Kader kapıyı çalıyor!(5) – Oğuzhan KAYSERİLİOĞLU

1. Devletin bekası koalisyonu!

Güçsüzlüklerini sürekli güç gösterisi yaparak gizleyen bazı iktidar fraksiyonları (Erdoğan odaklı alan ve şimdi Batı-karşıtı olan eski NATO’cu ordu fraksiyonu “Ergenekoncular”), tarihsel süreç içinde inşa olan“genetik yapıları” onları birbirlerine karşıt bir konuma yerleştirmiş olmasına rağmen, içinde çırpındığımız kaotik ortamın zorlaması sonucunda panikle yan yana gelip uzlaşmıştı.

Bu güçler, kurmak zorunda kaldıkları koalisyon içinde birbirlerine tutunup-birbirlerinden güç alarak konumlanırken; bir yandan “devletin bekasını” sağlamaya çalışıyor, öte yandan ama ittifakın iki kanadı da kendisini esas alıp-diğerini iterek “özerk” alanını ayakta tutmaya, fırsat ve güç buldukça güçlendirmeye çalışıyor.

Gelin görün ki, tarihlerinin belki de en kritik anlarından birini aşmaya çalışan bu güçlerin, neredeyse “Fetretin” sınırlarında gezinen ülkede düzeni yeniden sağlama çalışmaları bir türlü hedefine ulaşamıyor. O zaman da, sürecin akışı içinde oluşan “Fetret” tehlikesini engelleyebilmek ve dağılma sürecindeki “devlet odaklı toplum ve siyaset” tarihsel gerçekliğini yeniden konsolide edebilmek için “şiddeti” kullanıyorlar.

Şiddet “çözüm gücü” olarak uygulanıp da sonuç alınamadıkça, bir kez girilen yolun kaçınılmaz sürükleyişiyle kendisini dayatan “daha fazla şiddet” uygulama zorunluluğu, günümüzde “bölgesel savaşa doğrudan dahil olma” aşamasına dek ulaştı.

Açık ki, şiddet, “çözüm” olamadığı oranda tam tersi sonuç üretiyor ve kendisini kullananları sürekli içine çeken bir “bataklığa” dönüşüyor.

Öte yandan, şimdi bir “devletin bekası koalisyonu” olarak davranan oligarşik alandaki söz konusu güçler, aslında tarihsel ve güncel gerçekliklerin bir ürünü olarak birbirinden ayrışarak “farklı tarzda belirlenip-yapılanmış” olan kimliklere sahipler ve özgün yapılarının ürettiği “farklı ihtiyaçlar” tarafından belirlenen “farklı yönelimler” içinde hareket ediyorlar.

Üstelik, içinde olduğumuz kaotik süreç, kendi “özerk” yapısı içindeki her egemen fraksiyon açısından, bileşeni olduğu egemen-oligarşik blok içinde mutlak veya hegemonik-egemen olabilmek ya da hiç olmazsa egemen-oligarşik alanında ayakta kalıp kendisini sürdürebilmek için, kendi özgün ihtiyaçlarını tümüyle karşılayacakları farklı yönelimlerini “olmazsa olmaz” netlikte hayata geçirilmesini dayatıyor.

Peki, neden?

Açık ki, güncelliğin olağanüstü koşulları, onun içinde hareket eden bütün güçleri kendi potansiyellerini tümüyle kullanma yönünde zorluyor ve doğal olarak her güç ancak kendi özgün duruşunu hayata geçirerek kendisinin en güçlü haline ulaşabiliyor. Dolayısıyla, söz konusu güçler, kendi ihtiyaçlarını tümüyle karşılayarak kendilerinin en güçlü haline ulaşmak istiyorlar.

İşte, ittifakın iki kanadının farklı yönelimleri, egemen blok içindeki rekabette en güçlü ve en hızlı olanın diğerlerini hegemonyasına alabileceği bir tarihsel momentte olunduğu gerçekliği tarafından özel bir ağırlıkla yükleniyor ve vazgeçilemez kimlik kazanıyor. Her güç, kendisinin hegemonyasını esas almaya güdülendiği için, kendi “özerk” alanını sağlamlaştırıp ayakta kalmasını sağlamak ve sonra da kaotik ortamın yarattığı fırsatlardan yararlanarak mümkünse diğer egemen güçler üzerinde hakimiyet kurmak, hatta iktidarı kimseyle paylaşmadan mutlak biçimde ele geçirmek istiyor.

Ancak, devletin bekasını esas alan söz konusu ittifak/blok içindeki güçler, aynı zamanda ve her an, hepsinin üstünde konumlandığı devletin ve bizzat kendilerinin de, ancak olağanüstü hassas dengeler üstünde ve sürekli yeni dengeler kurmaya zorlanarak kendilerini sürdürebilecekleri gerçekliğiyle yüzleşiyor.

Söz konusu “yüzleşme”, toplumsal ve siyasal güncel gerçekliğin an be an kendisini dayatması ve iktidar bloğunun bileşeni olan güçleri “eğitmesi” sürecini oluşturdu. Sert, sancılı, karmaşık ve her an sürpriz kopuşlara ya da iç-darbelere gebe olan bir süreç!

Sonuçta, süreklileşen kaotik ortamın sürekli artan ve yayılan bir yapısallık kazanan “fırtınalarının” egemen güçlere yaptığı baskı, sürekli sarsılma ve sürekli zorlanma, daha da ötesinde bütün egemen fraksiyonların ortaklaşa konumlandıkları iktidar alanının sürekli sarsılması ve zorlanması, hepsinin bilinçlerinin en derin yerine kazınmış olan “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” kuralını öne çıkarıyor.

O momentte, farklı çıkarlarını öne çıkarmak zorunda olan farklı egemen fraksiyonlar, aynı zamanda “devlet düşmanları” tarafından baskılandıları için, ittifakı bir biçimde sürdürme zorunluluğuyla baskılanıyor ve frenlerine basarak kendi bağımsız ihtiyaçlarını öne çıkarmada tutuk davranmak ve iktidar alanının bütününün ihtiyaçlarını öne çıkarmak zorunda kalıyor.

Ancak, özellikle vurgulamalıyız, bu güçlerin içinde oluştukları ülkenin tarihsel gerçekliği bize gösteriyor ki, söz konusu “tutukluk” kalıcı olmamaya ve içinde biriktirdiği enerjinin açığa çıkmasıyla fırtınalı çarpışmalar ve şiddetli kopuşlar yaratmaya yazgılı.

Oligarşik alandaki farklılaşmalar

Mevcut iktidarı ve iç muhalefetiyle oligarşinin tümünün içinde farklı bloklaşmalar oluştu.

Manzaraya kabaca bakacak olursak:

Farklı bloklardan ilki, Türkiye’de kapitalizmin inşası sürecinin başından itibaren inisiyatif sahibi olan “Batı” odaklı emperyalist güç alanının temsilcisi olarak görebileceğimiz NATO-TÜSİAD eksenidir.

Bu eksen, devlet içindeki şimdilerde pek  “görünmeyen” güç alanı ve ekonominin can damarlarını elinde tutuşuyla esas gücünü oluşturuyor, öne çıkan kimi siyasal figürlerle de kendi hegemonyasını inşa etmeye çalışıyor. Ellerindeki ordu silahını artık eskisi gibi “keyiflerince” kullanamasalar da, yerleşikliğin kazandırdığı avantajla diğerlerinden daha güçlü bir ilişkiler alanına sahip olduklarını tahmin edebiliriz.

Erdoğan, iktidara, bu güç alanı tarafından ve ordunun devlet içindeki “belirleyici” ve “özerk” güç alanını sermaye lehine tasfiye etmek amacıyla getirilmişti. Ayrıca, uygulanan neo-liberal soygun politikalarının derinleştirilmesi açısından da uygun bir siyasal kimliğe sahip olduğu saptanmış olmalıdır.

Gerçekten de, Erdoğan kendisine verilen “görevleri” hakkıyla yerine getirdi: Ordunun sermayeden “özerk” bir güç alanı olarak devletin içindeki “ağırlıklı” konumlanışı esas olarak tasfiye edildi. Neo-liberal politikalar da “başarılı” oldu ve açıkça ifade ettikleri gibi, sermaye grupları kendi tarihlerinde görmedikleri “yardımı” görüp, kısa zaman içinde olağanüstü sermaye birikimi yapabildiler.

Sermayenin kendi “cennetini” kurabilmek için istediği ve devlet üzerindeki halk denetimini tümüyle tasfiye edip, “doğrudan kendi kontrollerindeki bir lider” üzerinden sermaye birikiminin önündeki “pürüzleri” sürekli temizletecekleri bir “Başkanlık Sistemi” de, yine Erdoğan’ın öncülüğünde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Sermaye güçlerinin, içinde çırpındıkları ekonomik krizin zorlamalarını aşabilmek için, mümkün olan en hızlı ve en yoğun birikimi yapabilecekleri rejim kurmayı hedefledikleri çok açık.

Gelin görün ki, “evdeki hesap çarşıya uymadı” ve orduyu kenara “iterek” sermaye birikiminin daha “pürüzsüz” yaşanabileceği bir ortam yaratan Erdoğan, yapıp başardıklarının kendisine kazandırdığı güç alanı ve yetenekler üzerinden “Güneşin altındaki kendi yerini” istedi, istemeye de devam ediyor. Küresel ve yerel bir dizi kriz dinamiğinin oluşturduğu kaotik ortama arkasını yaslayan Erdoğan, sermaye birikim süreçlerinin kendi “dokunulmaz” liderliği altında yapılacağı bir yeni siyasal sistem kurmaya çalışıyor; aslına bakarsanız, tasfiye ettiği ordu kurumunun “özerk” alanının yerine bizzat kendisi yerleşmeye çalışıyor.

Elbette, söz konusu olan bir “kişi” değil, coğrafyamızın tarihsel derinliğindeki antika sermaye gücü olan tefeci-bezirganlık gerçekliğinden çıkıp gelen bir özgün güç alanıdır ve kapitalizm tarafından “eğitilip” dönüştürülerek-içerilmiş haliyle kendisini dayatıp, sistemi kendi meşrebince yönetmek istiyor.

Yerleşik sermaye güçlerinin asalak, vurguncu, hazır yiyici tarihselliklerinden çıkıp gelen şahsiyetsiz ve zayıf yapıları, onları günümüzün kaotik ortamını yönetmekte yetersiz bırakınca; Erdoğan, inisiyatifini dayatabileceği bir “boşluk alan” görüyor ve davranıyor. O, sermaye birikiminin mevcut kaotik ortamda da kendisini sürdürebileceği hatta mümkün olan en hızlı ve yoğun biçimde yapılabileceği koşulları yaratma kapasitesine yalnız kendisinin sahip olduğunu ve tam da bu sebeple iktidarın zirvesine tek başına yerleşmeyi hak ettiğini iddia ediyor.

İşte, Erdoğan, etrafında oluşturduğu tarihsel köklere sahip olan ittifak alanı üzerinden, en sivri ucuna kendisinin yerleştiği özel bir oligarşik siyasal sistem kurmaya çalışıyor. Öncesinde kazandığı devlet içindeki mevzilerini 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı boşluğu becerikli biçimde kullanarak oldukça genişleten Erdoğan, devletin ana odaklarını kendi yeni siyasal sistemiyle uyumlu hale getirmiş gözüküyor. Ulaşamadığı ordu alanında da, 15 Temmuz sonrasında epey yol almış durumda.

Eski egemen güç olan ordu ise, kabaca 3 farklı yönelim tarafından paylaşılmaya çalışılıyor.

Ordu, NATO yanlıları, NATO karşıtı konumlanıp Rusya-Çin eksenine yönelen “Ergenekoncular” ve Erdoğan’la uzlaşanlar olarak kabaca bölebileceğimiz kamplara ayrılmış durumda.

NATO yanlıları şimdilik “gözükmemeyi” tercih ederken, “Ergenekoncular” Erdoğan’la ittifak yaparak yeniden güç toplamaya çalışıyorlar. Erdoğanist yeni odak ise, zamanı iyi kullanarak oldukça hızlı biçimde örgütleniyor.

Öte yandan, başarısız darbe girişiminden sonra darbelenen ordu içindeki “Cemaatçi” kanadın, kendi varlığını zayıflayarak da olsa korumaya çalıştığı görülüyor. Kendisini egemen bir blok olarak yeniden örgütleme imkânı olmayan bu güç alanının suikast vb. “sürpriz” hamleler yapma ihtimali var.

İtişmeler

“Batı” odaklı emperyalist güç alanının, önde olan NATO-TÜSİAD ekseni üzerinden ve Kılıçdaroğlu-Akşener-Gül politik figürlerini “sol” ve sağdan kullanarak Erdoğan’ı kuşatmaya çalıştığını, yaptığı her “hatayı” kullanarak kuşatmayı daralttığını görüyoruz. Bu güç alanının devlet içinde de ciddi bir izdüşümü olduğunu tahmin edebiliriz.

Kuşatma, Erdoğan’ın gözünün içine bakarak ve sert hamlelerle değil, zamana yayılan sinsi bir güçten düşürme süreci içinde yürütülüyor. Süreç içinde yaşanması kaçınılmaz olan çarpma ve sürtünmelerin sistem için yaratabileceği hasarların asgariye indirilmeye çalışıldığını saptayabiliriz.

Türkiye’de kapitalizmin gelişme derecesinin yatırımları tehlikeye düşürmeme zorunluluğunu dayattığı; öte yandan, yaşanabilecek kontrolsüz bir “yıkım” sürecinin sermaye ortaklıkları üzerinden kriz koşullarındaki “Batının” sermaye gruplarında yaratabileceği sarsıntıların da gözetildiği anlaşılıyor.

Bu gerçekler, “sakınımlı” davranmayı zorunlu kılıyor, ama yine de ısrarla ve artıp azalan bir zorlamalar süreci içinde kuşattıkları Erdoğan’ı “esir alma” ya da “çekilmeye ikna etme” deneniyor.

Sermayenin küresel ve yerel güçlerinin, ordudan sonra yeni bir “hami” istemedikleri ve iktidarın mutlak-doğrudan sahibi olmayı hedefledikleri anlaşılıyor.

Öyle çok sözünü ettikleri gibi anti-emperyalist olduklarından değil, ama göbekten bağlı oldukları “Batı” odaklı emperyalist güç alanı tarafından “dokunulmazlıkları” sorgulanmaya başlanınca Rusya-Çin eksenine yönelen “Ergenekoncuların” ise, şimdi ortaklaştıkları Erdoğan’ı “kullanarak” eksen değiştirdikten sonra, laik Rus ve Çin devletleri tarafından desteklenerek yeniden iktidara yerleşme hayali kurduklarını tahmin edebiliriz. Eh, ne demişler, “Aç tavuk kendisini buğday ambarında sanırmış!” Ancak, yine de vurgulamalıyız ki, aslında NATO içinde yetiştirilen bu güçlerin, “Batı” odaklı emperyalist güç alanıyla “uzlaşmaz” bir çelişkisi yok, kendilerini mutlu edecek bir durum yaratılırsa beklenmedik bir hızla saf değiştirmeleri hiç şaşırtıcı olmaz.

Son olarak, 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı “zehirli” havanın devletin bütün alanlarında nefes alıp vermeyi zorlaştırdığını, bütün güçlerin hangi görüntüyü verirlerse versinler bir türlü kurtulamadıkları bir güçsüzlük gerçekliğinin ağırlığı altında kalarak, ayakta kalmak ve hamle yapmakta zorlandığını saptamalıyız.

Neredeyse bütün sistem güçleri tarafından artık sokak dilinin kullanılıyor olması, güçsüzlüğün ve denge kaybının en açık göstergesi değil mi?

Devlet krizi

15 Temmuz darbe girişiminin arkasındaki herkesçe rahatlıkla görülebilecek olan “gizli” irade, yani darbenin yerel yürütücüleri olan ajan ağının arkasındaki “Batı” odaklı emperyalist güç alanı, hedefine “biçimsel” olarak ulaşamadı; ancak, zaten sürekli sarsılıp zorlandığı kaotik ortamın içinde olağanüstü hassas dengelerde tutunarak zorlukla kendisini var edebilen devlet yapısına vurdukları darbeyle ağır hasar verdiler ve devleti ağır bir krize sürüklemeyi becerebildiler.

Oluşan devlet krizi, darbeciler ve arkalarındaki iradenin, önceden pek de hesaplayamayacakları bir “yan yoldan” hedeflerine kısmen ulaştıkları anlamına gelmez mi?

Çözümü üretilemediği için halen de sürüp giden devlet krizi ise, süreç içinde açılıp-saçılıyor ve çok yönlü sonuçlar yaratarak sisteme ağır hasar veriyor.

En önemli iki sonuçtan ilki, vurulan darbeyle oluşan hasarın ve devletin gizli çekirdeğindeki ajan ağının tasfiyesiyle oluşan boşluğun, devletin gücünün ve becerisinin azalması biçiminde kendisini göstermesidir. İkincisi ise, devletin çekirdeğindeki fraksiyonlar arasında oluşan karşılıklı güvensizliktir. Açıkça görülüyor ki, “oralarda” kimse diğerlerine güvenmiyor.

Devlet krizinin sürüp gidiyor olmasının başka önemli sonuçları da var:

Devletlerin toplumsal meşruiyetinin ana ögelerinden birisi olan hukuk, artık neredeyse gereksiz bir yük olarak görülüyor; başka bir öge, yani devletlerin şiddet uygulama gücünü ve uygulayabilme imkânını kendi tekeline almış olması, tek başına hükmünü yürütüyor.

Hukuk “yük” olarak görülüp sırttan atılınca, keyfilik ve sıklıkla terör biçimine sıçrayan şiddet ortamının içinde yaşamak kaçınılmazlaşıyor. O durumda, ister istemez kaosa doğru bir adım daha atılıyor ve oluşan olağanüstü gerginlik/ler normalleştirilmeye çalışılıyor.

Sonuç olarak, darbe girişimi öncesinde zorlanarak da olsa ayakta tutulabilen “düzen” dağıldı ve “yenisini” kurmak için egemenler arasında yaşanan çekişme yıkıcı sonuçlar üretmeye aday.

Şimdi kendi aralarında yaşadıkları gerilimler, sürecin akışında hangi fraksiyonun inisiyatifinin egemen olacağı zemininde şekilleniyor. Ve, sürecin herhangi bir evresinde bir fraksiyonunun egemenlik dayatmasıyla yaşanabilecek kesin hesaplaşmalar için şimdiki “itişmeler” üzerinden güç-enerji biriktirildiğini tahmin edebiliriz.

Oluşan “güvensiz” ve “hukuksuz-keyfi” ortamın, birikimini riske atma isteği taşımayan yatırımcı büyük sermaye güçlerinin “iştahını” kaçıracağını ve bu durumun da zaten dünya üzerindeki en riskli ekonomiler arasında sayılan Türkiye ekonomisini zorlayacağını özellikle vurgulamalıyız. Şimdilerde savaş yürütme aşamasına sıçrayan şiddet-terör sarmalının sürebilmesi için gerekli maddi kaynağın aynı ekonomiden çekilip alınıyor olması da, söz konusu zorlamayı arttıracaktır.

2. Tarihin sesini duyuyor muyuz?

Büyük politik kasırgalar kendi çözüm güçlerine de gebedirler; o çağrıyı yapacak olan tarih ise, zengin olasılıklarla yüklüdür ve aynı anda farklı toplumsal güçlere farklı çağrılarda bulunabilen özel ve geniş bir meşrebe sahiptir.

Öte yandan, evet, tarihin kilitlendiği önceden belirlenmiş bir hedefi yoktur, ama büsbütün boşlukta da değildir; belirli dönemler ya da anlar bazı güçlere ve bazı hedeflere özel ağırlık kazandırıp önlerini açar. Yani, herkese değil ama bazılarına “çağrı” yapılır.

Peki, şimdilerde neredeyse kulaklarımızı sağır edecek şiddete ulaşan tarihin “gel, bu düğümü çöz!” çağrısına çözüm gücü olarak aday olan başkaları değil ama halkçı toplumsal ve siyasal güçlerden acaba cevap gelecek mi?

Tarih sadece doğru ve haklı olana değil, o momentte sahnenin önünde olan birçok güce çağrı yapar. Şimdi, sermaye güçlerine, mevcut despotik devleti “İslami” maske takmış bir faşist diktatörlük rejimiyle sürdürme veya söz konusu girişimin heveslilerini tasfiye ederek “Batı” odaklı emperyalist güçlerle daha derin bir “bağımlılık” içererek sürdürme ya da demokratik bir burjuva cumhuriyetini inşa ederek kapitalist sistemi yepyeni ve tazelenmiş bir güce kavuşturma çağrısında bulunuyor. Halk güçleri ise, sermayenin kişiliksiz ve zayıf yapısından ve mevcut devlet krizinden güç alarak halkçı bir demokratik cumhuriyeti inşa etmeye çağrılıyor.

Diğerlerini bir yana bırakalım; tarihin sesi acaba halk güçleri tarafından duyuluyor mu?

Öyle ya, ses güçlü ama kulaklar toplumsal şartlanmalar ve refleksler tarafından mühürlenmişse nasıl duyulsun? Ya da, şayet duyuluyorsa, alıcı kulakları neredeyse sağır edecek güçteki bu ses acaba kimler tarafından duyuluyor, bunlar acaba cevap üretecek kapasiteye ya da yeteneğe sahipler mi?

Evet, özellikle Gezi’den sonra her yerde ve her an karşımıza çıkan o büyülü ses, acaba onu anlayabilecek halkçı bir özneye ulaşabilecek mi, ulaşırsa o “seçilmiş” özne kaldırmaya çağrıldığı muazzam ağırlıktaki tarihsel yükü kaldırabilecek mi?

Tarihsel an

Tarihin özel bir anında ve yeryüzünün şimdilerde öne çıkan ama aynı zamanda derin bir tarihe de sahip olan özel bir coğrafyasında yaşıyoruz.

Güncelliğe odaklanırsak:

TC coğrafyası, günümüz kapitalist dünyasının çok yönlü krizinin ürettiği çelişkiler ve gerilimlerin özellikle yoğunlaştığı bir mekân/alan olarak, çözüm gücünün de en güçlü çağrıldığı bir yer; koşullar, o gücün doğumu ve serpilip gelişebilmesi için olağanüstü fırsatlar sünüyor.

TC’nin içinde konumlandığı Ortadoğu coğrafyasındaki kaos ortamı ve doğrudan kendi içinde yaşanan kaotik gelişmeler olağanüstü zengin fırsatlar sunarak, “doğumu” adeta kışkırtıyor.

Evet, ne yazık ki birçok halkçı gücün pes ettiği ya da güçlü olanların ardına dizildiği şimdiki tarihsel an; aslında, aynı zamanda 21. yüzyılın devrimci-komünist öznesinin (teorik değil pratik olarak) doğumu için de elverişli bir zemin!

O özne, şayet kendisini var edebilirse ya da zaten var olabilmek için, aynı zamanda şimdiki kaotik ortamın halkçı çözüm gücü olacaktır/olabilmelidir.

Peki, ama nasıl?

İşte, bir yandan giderek artan bir hızla hareket eden ve gittikçe daha karmaşıklaşan güncelliğin taleplerine cevap üretmeye çalışırken; o halkçı-demokratik-devrimci politika ve pratiği, aynı zamanda günümüzün kapitalizminin düşmanı olarak kendisini var edecek devrimci-komünist öznenin kuruluşuyla uyumlu bir konsepte yerleştirmek gerekiyor. Zaten, hiç de rastlantı olmayan bir yapısallıkla var olarak her ikisini de ortaklaştıran bir zemin, kendisini görebilenler için işte tam da orada üstünde hareket etme yeteneğine sahip “serüvencileri” bekliyor.

“Peki, ama nasıl?” sorusu ise, bir “eskiz” olarak Gezi sürecinde halk tarafından fiilen cevaplanmıştı. Şimdi, o kendiliğinden patlamanın yapısı ve biçimiyle hiç de rastlantı olmadığı ve aslında sönümlenerek zayıflamış bir halde sürüp gittiği gerçeğinin, “yüzeysel” ya da güncel değil ama derinden ve “tarihsel” olarak kavranması gerekiyor.

Gezi’yi tekrar etmek mi gerekiyor; elbette hayır; hem öylesi patlamalar genellikle tekrarlanamayacak özellikler taşırlar hem de zaten Gezi bir mükemmellik halesiyle kaplanamayacak kadar zaaflarla yüklüydü. Ama, ne gam, o yaşandı, hiç de rastlantı değildi, içinde hareket eden güçler şimdi de hareket halindeler ve nihayet, onun hedefine ulaşmasını engelleyen zaafları kavranıp aşılmayı bekliyor.

Son yıllarda farklı öbekleri/parçalarıyla sürekli hareket eden, birbirinden kopuk ve kalıcı olamayan biçimde de olsa ülkenin farklı bölgelerinde hep hareketli olan özel bir toplumsal güç ise, adeta Gezi “eskizinin” en önemli “eksiğini” tamamlamaya çalışıyor.

Evet, sanayi işçileri, tüm ülkeye yayılan irili-ufaklı direnişleriyle, birbirinden kopuk/bütünleşmeyen ve dolayısıyla ağırlıklı bir güç alanı olarak güç dengelerine yerleşemeyen bir biçimde de olsa ayağa kalkıp, neo-liberal soygun politikalarının ulaştığı vahşi sömürü uygulamalarına tepki gösteriyor. Daha yüksek, bütünlüklü ve kalıcı sonuçlar üreterek neo-liberal vahşi sömürü ortamını darmadağın edecek bir hareketlenme için güç biriktirildiği açık değil mi?

Sermaye güçlerinin olası bir patlamayı öngördüklerini ve sürecin öyle akmaması için önlemler alacaklarını, hatta Afrin üzerinden yaratılan şoven dalganın aynı zamanda sanayi işçilerindeki tepkiyi sahte hedeflere yönlendirerek köreltme amaçlı olduğunu saptayabiliriz.

Gezi’de öne çıkan kadın kurtuluş hareketi, ekolojist hareket ve yoksul semtlerin öfkesiyle kendisini gösteren anti-kapitalist toplumsal dinamikler ise, günümüzde de inip-çıkan bir seyirle kendilerini sürdürüyorlar. O hareketlerin içinde yer alarak kendisini ifade etmeye başlayan işçi sınıfının yeni bölüklerinin, ek olarak “Hayır Meclisleri” içinde de konumlandıklarını görüyoruz.

Gezi’de ve aslında 60’lardan itibaren bütün demokratik ve devrimci halk hareketlerinin içinde hep var olan Aleviler ise, inşa edilmeye çalışılan ama bir türlü “kendisi” olamayan mezhepçi diktatörlüğün hedefi olarak, direnerek daha yüksek hamlelerin zeminini oluşturma ya da korkup-çözülerek yok olma ikilemi arasına sıkıştırıldıkları günümüzde, tarihin komünal derinliklerinden güç alan halkçı-devrimci bir toplumsal dinamik olarak, despotizme karşı halkçı bir demokrasi talebinin taşıyıcısı olmaya adaylar.

Demokratlar, laikler ve cumhuriyetçiler de; önce, bilinçlerini köreltip esir alan o çok güvendikleri ordu kurumunun en aşağılık biçimde ajanlaşmış bir yapı tarafından çözülmesiyle uğradıkları şaşkınlıktan uyanmaya; sonra da, ya ne yapacağını bilemeyip de sonunda şarlatan olmaya karar verdiği anlaşılan ve aslında bir zavallı kukladan başkası olmayan “liderlerinin” peşinde giderek diktatörlüğünü inşa etmeye çalışan despot adayının “yancısı” olma ya da devlet fetişizminin bilinçlerinde kurduğu egemenlikten kurtularak özgürleşme yol ayrımına gelmiş durumdalar. Bu güçlerin güçlü bir bölüğünün halkçı-demokratik bir özgürleşme sürecine girme potansiyeliyle dolu olduğu ve bu yönde arayışlar yaptıkları görülüyor.

Devrimci-komünist özne

İşte, günümüzün devrimci-komünist öznesi, çok yönlü, hızlı ve becerikli hamlelerle kendisini inşa sürecinde, işçi sınıfının tarihsel ve güncel ihtiyaçlarını, anti-kapitalist güçlerle ortak bir anti-kapitalist alanda birleştirirken, despotizme karşı toplumsal özgürleşme çabası içinde olan halkçı-demokratik ve devrimci halk güçleriyle de halkçı bir zeminde ortaklaşabilmelidir.

Ortadoğu’da yaşananlar, ona başlığımızın gözüyle bakarsak, o coğrafyada onlarca yıldır biriken halkçı-demokratik-devrimci potansiyellerin alabildiğine açılıp-saçılmasının önünü açarak ve pek de karmaşık olmayan dolayım kanallarından akacak enerjisiyle inşa sürecinin “dış desteği” olacaktır.

Her birisi kendi ihtiyaçları üzerinden binbir biçime bürünerek hareket eden toplumsal güçleri ayrı ayrı ve ortaklaştırarak meclisler biçiminde örgütleyip öz-örgüt ve öz-bilinçlerine kavuşmalarını sağlamak ve bütün toplumsal güçlerin ihtiyaçlarını asgari seviyede karşılama potansiyelini taşıyacak bir demokratik cumhuriyetin inşasını söz konusu meclislerin hareketi üzerinden fiilen inşa etmeye başlamak, komünist özneleşme sürecinin güncel yoludur.

Günümüzün komünist öznesi, Leninizmin biçimini değil ama kavrayış gücü ve derinliğiyle, içinde bulunduğu toplumsal gerçekliğe müdahale etme mantığını ve özellikle de “devrimi güncelleme” yeteneğini kazanmalıdır.

O, günümüz koşullarında, sürekli hareket halinde olan toplumsal güçlerin oluşturduğu bir ağın içinde hareketli ve ağ yapısallığına uygun bir konumlanma sağlayabilmeli, hızı ve karmaşası sürekli artan dolayım süreçlerinde hızlı ve çok yönlü hareket etmeyi becererek hegemonya kurmaya çalışmalıdır.

O hegemonya ise, her türlü indirgemecilikten ve homojenleştirme tutumlarından uzak duracak, biçimsel ya da bürokratik bir dayatma veya benzeri sözümona “garantici” tutumlarla kopuşarak kendisini var edecek, rekabet eden/ettiği dost güçler tarafından sürekli zorlanacağı için hep tartışma halinde olan ve sürekli yeniden kazanılması gereken bir yapısallıkta kendisini var edecektir.

Tarih her zaman çağırmaz; çağırdığı zamanın değerini bilmek, en zorlu dayatmalara en yüksek dayanıklılıkla ve soğukkanlı bir tarzda devrimci-komünist iradeyi dayatmak, hangi koşullar altında olursa olsun yaratıcı ve cüretli hamlelerle yol alabilmek gerekiyor.

3. Olasılıklar

Ülkedeki çok yönlü kriz tarafından sürekli körüklenen kaotik ortam, 15 Temmuz sonrasında yeni ama oldukça ağır bir kriz ekseni olan devlet krizi tarafından akut hale dönüştürülürken, bölgede sürüp giden kaos koşullarının yarattığı son derece ağır gerilimlerin sınırları aşıp sarkarak yaptığı zorlamalar da yaşanan süreci derinleştiriyor.

Hatta, son dönemde, mevcut kaotik ortamın tümüyle kontrolden çıkmasıyla oluşabilecek bir kaosun içine doğru çekilme dinamiklerinin devreye girdiği görülüyor.

Son Afrin hamlesine neredeyse hiçbir küresel ve bölgesel gücün karşı çıkmaması; hatta bazı güçlerin, alan açıp arkadan iterek kaotik ortamın içindeki kaos dinamiklerini güçlendirmeyi, o süreç içinde de Türkiye’yi “terbiye etmeyi” ya da “ameliyat masasına yatırmayı” hesapladıklarını gösteriyor.

Süreci yönetmeye çalışan egemen blok içindeki hiçbir fraksiyon, oluşturduğu “özerk” güç alanına dayanarak diğerlerini tasfiye edip “mutlak iktidar” sahibi olamıyor.

Hatta, Erdoğan dahil, diğerlerine rağmen, onlara kendisini dayatıp kabul-onay vermelerini sağlayarak ve bu durum üzerinden az çok kalıcı bir “statü-durum” oluşturarak ulaşabilecekleri bir “hegemon güç” olma konumuna da yerleşemiyorlar.

Öyle anlaşılıyor ki, hiçbir egemen fraksiyon, çıplak maddi güç, zamanın ruhuna uygun ideoloji-politika ve toplumsal meşruiyet gibi mutlak gerekli iktidar ögelerine yeterince sahip değil.

Özellikle Erdoğan odağının olağanüstü bir çaba göstererek rakip egemen güç alanlarına/fraksiyonlara karşı sağlayabildiği kısmi üstünlük, “kalıcı” bir yapısal kimlik kazanamıyor, olup biten her şey gel-geç güncel konumlanmalardan öte geçemiyor.

Hegemonya krizi tarafından zorlanan ana odak ABD’nin yeterli olamamasının bir sonucu olduğunu tahmin edebileceğimiz bir durum olarak, NATO-TÜSİAD ekseni de, diğerlerine karşı üstünlük kurmak bir yana henüz kendisini ortaya atacağı koşulları bile oluşturamamış durumda. Bu alanın, oldukça yaygın olduğu açık olan güçlerini ortaklaştırmakta ve sürecin gerginliğini taşıyabilecek-karmaşada yol alabilecek kapasitede bir liderliği oluşturmakta zorlandığı görülüyor. Henüz ekonomi alanındaki “gücünü” kullanmayan söz konusu güç alanının, Erdoğan tarafından yenilip inisiyatif kaybetmeyi sessizce kabullenmeyeceğini tahmin edebiliriz.

İktidardaki Erdoğan-Ergenekon ekseni, “güç kullanarak” ya da “şiddetle” önündeki sorunları çözme yöntemi, geldiği aşamada sıçradığı savaş gerçekliği üzerinden rakip fraksiyonları baskılayarak inisiyatif kazanmış durumda. Ancak, aynı savaş gerçekliği, içinde barındırdığı sürprizlerle birlikte, söz konusu eksenin kaderini belirleyebilme gücünü kazandı. Savaş alanında yaşanabilecek galibiyet dışındaki bütün seçenekler, Erdoğan odaklı eksenin ayakta kalmakta zorlanacağı şiddette gerilimler üretecektir. Öylesi bir durumda, ekseni var eden ana ittifakın çatlaması, hatta AKP-MHP ittifakının da bozulması veya Gül’ün AKP içinde inisiyatifinin güçlenmesi gibi gelişmeler yaşanabilir ya da zaten fırsat kollayan NATO-TÜSİAD ekseni kendi hamlesini yapabilir.

Öte yandan, iktidarın neredeyse bütün bilincini esir alan “güç oyunu bozar” mantığının ürettiği pratik sonucunda oluşup sürekli güç kazanan “hukuksuzluk”, “keyfilik” “bütün muhaliflere şiddet uygulama” gibi kimi gerçeklikler, uygulayan güce ilk başlarda “büyülü” gelse de; görüldükleri kadar “kolay” şeyler olmayıp, yoğun “zehirle” yüklüdürler ve kendilerini keyifle soluyanları sonradan genellikle şaşırtırlar: Sözgelimi, çoklu iktidar olasılığıyla!

Öyle ya, isterse iktidar gücü olsun, eğer bir güç alanı herkesin bilip kabullendiği hukuku değil de kendi ihtiyaçlarını kollayan özel ve üstelik keyfi bir hukuku dayatırsa, başka birçok güç de kendi ihtiyaçlarını esas alan özel hukuklar üzerinden kendi meşruiyetini ilan edebilir!

Kalıcı düzensizlik

Hemen anlaşılıp kabullenilmesi gereken şeyi, içinde sürüklendiğimiz toplumsal gerçeklik ısrarla dayatıyor: Kısa sürede kendisini var edecek bir kalıcı “son” ya da “muhteşem finalden” ve sonrasında da kurulup az çok kalıcı olabilecek bir “statü” beklentisinden çıkmak gerekiyor.

İyice kavranmalı ki, inişli-çıkışlı ya da alevlenip-sönümlenen bir yapısallık tarafından belirlenen “kalıcı bir düzensizlik” sürecinin içindeyiz. Kısa vadede “kalıcı bir statü” kurulması çok düşük bir olasılık. Devletin (bölgede ise devletlerin) gücünün şiddetiyle sağlanabilecek “denge” durumları, geçici olmaya ve hemen ardlarından krizin/krizlerin daha da şiddetlenerek sürmesiyle aşılmaya yazgılılar.

Elbette halkın çıkarları zemininde belirlenen bir hedefe ulaşma yönünde güçlü bir arzu taşıyor olsak da; kaderimiz, şu ya da bu şekilde önceden belirlenmiş ya da öngörülebilecek bir geleceğe değil, şimdi gün be gün yaşanan itiş-kakış/güç ilişkileri üzerinden yapılandırılan/belirlenen bir geleceğe doğru akıyor.

Evet, süreç an be an kendini ve hedefini yapılandırıyor; geçilen her eşik geçebilen güce sonrası için özel ağırlık kazandırıyor; ama gelin görün ki, hiçbir kazanım herhangi bir güç için kalıcılık garantisi taşımıyor. Güncelliğin kaotik ortamı tarafından sürekli sarsılıp zorlanan her kazanımın, sürekli yeni kazanımlarla desteklenerek daha karmaşık ve daha geniş bir zeminde yeniden üretilmesi gerekiyor.

Uzun soluklu olan, anlık parlamalara ya da kısa vadede kazanılıverecek zaferlere umut bağlamayarak ısrarla kendi yolunda yürüyen, hedefine ulaşmak için ağır bedeller ödeyebilen, en geniş ittifakları kurabilirken kendi özgün duruşunu titizlikle inşa eden ve koruyup güçlendirebilen, doğru riskler alan, fırtınada ayakta kalıp yol alabilen bir dayanıklılığa, güce ve beceriye sahip olan, sürecin akışında “kaptanlık” mevkisine yerleşerek kendi hegemonyasını kurabilecek.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir