Kadınların oyu hayata – Arzu Küçük

Seçimlerin sonucu kadar seçim sürecindeki tavrımız da önemli. Seçim sürecinde oluşturduğumuz baskı, taleplerimizi daha görünür kılacak. Siyasetteki erkek söylemlere yaptığımız müdahaleler, bu söylemlerin geriletilmesini sağlayacak. En önemlisi de önümüze örülen korku duvarını bu sefer de sandıkta yıkacağız.

AKP/Erdoğan iktidarı, var olan çoklu kriz ortamında uğradığı meşruiyet kaybını onarmak için baskın seçimlere gitmeyi tercih ederek kendine bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor.

Erdoğan, inşa etmeye çalıştığı rejim ile içerisinde bulunduğumuz sömürü düzenini kendi diktatörlüğü altında sürdürüp ve daha da derinleştirmek derdinde. Dünya ekonomisinde süren durgunluk ile birlikte Türkiye hızla açık bir ekonomik krize doğru ilerliyor. Türkiye’nin birikim modeli oldukça kırılgan ve Türkiye sermayesi kendi kâr akışını güvence altına almak istemektedir. Erdoğan, sermayeye daha güvenli ve yüksek kâr akışlarını ve yeni yatırım alanlarını açmayı vadediyor, tabi kendi diktatörlüğü altında. Ancak, sermayenin üzerindeki askeri vesayeti kaldırmak ve neoliberal politikaları daha etkin bir biçimde uygulamaya sokmak için iktidara geldiğinde sermayece desteklenen Erdoğan, kaldırdığı askeri vesayetin yerine kendi diktatörlüğünü kurmaya kalktığında ve uygulanmak istenen ekonomik programların tersine hareket etmeye başladığında sermayenin çıkarlarını riske sokmaya başladı. Sermaye, kendi sömürü düzenini derinleştirirken elbette kendi çıkarlarını en iyi savunacak kim ise onu destekleyecektir. Ve anlaşılıyor ki, Erdoğan artık sermaye için koskocaman bir risk faktörüdür.

Erdoğan bu süreçte diktatörlüğünü doğayı talan ederek, işçileri, kadınları, ezerek inşa etti ve ediyor. Kendi kitlesini konsolide edip destek almak için de içte ve dışta düşmanlar yaratıyor. Erkek-Türk-İslam sentezine dayanan bir iktidar kurmak isteyen Erdoğan bunu, kendi kimliğini özgürce yaşamak isteyen kadınları, Alevileri, Kürtleri düşmanlaştırarak sağlıyor. Ülke dışında ise sürekli savaş politikaları uyguluyor ve agresif çıkışlar yapıyor. Ancak bunun karşısında hem sermaye güçlerini hem de Erdoğan’ı zorlayan ve Gezi’den bu yana sürekli hareket halinde olan toplumsal antikapitalist dinamikler, halkçı güçler var. Bu güçlerin yeni rejimle çelişkisi çok daha derin ve hayati.

Bu toplumsal dinamiklerin en önünde ise kadın dinamiği yer alıyor. Kadınlar, taleplerini hep daha yüksek sesle dillendiriyor. Bu taleplerini kimi zaman kabul ettirip kimi zaman kabul ettiremiyor olsalar da kadınlar toplumsal direnişin her daim en önündeler. Kadın dinamiği, kimi zaman güçlü kimi zaman zayıf ama özellikle Gezi İsyanı itibariyle durmaksızın mevcut rejim ve devlet ile çakışarak git gide güçleniyor.

Olasılıklar direnenlerden yana

Tüm muhalefetin susturulmaya çalışıldığı gayrı meşru baskın seçime doğru giderken, bu direniş dinamikleri, en çok da kadınlar, Erdoğan’ı ciddi ölçüde zorluyor. Fakat Erdoğan kliğinin elinde çok ciddi bir medya gücü var. Her gün onlarca kanaldan Erdoğan’ın propagandası yapılıyor. Rakiplerinin hiçbirinde olmadığı kadar maddi gücü var. Devlet olanaklarının tümüne sahip.

Seçimle ilgili dilediği kuralı değiştirip dilediğini çiğniyor. Dilediğini tutuklatıyor. Tüm bunların yanında eğer dikkatli olmazsak iktidarın seçimlere hile karıştırabileceğini de önceki deneyimlerimizden biliyoruz. Fakat tüm bu olanaklarla kıyaslandığında Erdoğan’ın oy oranı sürekli bir düşüş halinde. Ve sandıkta yenilme ihtimali yüksek.

Eğer Erdoğan bu seçimde yenilirse toplumda çok ciddi bir umut dalgası yükselecek. Tüm toplum üzerinde yaratılan korku dağılacak. Ülkeyi yeniden kurma olanağımız güçlenecek. Daha eşit, özgür bir toplumu kurmak için ihtiyacımız olan moral gücünü kazanacağız. Ayrıca Erdoğan’ın gidişi ile oluşacak kısmi özgürlük havası, bizim de zorlamamızla, özgürlük alanlarımızın daha da genişlemesine doğru ilerleyebilir.

Şayet Erdoğan, elindeki tüm bu güçle ve hileyle seçimi kazanmayı başarırsa, o zaman üzerimizde yaratmaya çalıştığı korku imparatorluğunu derinleştirmeye çalışacak. Neoliberal uygulamaların derinleştirilmesi ve savaş politikalarındaki artış ile birlikte işçilerin, kadınların, gençlerin, farklı inanç ve kimliklerin üzerindeki baskılar artacaktır. Fakat tüm bunları yaparken karşısında yine toplumsal direniş dinamiklerini, halkçı güçleri bulacaktır. Erdoğan ne yaparsa yapsın bu dinamikler O’na ülkeyi istediği gibi yönetme şansı vermeyecektir. Eğer bu dönemde her direniş dinamiği meclislerini oluşturur ve sadece taleplerini dile getirmekle kalmayıp bunları hayata geçirmeye karar verirse, bu örgütlü duruşun karşısında hiçbir diktatörün şansı kalmaz.

Kadınların AKP/Erdoğan iktidarıyla çelişkileri

AKP/Erdoğan rejiminin, kendisini en çok zorlayan kadınlarla olan çelişkilerine kısa bir bakış atacak olursak:

1.Cinsiyetçilik, en alt kademe öğrencelerin ders kitaplarına kadar girdi. Kadınlar her gün binlerce “gerekçe” üretilerek öldürülüyor, tacize, tecavüze uğruyor. Tacizciler, tecavüzcüler ve kadın katilleri ceza indirimleriyle ve hatta cezasızlıkla ödüllendirilirken, bu saldırılar aynı zamanda medyanın ve iktidarın söylemleri ile meşrulaştırılıyor. Çıkarılan onlarca kadın düşmanı yasa ile kadınlar ve çocuklar üzerindeki cinsel ve ekonomik erkek tahakkümü arttırılıyor. Tüm bunların yanında kadınlar daha da yoksullaştırılarak tamamen ailedeki erkeklere tabi kılınıyor.

2.Bin yıllardır var olan erkek egemenliği kapitalizmin gelişimiyle farklı biçimler de kazandı. Artık aynı zamanda bir bütün olarak da düşünebileceğimiz ataerkil kapitalizmin, -Türkiye özelinde 16 yıllık AKP iktidarının politikalarıyla da birlikte- kadınlar üzerindeki baskıları giderek daha da derinleşti. Çünkü kadınların toplumdaki ikincil konumu iktidar, sermaye ve erkekler için ciddi bir kar kaynağı. Bu sistemde en yoksul erkek bile ücretsiz olarak evdeki tüm hizmetini gören, hasta, yaşlı ve çocuk bakımını üstlenen, tüm öfkesini boşaltmakta hiçbir sakınca görmediği bir kadınla yaşıyor. Bu durum yoksul erkeklerin sisteme olan öfkelerini başka bir kanala boşaltmalarıyla törpülenirrken, sermaye için, erkek işçi emeğinin her gün yeniden, yenilenmiş biçimde ve ücretsiz olarak üretilmesi anlamını taşıyor. Ve üstelik gelecek kuşakların yetiştirilmesi anlamına gelen (gelecekteki işgücü) çocuk bakımını da bedavadan garanti altına almış oluyor.

Ayrıca erkek işçinin aldığı maaş çok düşük de olsa, bu durum kadının evdeki ücretsiz emeğiyle bir nebze dengelenebiliyor. Kadınlar, şiddet, cinayet, taciz ve tecavüz tehdidiyle bu hayata mecbur bırakılmaya çalışılıyor. Aynı zamanda devlet tarafından da çocuk fabrikası olarak görülen kadınlardan toplumu yeniden üretmeleri, tüm bakım işlerini ücretsiz olarak üstlenmeleri bekleniyor.

3.Krizdeki sermaye için kadınlar, ucuza ve güvencesiz çalıştırılabilecek işgücü konumunda. Kadınlara dayatılan bu hayat tasarısı AKP tarafından din sosuna bulandırılıp, “kutsal aile” olarak servis ediliyor.

Tüm bu saldırılara karşı kadınlar ise “aileyi koruma” adı altında çıkarılan, kadını aile içi şiddete ve mutsuzluğa mahkûm eden yasalara, yoksulluğa ve erkeklerin ölüm tehditlerine rağmen boşanma cesaretini gösterebiliyor. En karanlık dönemlerde, OHAL’de toplumsal dinamiklerin sesi cılızlaşmışken bile erkek egemenliğine karşı sokakları dolduruyorlar. Her yerde tacize, tecavüze, şiddete karşı ses çıkarıyorlar. Bunları yapan erkekleri teşhir ediyorlar, hayatlarına sahip çıkmak için, öz savunma uyguluyorlar. Direniş, kadınların tüm hücrelerine sinmiş durumda. Bu direniş ve cüret, gezi döneminden beri artarak devam ediyor. Kadınlar, yaratılmaya çalışılan korku imparatorluğunun en büyük düşmanı olarak sahneye çıkıyor.

Tamam artık, sıkıldık

Biz kadınlar, baskın seçim koşullarında bir kez daha taleplerimizi dile getiriyoruz.

Sokak sokak, ev ev gezip “Kadın düşmanlarına oy yok. Kadınların oyu hayata, barışa, özgürlüğe, eşitliğe…” diyoruz. Elbette seçim sonucu ne olursa olsun hayati sorunlarımız bir anda çözülmeyecek. Fakat Erdoğan ve onun şahsında Türk, Sünni ve erkek bir iktidarın kalıcılaşmasının önüne geçilebilecek. Bu da kadın mücadelesinin hareket alanının genişlemesini ve demokratikleşmesini sağlayacak. Kadın bedeni ve emeği üzerindeki baskı biçimlerinin görünür olmasına ve bu korku ortamını dağıtan, ısrar edilirse aynı oranda büyüyen bir özgürlük umudunun hızla yayılmasına vesile olacaktır.

Seçimlerin sonucu kadar seçim sürecindeki tavrımız da önemli. Seçim sürecinde oluşturduğumuz baskı, taleplerimizi daha görünür kılacak. Siyasetteki erkek söylemlere yaptığımız müdahaleler, bu söylemlerin geriletilmesini sağlayacak. En önemlisi de önümüze örülen korku duvarını bu sefer de sandıkta yıkacağız. Hayatlarımız üzerine kurulmaya çalışılan diktatörlüğün seçimle meşruluk kazanmasına izin vermeyeceğiz. Sandığa da oylarımıza da sahip çıkacağız. Diktatörleşmeye çalışan Erdoğan’a hep bir ağızdan; “tamam, sıkıldık artık yeter” diyeceğiz.

Şunu çok net söyleyebiliriz ki seçimlerden ne sonuç çıkarsa çıksın; kadınların bu direnişi var oldukça, Erdoğan ve onun kurmaya çalıştığı, 16 yıldır toplumun bütün hücrelerine sızan erkek iktidarı yıkılmaya mahkûmdur.

Biz kadınların, erkek egemenliğini yıkmak için çıktığımız bu yolda, öncesinde olduğu gibi seçim sonrasında da en önemli silahımız kadın dayanışmasıdır. Çünkü kurtuluşumuz kendi ellerimizde ve ellerimizin birbirine kenetlenmesindedir. İktidara kim gelirse gelsin artık bizlerin adına başkalarının karar vermesine izin vermemeliyiz. Kendi meclislerimizi kurup kararlarımızı alma ve bu kararların arkasında durup hayata geçirme vaktidir.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir