uk/v36/n10/perry-anderson/the-italian-disaster.

[13]  Paketin detayları için bkz.: http://www.zeit.de/wirtschaft/geldanlage/2011-12/Monti-sparpaket/komplettansicht; http://www.kas.de/italien/de/publications/30074/; https://www.ft.com/content/b13df170-4392-11e1-adda-00144feab49a

[14]  http://www.zeit.de/wirtschaft/geldanlage/2011-12/Monti-sparpaket/komplettansicht.

[15]  https://www.jungewelt.de/2016/12-07/024.php.

[16]  https://www.jungewelt.de/2016/12-07/025.php.

[17]  https://www.jungewelt.de/2016/12-07/024.php.

[18]  https://www.jungewelt.de/2016/12-24/034.php.

[19]  https://www.jungewelt.de/2016/12-24/034.php.

[20]  https://www.jungewelt.de/2016/12-24/034.php.

[21]  https://www.jacobinmag.com/2016/12/italy-constitution-renzi-grillo-reform/.

[22]  http://www.lrb.co.uk/blog/2016/12/05/thomas-jones/after-renzi/; https://www.jungewelt.de/2016/11-18/033.php.

[23]  Reform önerisinin detayları için bkz.: http://www.nytimes.com/2016/12/02/world/europe/italy-referendum.html?_r=0;

[24]  https://www.jungewelt.de/2016/12-03/028.php?.

[25]  https://www.jungewelt.de/2016/12-03/028.php?.

[26]  https://www.jungewelt.de/2016/12-06/043.php?.

[27]  https://www.jungewelt.de/2016/12-07/024.php?.

[28]  https://thenextrecession.wordpress.com/2016/11/28/the-long-depression-in-italy/.

[29]  Joachim Bischoff, “Italien – ein hoffnungsloser Fall in Kriseneuropa?”, Sozialismus 12/2016, s. 21, 23.

[30]  http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/59497.

[31]  https://www.jungewelt.de/2016/12-07/024.php?.

[32]  https://www.jungewelt.de/2016/12-24/045.php.

[33]  http://www.lrb.co.uk/v36/n10/perry-anderson/the-italian-disaster;

[34]  https://www.jacobinmag.com/2016/12/italy-constitution-referendum-reform-renzi-democratic-party-m5s/.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir