Kent hakkı mücadelesini örmek – Cihan Uzunçarşılı Baysal

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Her hukuki kazanım ertesinde yeni düzenlemelerle kadük edilen hukuk, cim karnında nokta değişikliklerle iptal edilen planların, riskli alan kararlarının, ÇED’lerin yeniden kotarılışı, kamu yararı yerine sermaye yararını gözeterek tarih, kültür varlıklarını, yeşil alanları, yaşam alanlarını sermayenin talanına açan yönetimler, koruma kurullarının dönüştürülüşü, meslek odalarına baskılar ve tekmili birden mekan üzerinden hukuk devleti ilkeleri ve demokratik mekanizmaların hiçe sayılışı…Otoriteryan kentsel müdahalelerin şahikası ise olağanüstü zaman düzenlemeleri acele kamulaştırmaların sıradanlaştırılmaları oldu.

Hukuksal mücadelenin yetersizliği

Kent merkezinde kim kalacak, hangi kentsel kamusal varlık kime peşkeş çekilecek, kupon araziler nasıl gasp edilecek (mesela askeri alanların TOKİ ve belediyelere devirleri için çalışmalar 15 Temmuz öncesinden 2013’te başlatılmıştır, hatta 2009’da Kültür Bakanı Günay’ın bu yönde açıklamaları vardır.)… Her şey en tepeden hesaplana geldi. 2011 seçimleri önemli bir eşiktir. Tepeden inme çılgın projeler, büyüme/ gelişme söylemi altında milli gururun sırtını sıvazlayarak kentsel otoriteryanizme meşruiyet inşa ettiler. Unutmayalım ki her otokratın hayalinde adını geleceğe kazıyacak bir mega proje vardır!

Öyleyse bugün değişen ne? Hukuk devleti normlarından sapma ve yargı bağımsızlığının yok edilmesiyle hukuki mücadele zaten giderek anlamını yitirmekte. Mücadelenin diğer ayağı fiili mücadele ise devlet şiddetinin ve baskıların katmerleştiği bir iklimde zorlaşacaktır. Nitekim 18 Aralık’ta Sultangazi’de riskli alan kararıyla ilgili toplantının maskeli, silahlı özel harekât tarafından basılarak yasaklanması ilk kez görülen bir şeydir!

Yeni bir örgütlenme

Mahalle toplantılarının, kent hakkı etkinliklerinin ya da basın açıklamalarının güvenlik gerekçesiyle böyle keyfi engellenmelerini yaşayabiliriz. İktidarın yanı sıra, iktidara sırtını dayayan sermayenin de her çeşit baskı ve şiddet aracını uygulamaya sokacağını-Cerattepe’de gördüğümüz üzere- öngörebiliriz. Son günlerde, yaşam savunucularına karşı açılan tazminat davalarını buradan da okuyabiliriz.

Kent hakkı mücadelesi hiçbir zaman kolay olmamıştı; daha da zorlaşacaktır. Kentte kimin kalacağı, aynı zamanda kentin kimin kenti olacağını tayin eden bir siyasi mücadele, bir demokrasi mücadelesidir. Dolayısıyla bu hareket otoriteryanizme karşı mücadelenin de önemli cephelerinden biri olacaktır. Tam da bu nedenle, yeni bir dil, yeni mecralar, yeni zeminler keşfedilmeli, cepheyi genişletecek yeni beraberlikler kurulmalıdır.

Otoriteryanizm altında kent hakkı mücadelesi

15 Temmuz’dan bu yana OHAL döngüleri altında yaşamaktayız. Olağanüstü hali en kısa zamanda sonlandıracağını dosta düşmana ilan etmiş iktidar anlaşılan memleketi OHAL’ler boyu yönetmekte kararlı. Öte yandan, kamuoyundaki yaygın kanının aksine, yaşamakta olduğumuz süreci OHAL olarak adlandırmak doğru değil.

Olağandışı durumlarda veya kriz dönemlerinde yürütme organına olağanüstü yetkiler tanıyan OHAL, kısmi ve geçici bir hukuk rejimi olup iktidara tanıdığı yetkiler de siyasetin ve yargının denetimine tabidir. Müdahale, krizin aşılıp güvenliğin yeniden tesisini gerektiren alanla sınırlı olup geçici sürelidir; genel ve ileriye dönük düzenlemeler yapılamaz. Oysa başta BM gibi uluslararası örgütlerin ikaz ettikleri üzere, Türkiye, “OHAL sınırlarının dışına taşan” bir keyfi uygulamalar rejimine savrulmuştur. Bugün karşı karşıya olduğumuz siyasi rejimi herhangi bir tanımlamaya sokacaksak OHAL değil otoriteryanizm olarak adlandırmak gerekir.

OHAL ve kent-ekoloji mücadelesi

Kent ve ekoloji mücadelesinden baktığımızda iktidarın 15 Temmuz ertesi yürürlüğe koyduğu ilgili yasa ve düzenlemeler sıklıkla ‘’OHAL fırsatçılığı’’ olarak değerlendirilmekte. Doğayı ve yaşam alanlarımızı sermayenin eline teslim eden Madde 80’den, Sur’un yeniden inşasına, askeri alanlara yönelik düzenlemelerden, yeni riskli alan kararlarına kadar OHAL potasına atılmaktalar. Yukarıda da belirttiğimiz üzere OHAL rejiminin sınırlı ve kısıtlı çerçevesini aşan bir yönetim altındayız ve bu otoriteryan rejimin 15 Temmuz öncesinden kentsel mekânlar üzerinden inşa edildiğini iddia edeceğiz.

Neoliberal sistem ve AKP

İktidara gelmesinden itibaren AB uyum sürecine yönelik ve kendi muhafazakâr tabanının talepleri doğrultusunda, bireysel hak ve özgürlükler alanında ve kimlik açılımlarında ardı ardına ilerlemeler kaydeden AKP, böylece, vesayetçi demokrasiyi yıkan ‘’Muhafazakâr Demokrat Devrim’’ şampiyonu olarak kendini kabul ettirdi. Oysa aynı dönemde AKP, neoliberal sisteme eklemlenmek üzere birçok ekonomi politikasını hayata geçirdi.

Sosyal ve ekonomik hakları tırpanlayıp emekçiye, dar gelirliye yaşamı dar ederken kentsel kamusal alanları, mahalleleri, tarih ve kültür varlıklarını sermayenin talan ve rant projelerine açmaktaydı.

AKP, kent ve kırsaldaki yaşam alanlarında hukuk devleti normlarını, insan hak ve özgürlüklerini, konut hakkı/ çevre hakkı gibi temel hakları yok sayarak yıkımlar, zorla tahliyeler, yerinden etmeler, zorla yeniden iskanlar (kentsel dönüşüm-TOKİ siteleri) , toprak gaspları, suya el koyma…her türlü hukuksuzluğu gerçekleştirmekteydi. Otoriteryanizm, kentsel / kırsal fark etmeden önce mekân üzerinden yükseldi.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir