Kader’in Kuşağının Öyküsü – H.Durkal

Rastlantı bu ya, Berlin Duvarının yıkılışının 25. yılını geride bıraktığımız bu günlerde, bambaşka bir acıyla hemhal olmuşuz. Kader yoldaşımızı sonsuzluğa uğurladık. Kader’in öldürülmesiyle birlikte, ait olduğu kuşağın kısa bir öyküsünü hatırlamak, buraya nasıl geldiğimizi bilmek açısından önemli.

O duvarın yıkılışının bizim kuşağımızın (85-90) devrimci harekete katılmasını nasıl etkilediğini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Dünya genelinde çift kutuplu bir dünyadan tek kutuplu bir dünyaya geçiliyordu. Artık “sosyalizm” yoktu. Umutlar, hayaller duvarın altında kalmıştı.

Ard arda türeyen yeni teorisyenler tarihin sonunu müjdelerken, daha da küstahlaşarak işçi sınıfının bir öneminin kalmadığını söyleyecek kadar ileri gidebiliyorlardı. Sosyalist sol eriyordu, ancak bitmiyordu. İnat ve ısrar en bariz özellikleri değil midir bizim mahallenin çocuklarının? Karşı teoriler de hemen üretildi. Ama söz dinleyen çok azdı.

Bütün bu kavga ve gürültüden bihaber geçen çocukluğumuz aslında olan bitenden fazlasıyla etkileniyordu. Bunu çok sonra anladık. Tek kutuplu bir dünyada, liberalizmin iliklerimize kadar işlediği bir dünyada, yaşıyorduk, her gün zehirli hava soluyorduk, ve en kötüsü bunun arkında değildik.

Öte yandan 12 Eylül de Türkiye’yi tek kutuplu bir ülke haline getiriyordu. Aynı zamanda bir darbe nesliydik biz. Solu budayan bir darbenin yarattığı nesil. Duvarlardaki yazılamaların yavaş yavaş yaşam alanlarından çekildiği, kavganın etkisizleştiği, meydanların tenhalaştığı bu dönemde doğan kuşağın talihsiz bireyleriydik. Doğanın canlılığını yitirmeye başladığı ay olan Eylül, tarihin hiçbir döneminde bu kadar uzun sürmemiştir herhalde.

12 Eylül bir dönemin kapanışıdır. 68 hareketiyle başlayan, Türkiye devrimci hareketini yüksek bir “reyting”e taşıyan sonra da bıçakla kesilmiş gibi kapanan bir dönem sona eriyordu. Bir dönem kapanınca yeni bir dönem açılır mı? Bazen açılmaz. Tarih mola verir. İşte o “mola” döneminde doğduk, büyüdük, genç olduk ve mücadeleye atıldık. İşte o mola döneminde liberalizmin en katısına maruz kaldık. İşte o mola döneminde savrulduk.

Molanın bitmesini bekleyen, bir kıpırtı, bir kıvılcım, bir hareket arayan, soldan umudunu kesmeyen insanlarla yolumuzun kesişmesi bizim üniversite yıllarımıza rastlar. O yıllar solun ölgün yılları olduğu gibi, aynı zamanda tartışma yıllarıdır. Yeni paradigmalar bu dönemlerde vücut bulur. Bizim kuşak, işte o yeni paradigmalarla buluşan ilk kuşaktır. Zengin bir teorik mirasa karşın, etkisiz bir kitlesellikle yola devam eden yeni dönemin özneleriyle buluşan ilk kuşak! Açılması olası yeni bir dönemin özneleri de hazırdı. Eğitimlerle, donanımlarla geçti o zamanlar. Çünkü okumaya ve gelişmeye çok zaman vardı.

Sonunda Hareket

Yıllarca bir hareketlenme bekleyen bir neslin öyküsüdür bu. Bir rüzgâr essin, melankolimizi devrimci bir zemine kanalize edecek bir kıpırdanma olsun, anlamsızlığımız anlam bulsun. Devrimciydik ama özgüvenimiz düşüktü. Yaslanacak bir hareket, bir sosyalist devlet yoktu. Sosyalizmin “modasının” geçtiği zamanlarda örgütlenecek kadar da deliydi bu nesil.

Aldığı örgütsel donanımlarla yeni bölgelere açılan, görece yavaş örgütlenen ama hep bir arayış içerisinde olan birer devrimci olmuştuk. Yolumuz Eskişehir’de Kader’le böyle kesişti. Kütahya’dan yatay geçişle gelmişti bu bozkır diyarına. Ben de örgütsel atamayla. Nerden bilirdik ki o bozkırı tutuşturacak bir kıvılcıma dönüşeceğini yıllar sonra?

Eskişehir’de yürüttüğümüz faaliyette oldukça zor(!) bir karakterle yol yürüyeceğimizi daha ilk buluşmada anlamıştım. Uzlaşmazdı, inatçıydı, asabiydi. Bütün bu özellikleri varoluşunda vardı. İstanbul’a savaş nedeniyle göç etmiş Kürt bir ailenin çekirdekten yetişme proleter bir çocuğuydu. Küçük yaşta teksitil atölyelerinde çalışmış, okulunu dışarıdan okumuştu. Bu yüzden bizde çokça olan küçük burjuva eğilimler onda pek azdı.

Ekibimizi kurup düşük tempolu faaliyetimize başlamıştık. Süreç zamanla yükseldi. Tekel direnişi ilk işaret fişeğiydi. Bu süreçte Kader en önlerdeydi. Sonra tarih hızlandı. Ortadoğu’da halk ayaklanmaları, Yunan ayaklanmaları ve nihayet bizi silkeleyen Gezi. Ve Rojava. Talihsiz kuşağın yüzüne gülmüştü sonunda tarih. Halkçı seçenekler bir bir tarih sahnesine çıkıyordu. Halk ayaklanmalarının mit olmadığına tanık olmak kadar keyif verici bir şey var mıdır bu nesil için?

İki Uca Savrulduk

Zor bir kararsızlık yaşıyor bizim kuşak. Zamanın en durgun aktığı dönemlerde örgütlenen, kıpırtı bekleyen, tarihin birdenbire hızlanmasıyla bocalayan, kararsızlığa düşen. Kendi kişisel gözlemimdir. Tarihin birden hızlandığı dönemlerde sosyalist hareketi en çok terk eden bizim kuşaktır. Alışkın olmadığımız bir tempo birdenbire ortaya çıkınca afallayan ve savrulup giden, gemiyi terk edenler o kadar çoktur ki 86-90 kuşağı içerisinde.

Ve bir o kadar çoktur fedailerimiz övünmek gibi olmasın. Üst üste yaşanan olağan üstü gelişmeleri farklı okuyan çok özel karakterlerdir onlar. Kader gibi, Nejat gibi. Bu insanlar küçük sihirli dokunuşlarla destansı bir devrimci havanın esmesini sağladılar. Toplumsal mücadele yasaları,

Şimdi kimse Kader’in Kobani’ye gidip silah kuşanma niyetini maceracılık olarak adlandırmasın. Tarihin kendisine sunduğu iki seçenekten birisini seçti. Kendisine en uygun olanı. Başka bir yolu seçseydi onun tanıyanlar çok ama çok şaşıracaktı.

Sabırsızlıkla beklediği bir dönem açıldı. O kapıdan ilk girenlerden biri oldu. O hep önde olmayı seçerdi. Ölümü bile bizden önce seçti. Başka türlüsünü kendisine yakıştıramazdı.

Kasım 2014

Leave a comment

Your email address will not be published.


*