Kapitalizm, Modern/Konsantre Barbarlık ve Proleteryanın Karşı Hegemonyası-Volkan Yaraşır

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Kapitalizm organik, yaşayan bir sistemdir. Kapitalizm öldürerek “yaşar”. O, (kral Midas gibi) “dokundukça”, zamanı sermayeye dönüştürdükçe yaşar, bir nevi soluk alıp verir. Ama bildiğimiz gibi değil. O öldürerek, öldürdüklerinin soluğuyla beslenir ya da öldürdükçe soluklanır. O ölümdür. Thanatos’tur yani Yunan mitolojisindeki ölüm tanrısı. Thanatos ölümü simgelemez, o ölümün kendisidir.

“Tanrı” ve özel mülkün aynı kökten gelmesi şaşırtıcı değildir. Ölüm onları takip eder. Hepsinin hücumu hayata karşıdır.

Kapitalizm organikliğini ve yaşamasını ölümün üzerinden kurar. Ya da daha doğru bir tanımla kapitalizm bir zombidir. Yaşamla ölüm arasındadır. Bu “varoluşunu” yaşamı öldürerek “inşa “eder. Organikliğini bütün her şeyi inorganik hale getirmesinden alır. Toplumu inorganikleştirdiği ölçüde kendini üretir. Sınıflı toplumların en “modern” biçimi ve sömürünün en rafine halidir. En yoğun, en konsantre, en rasyonel ve en kompleks iktidar ve tahakküm ilişkileri örerek hayatı kuşatır ve bir nevi hayatın her alanına sızarak kendini üretir. Marx’ın “sermayeyi toplumsal ilişki biçimi ve bütünsel tarihi bir sistem ya da üretim tarzı” olarak tanımlaması boşuna değildir.

Kapitalizm en özlü bir ifadeyle sermayenin sınırsız diktatörlüğüdür, egemenliğidir. Bu diktatörlük proletaryayı kontrol ettiği ölçüde diktatörlük olarak kalabilir. Sermayenin diktatörlüğü artı- değer, özel mülk ve yabancılaşma üzerinden şekillenir. Sömürü, özel mülk ve yabancılaşma arasında birbirini besleyen ve şekillendiren içsel bağlar vardır. En başta mülkiyetin gücü, mülksüzlerin olmasından gelir. Yabancılaşma, sömürünün içselleşmesi, sürekli hale getirilmesinde başat rol oynar. Yabancılaşmış emek artı-değeri koşullar ve sınıfı “büyülü” ve yıkıcı bir atmosferin içine sokar. Yabancılaşma proletarya için kadavraya dönüşmedir. Somut ve çıplak bir fakirlik, yoksulluk, geleceksizlik ve hatta akıl tutulması demektir. Sermaye için ise kibir ve tanrılaşma halidir. Sermayeye muazzam zenginlik, refah sunar ve diktatörlüğünün içselleşmesini sağlar. Lenin Felsefe Defterleri’nde bu durumu şöyle tanımlar: “Mülkiyet sahibi sınıfla proleter sınıf aynı insan yabancılaşmasını temsil ederler. Ama birincisi, kendini kendi yerinde ve bu yabancılaşmanın içinde; bu yabancılaşmada kendisi için bir doğrulama bulmakta, bu yabancılaşmada kendi gücünü görmekte ve insani bir varoluşun görüntüsüne kavuşmaktadır. İkincisi ise, kendini yokedilmiş duyar bu yabancılaşmada; bu yabancılaşmada, kendi güçsüzlüğünü ve insandışı bir varoluşun gerçekliğini görür.”

KAPİTALİZM RUHU

Kapitalizmin ruhu sonsuz bir kâr güdüsü içinde şekillenir. Her şeyi metalaştırması, metaya dönüştürmesi kapitalist ruhun tezahürüdür. “Kâr, daha çok kâr” mantığı onun manik karakterini meydana getirir. Artı-değer sızdırma güdüsünün sınırsızlığıyla var olur. “ Kapitalistin biricik amacı, kâr etmenin, durup dinlenmeyen ve bitip tükenmeyen sürecidir”. Kâr, kâr oranı kapitalist üretimin itici gücüdür. Marx, “ Kâr oranı, kapitalist üretimin itici gücüdür” der ve ekler “Nesneler, ancak, bir kâr ile üretebildikleri sürece üretilir”.

Kapitalist sistemi iki V üzerinden tanımlayabiliriz. Birinci V, Marx’ın ifadesiyle Vampirin V’sidir. Evet kapitalist sistem aynen bir vampir gibi kan emerek, emeği emek gücü haline getirerek ve artı- değer gaspıyla kendini var eder. Birinci V, ikinci V’yi koşullar. Kapitalist sistem bir Virüs gibi çalışır. İkinci V virüsün V’sidir. Vampir nasıl birini ısırdığında onu enfekte ederse, kapitalizmin de bulaşıcı bir etkisi vardır. Kapitalizm virüs gibi yayılır, sirayet eder. Örgütsüz ve bilinçsiz kitleleri suç ortağı yapar. Böylece kendini rektifiye eder. Tahakkümünü kurar ve tahakkümün sıradanlaşmasını sağlar. Tüketim terörünün, konformizmin, çıplak ve yıkıcı bireyciliğin ve egosantrizmin sistem tarafından kutsanması boşuna değildir.

Kapitalizmin irrasyonel bir sistem olmasına rağmen başarısının/ hükmünün sırrı, kendini son derece rasyonel gösterebilmesinde ve bütün yıkıcılığı aleniyken kendini gizleyebilmesindedir.

Temel hareket yasalarını en kısa ve en konsantre bir şekilde şöyle tanımlayabiliriz: Kapitalist sistemin en karakteristik özelliği sermaye birikimidir. Rekabet, sermayeler arasındaki rekabet, sermaye birikimini ve sermaye birikiminin sürekliliği sağlar. Bu rekabet kapitalizm “yaratıcı yıkıcılığını” koşullar. Artı- değerin gaspı, fabrikaları bir disiplin mekanına, gerçek bir hapishaneye dönüştürür. Emek gücünün kontrolü sistem için yaşamsaldır. Fabrikalar hem disiplin, hem de sömürünün sistematize edildiği alanlardır. Sistemde sermayenin yoğunlaşması yani konsantrasyonu ve merkezileşmesi yani santralizasyonu kaçınılmazdır. Sermayenin organik birleşiminin yükselmesi sistemin temel işleyiş eğilimidir. Sermayeyle sermaye arasındaki çelişki teknolojik yenilenmeyi koşullar. Yani ölü emek, yani makinalar canlı emek yerine ikame edilir. Ama artı-değeri yalnızca canlı emek üretir. Robotik teknoloji, hiper otomasyon yaşansa da sistem krizler üretir. Kriz sistemin doğasındadır. Kâr oranlarının düşme eğilimi ya da “yasası” kendini bunalımlarla dışavurur. Kapitalizm tarihi bir yanıyla da krizler tarihidir.Sınıf mücadelesi kaçınılmazdır(yaşadığımız konjoktürde her ne kadar sosyal kapitalizm, insancıl kapitalizm tanımlamalarıyla inkar edilse de), üstü örtülmeye, massedilmeye çalışılsa da sınıf mücadelesi hükmünü sürdürür. Kapitalizm sınıfsal ve toplumsal çelişkiyi/ kutuplaşmayı arttırır, şiddetlendirir. Üretim araçlarının mülkü giddikçe çok küçük, parazit bir azınlığın eline geçmesine karşılık, sistemde emeğin nesnel toplumsallaşma eğilimi artar. Ve son olarak kapitalizmde iktisadi bunalımlarda kaçınılmazdır.

META: MİKRO KOSMOS

Kapitalizm ve meta ilişkisini, canlı hücre ilişkisine benzetebiliriz. Bu manada Marx’ın Kapital’e meta analiziyle başlaması tesadüfü değil, son derece bilimsel bir açılımdır. Lenin metayı, kapitalizmin çelişkilerinin en konsantre hali olarak yorumlaması boşuna değildir. Meta tanımından bir kavram matrisi oluşturabiliriz. Marx da meta analizden başlayarak, bir sistemin anatomisini analiz etmiş, olağanüstü bir arkeolojik çalışmayla sermayenin ontolojisini, işleyiş yasalarını ve ruhunu ortaya koymuştur.

Hücre, bir canlının tüm karakteristik özelliklerini bünyesinde taşır. Hücreyi incelerseniz, o canlının temel özelliklerini yakalama şansına sahip olursunuz. Yani hücreye fokus yapıldığında, bir anlamda canlının yapı taşı ya da mikro kosmosu inceleniyordur. O zaman canlı bir makro kosmossa, hücre mikro kosmosdur. Benzer bir benzetmeyi meta, kapitalizm arasında da yapabiliriz. Kapitalizm makro kosmossa, meta mikro kosmosdur.

Kapitalizm gücünü her şeyi metalaştırmasından alır. Ama bu nokta onun yeni en zayıf noktasını oluşturur. Yunan mitolojisindeki ölümsüzlük suyuna batırılmış yarı tanrı Aşil’in en zayıf noktası, topuklarıdır. Ölümsüzlük nehri Styx’e topuğundan tutulup batırıldığından, topukları nehrin sularına değmez. Aşil’in ancak eğer topuklarından vurulursa öleceğine inanılır.

Kapitalizmi en özlü ifadeyle şöyle tanımlayabiliriz: Kapitalizm bir meta uygarlığıdır ve meta üretimine dayanan bir sistemdir.

Peki meta nerede üretilir? Fabrikada, işyerlerinde, atölyelerde.

Peki metayı kim üretir? Proletarya. Kollektif işçi sınıfı. Kafa ve kol emekçisi.

Proletarya emeğin emekgücü haline getirilmesiyle, yani meta haline dönüştürülmesiyle ortaya çıkmış, kapitalist toplumun en temel iki sınıfından biridir. Marx, özel mülkiyetin gücünün onun sadece özel mülkiyet olmasından kaynaklanmadığını söyler. Onun gücünün sermayeye dönüşebilmesinden, emek gücünü satın alabilen özel mülkiyete dönüşebilmesinden kaynaklandığını söyler.

Proletarya ontolojik olarak emeğin emek gücüne dönüştürülmesine karşı direnir. Bu onun otonomisini oluşturur. Sınıflar mücadelesi sınıfın otonomisini besler, şekillendirir. Sınıf devrimci kimyasını ve yıkıcı gücünü otonomisi içinde oluşturur. Sermaye emeği emek gücüne dönüştürerek, meta haline getirerek var olur, böylece kendi ontolojisini kurar. Fabrika(işyerleri), bu anlamda konsantre bir tahakküm alanı ve yıkıcı disiplin merkezleridir. Yine aynı alan metanın üretildiği merkez olarak ve emek ve sermaye arasındaki çelişkinin en yoğun, en keskin yaşandığı yer olarak stratejik bir konuma sahiptir. Meta üretiminin kesilmesi, sınıfın bağımsız birleşik gücünün kristalize oluşu bambaşka gelişmelerin önünü açar. Aslında “Vampir” ve “Virüse” karşı yıkıcı hamleleri ifade eder. Vampir nasıl ki sadece kalbine sokulacak bir hançerle öldürebiliyorsa meta üretimin kesilmesi sermayenin kalbine sokulan bir hançer işlevini görür. Bunu her hangi bir grevde yada sınıfın muhteşem eylemlerinden biri olan fabrika işgallerinde ve genel grevlerde somut olarak görebiliriz. Aslında bu eylemler sınıfa Vampirin nasıl öldürebileceğini gösterir. Sınıfa kendi devrimci enerjisini hissettirir, yıkıcı gücünün farkına vardırır. Bundan dolayı sınıfın gerçekleştirdiği her eylem, sınıfın ruhunu silahlandırır. Hatta proletaryanın enternasyonal niteliğinden dolayı en yerel görülen eylem bile, enternasyonalist bir mahiyettedir. Kısaca proletaryanın tarihsel rolü sınıflar mücadelesi içinde ortaya çıkar. Sınıflar mücadelesi içinde şekillenir. Onun kapitalizmin kalbine hançer saplayacak kolektif aksiyon yeteneği, kapitalist üretim ilişkileri içinde belirlenir. Kapitalist sistem mülksüzler yaratarak var olur. Proletarya mülksüz bir sınıftır ve tüm mülksüzlerin kaderini belirleyecek yegane sınıftır.

ANTİ- KAPİTALİST MÜCADELE VE İŞÇİ SINIFININ ROLÜ

Kapitalist sistem son derece kompleks ve nüfuz edici bir sistemdir. Sistem hayatın her alanına sirayet ederek, çok boyutlu sömürü ve iktidar ilişkileri yaratır. Hayatın her alanını metalaştırır. Ve hayatın her alanını kapitalin parçasına dönüştürür. Son derece rafine iktidar ve tahakküm ilişkileri yaratır. Yeryüzünün, hatta uzayın, toplumların, canlıların, cansızların ve insanların yıkımı üzerinden kendini inşa eder.

Kapitalist sistem, bazen de daha evvelki toplumsal formasyonlardan devşirip, dönüştürdüğü egemenlik ve iktidar ilişkilerini kullanarak, kompleks bir sömürü, iktidar ve otorite ilişkisi inşa eder. Kompleks çelişkiler üretir, var olan geleneksel, tarihsel çelişki ve çatışkılardan yararlanır onları yeniden üretir. Sınıfsal çelişkilerin yanında ırksal, cinsel, mezhepsel, dinsel, kültürel çelişkileri kullanır, derinleştirir. Yeniden yaratır.

Bunları yaratırken flu bir atmosfer ve gri noktalar oluşturur.

Kapitalizm anatomik ve fizyolojik özelliklere sahip bir sistemdir. Anatomisi temel çelişki olan ve antagonist karakterli emekle sermaye arasındaki çelişkide kendini dışavurur. Sistem konsantre bir sömürü mekanizmasıdır ve emeğin tahakkümü üzerinden kendini üretir. Bunun yanısıra yıkıcı ve atomize edici çelişkiler üretir. Cinsel, ırksal,mezhepsel, kültürel, ekolojik vb. nitelikteki çelişkiler sistemin yıkıcılığının yarattığı toplumsal fay hatlarıdır. Bu toplumsal fay hatlarında muazzam enerji birikir. Bu tanımlama bir önemsizleştirme, talileştirme değil, tam tersine sistemin çok boyutluğunu ve kompleks karakterini göstermek içindir. Ve sistem karşıtı dinamikleri belirleme, sistem analizinin teorik temellerini oluşturma, devrimci öznenin altını çizmeye yöneliktir.

Kısaca işçi sınıfı sosyal bir anafor, sosyal bir mıknatıstır. Kadın özgürlük hareketi, ekolojik hareketler, cinsel tercih esaslı LGBTİ ve benzeri hareketler, hayvan özgürlük hareketleri, farklı heteredoks inanç esaslı hareketler anti- kapitalist dinamiklerdir. Ya da anti- kapitalist alan ya da anaforlardır. Ve ağırlıkta (sınıf hareketinin şekillenmediği konjoktürlerde) tekil mahiyette bir gelişim seyri gösterme karakterindedirler. Bu dinamikleri birleştirecek ve yıkıcı bir güce dönüştürecek bir potaya ihtiyaç vardır. Proletaryanın bağımsız, birleşik ve devrimci bir güç olması bu potanın oluşması yada sosyal anaforun yaratılması demektir. Ancak bu sosyal anafor, bir mıknatıs gibi diğer anaforları kendine çeker, kristalize eder ve sisteme yöneltir. Kısaca sömürü ilişkisi belirleyicidir. Öteki bütün ilişkileri içine alır, kapsar. Bu diğer dinamiklerin özgünlüklerinin görülmemesi, bağımsız örgütlenmesini red etmek anlamına gelmez.

Altı çizilen, Anti- kapitalist dinamiklerin gerçekten yıkıcı bir güce dönüşmesinin yolu ve yöntemidir. Kapitalizmi yıkmak hedefli bir yaklaşımdır. Yoksa kapitalizmin olağanüstü bir absorbe etme gücü olduğu unutulmamalıdır. Kapitalizm hatta bu yönüyle muhaliflerinden beslenir, kendini yeniler, hakimiyetini daha rafine hale getirir. Bunun en çarpıcı örneği bir kollektif ve küresel ayağa kalkış olan 1968 dinamiklerinin sistem tarafından ehlileştirilmesi ve absorbe edilmesidir.

İDEOLOJİK MÜCADELENİN ÖNEMİ

İşçi sınıfı, kapitalizme karşı kategorik bir tanımlama riskini içinde taşısa da (Engels’in vurgusu da olan) üç temelde mücadele yürütür. Birbirini tamamlayan, besleyen ve aralarında diyalektik bir bütünlük ve bağ bulunan mücadele biçimlerinden biri olan politik mücadele, belirleyicidir. İktidar hedefli ve yıkma esaslı bir mücadeledir. Sınıfın devrimci öznesinin varlığı bu noktada yaşamsaldır. Marx şöyle bir vurgu yapar: “İşçi sınıfının politik hareketinin amacı, hiç kuşkusuz, işçi sınıfı için siyasi iktidarın fethedilmesidir”. İdeolojik mücadele ise proletaryanın rotası belirler, başka bir dünyanın nasıl kurulacağını ve 7000 yıllık sınıflı toplum tarihinden ve onun yarattığı “pisliklerden” nasıl kurtulabileceğini gösterir. Diğer mücadele temeli ise ekonomik ve demokratik mücadeledir. Hem bir biriktirme sürecini ifade eder, hem de bir hazırlık süreci anlatır. Kendini temel ve demokratik hakların alınması, korunması ve geliştirilmesi üzerinden şekillendirir.

Kapitalist sistemin en belirleyici özelliği yüksek bir ideolojik illüzyon yaratabilme becerisindedir. Bunun yanında egemen ideoloji egemenlerin ideolojisi olduğu unutulmamalıdır. Ve sermayenin sadece üretim araçlarına değil, aynı zamanda zihniyet üretme araçlarına sahip olduğunun altı çizilmelidir. İdeolojik illüzyon ve hegemonya sistemi rasyonalize eder ve “normaleştirir”. Marx muazzam bir tanımlamayla ideoloji ve sınıf egemenliği ilişkisini şöyle kurar. Bu vurgu bir yanıyla da ideolojik hegemonyaya yönelik bir açılımdır. “ Her çağın hakim fikirleri, o çağın hakim sınıfının fikirleridir. Yani, toplumun hakim maddi kuvveti olan sınıf, aynı zamanda onun hakim manevi kuvvetidir. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf, aynı zamanda zihni üretim araçları üzerinde de kontrol sahibidir. Ve bundan ötürü, genel olarak, fikri üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri ve fikirleri, bu hakim sınıfın etkisi altındadır.”

İdeolojik hegemonyanın ve sınıf tahakkümünün temel aparatı/ aygıtı devlettir. Kapitalist devlet sermaye egemenliğini sağlayan temel aygıttır. Sermaye birikiminin her şart altında güvence altına alınması ontolojisini belirler. Kapitalist devlet bunu yaparken alt sınıfları zorla baskı ve tahakküm altına alır. Bunun yanında sistemin rasyonalize edilmesi, genel bir rızanın inşası gerekir. Toplumun, kitlelerin rızası sağlayan, sistemin bütün anormalliğine, irrasyonelliğine rağmen rasyonel kılan hegemonyadır. İdeolojik hegemonya/ ideolojik zor sistemin sürekliliği için hayati önem taşır.

Bu noktada işçi sınıfının ideolojik mücadelesinin önemi ortaya çıkar. Başta işçi sınıfının ve bütün ezilenlerin kendilerini kuşatan akıl tutulmasından, ideolojik blokajdan, ideolojik illüzyondan kurtulması sistemli, uzun soluklu, ideolojik mücadeleyle mümkündür. Çünkü egemen düşünce egemenlerin düşüncesidir ve sermaye yalnızca üretim araçlarına değil zihniyet üretme araçlarına da sahiptir.

İdeolojik hegemonya konusu hafife alınmamalıdır. İdeolojik zor, çıplak zordan daha etkili, kalıcı ve kötürümleştiricidir. Bu noktada Lenin’in ve Gramsci’nin hegemonya üzerine çalışmaları önemlidir. Lenin’in Ne Yapmalı ve İki Taktik kitapları temel kitaplar olarak ele alınabilir. Gramsci’nin sistematiğinde hegemonya kavramı, belirleyici bir rolü sahiptir. Gramsci, Lenin’den esinlenerek hegemonya kavramını derinleştirir. Rus Devrimi’nin gerçekleşme dinamikleriyle, Batı’daki devrimci pratiklerin başarısızlığının nedenleri üzerine analizler yaparak, hegemonya kavramı üzerinde yoğunlaşır. Bu paralelde kendi “modern prens, organik aydın, tarihsel blok, pasif devrim, transformismo, hegemonya” gibi kavram matrisini kurar ve devrimin güncelliğini arar. Ayrıca sınıf bilincinin stratejik önemi üzerinde duran Lucaks, yanlış bilinç, şeyleşme, meta fetişizmi gibi açılımlarıyla yabancılaşma kavramını derinleştirmiş, katmanlaştırmış ve ideolojik mücadelenin yaşamsallığına vurgu yapmıştır. Chomsky, rıza imalatı, medya denetimi, propaganda modeli kavramıyla devletin ideolojik aygıtlarının etkinliğini ve muazzam manipülasyon gücünü sergilemiştir. Yine ideoloji ve devletin ideolojik aygıtları üzerinde çalışan Althusser önemli analizler yaparak ideolojik zor ve bu zorun biçimlenişi üzerine düşünmüştür. Kültür endüstrisi üzerine kapsamlı çalışmalar yapan Frankfurt ekolüne bağlı düşünürler, kapitalist sistemin kompleks karakteri ve kendini yeniden üretme ve rasyonalizasyon mekanizmaları üzerine farklı çalışmalar ve çözümlemeler ortaya koymuşlardır.

Bu birikimler ve bu birikimlerin sınıf mücadelesi içinde şekillenişi, işçi sınıfının kolektif aksiyon yeteneğini açığa çıkaracağı gibi, bağımsız, birleşik, devrimci gücünü besleyecektir. İdeolojik mücadele bu anlamda sınıfın bu dünyayı yıkabilme, değiştirebilme gücüdür ve başka bir dünyayı istemesinde ve inşa etmesinde vazgeçilmez silahıdır.

MARKSİZM YIKICI BİR TEORİ, BÜTÜNLÜKÇÜ VE DEVRİMCİ BİR SİSTEMATİKTİR

Marksizm- Leninizm yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir. Marksizm multi disipliner ya da daha doğru bir ifadeyle disiplinlerüstü bir sistematiktir. Sınıflar mücadelesi içinde mana bulur ve sınıflar mücadelesinin teori ve pratiğidir. Sınıflar mücadelesinin zenginliği içinde ve bu mücadele içinde sınamasıyla kendini üretir, doğmalar yığını olmaktan yada totolojiye dönüşmekten kurtulur. Marksizm dünyayı anlama, kavrama ve değiştirme faaliyetinin bütünlüğüdür. Marksizm’de değiştirme esastır.

“Yeni” kapitalizm, yeni bir Ortaçağ gibi kendini konumlandırıyor. “Yeni” kapitalizmin en temel karakteristiği sistematik bir gericilik ve metafizik üzerinden kendini tanımlaması ve gerçekleştirmesidir. Kapitalizmi aslında genel olarak metafizik bir gerçeklik olarak değerlendirebiliriz. Sistemin işleyişi, doğası, ruhu ve varoluşu irrasyoneldir. Yeni kapitalizm konsantre bir gericiliktir. Bilinemezci yani agnostiktir. Saf ve çıplak bireyci yani indivüdüalisttir. Kaderci yani fatalist ve pesimisttir. Hayatın her alanına sinizmi aşılar. Metafizik bir gerçeklik olarak, egemenliğini inşa eder. Kâr güdüsüyle toplumu, doğayı,eko- sistemi, insanı yıkar ve parçalar. Bilimi tekeline alarak tahakkümünü sürekli kılmaya, hegemonyasını derinleştirmeye çalışır. Bilginin tekelini elinde tutarak, bilginin hegemonyası inşa eder.

İşçi sınıfı böylesi çok yönlü ve çok boyutlu bir sisteme ve bu sistemin bulaşıcı ve yıkıcı etkilerine karşı, ideolojik mücadeleyi yükseltmeli ve derinleştirmelidir.

Sistemin sistematik gericiliğine ve modern barbarlığına karşı bizim bakışımız, sınıfsal eksende olmalıdır. Bilimi bu sınıfsal eksende bakışı derinleştirmek ve yoğunlaştırmak için bir silah haline getirmeliyiz. 19. Yüzyılda büyük bilimsel gelişmeler, enerjinin dönüşümü yasasının bulunması, canlı organizmalarının hücre yapılarının ortaya çıkması ve Darwin’in evrim teorisi gibi bilimsel gelişmeler Marx ve Engels’in fikirlerinin gelişimi etkiledi. Sistematiklerini besledi.

Pozitivizmin cazibesine kapılmadan, bilimi sınıf mücadelesinin gelişmesi ve sınıfsal bakışın derinleştirilmesi için silaha dönüştürmek gerekir. Marksistlerin her olaya ve her olguya sınıfsal eksende bakması ayrıştırıcı bir niteliktir. Çünkü bu bakış açısı kapitalizmi anlamanın, onun anatomisi çözmenin, sömürü sistemini analiz etmenin ve bu sistemin nasıl yıkılabileceğinin yöntemini kavramın “sırlarıyla” yüklüdür.

Bizler yani diyalektik ve tarihsel materyalistler olaylara “bilimsel” değil, sınıfsal bakarız. Bilimi bu bakış açımızın derinleştirilmesi ve geliştirilmesinin aracı olarak ele alırız. Yani dünyayı anlama, kavrama ve değiştirmenin parçası olarak görürüz.

Marx, Feuerbach Üzerine Tezler adlı kısa felsefi notlarında, Marksizmin ruhunun, ihtilalciliğinin en konsantre ve bu ölçüde de en yalın anlatıldığı bir vurgu/ tez vardır: 11. tez.

Aslında bu tez diğer 10 tezin konsantrasyonunu ifade eder ya da diğer 10. tez 11. tezi koşullar. 11. tez gerçekliği, dünyayı anlama ve gerçekliği ve dünyayı değiştirmekle ilgilidir. Ve bilinçli insan eylemine yani praksise net bir vurgudur. Bugünde yapmamız gereken 11. tezi manifestolaştırmak ve anti- kapitalist mücadelenin ekseni haline getirmektir.

Son sözü Marx’a bırakalım: “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı değişik biçimde yorumladılar. Oysa aslolan dünyayı değiştirmektir.”

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir