Kentin çığlığı: “Esmiyor” – Utku Şahin


Küresel çapta görülen iklim krizinin ve buna bağlı aşırı iklim olaylarının ülkemizdeki yansımaları oldukça güçlü. Sel baskınları, aşırı sıcaklık, tarım faaliyetlerinin zorlaşması, hava kirliliği vb. günlük yaşamda önümüze çıkan krizler var. Dünya devletleri ile sermaye güçlerinin rant, aşırı üretim/tüketim politikaları sonucu, gezegenin yok oluşuna giden yolu adımlıyoruz.

Sera gazı salınımı çoğalıyor

Yaz aylarında olmamız nedeniyle öne çıkan krizlerden biri elbette aşırı sıcaklar. Enerji ve İklim uzmanı Önder Algedik’in açıkladığı verilere göre “2018 yılı dünyada ölçülmüş en sıcak dördüncü yıl olarak kayıtlara geçti. Türkiye için ise üç şey kayıtlara geçti: Birincisi en sıcak ikinci yıl oldu. En sıcak yıl 2010 yılı idi. İkincisi en fazla aşırı iklim olayının yaşandığı ikinci yıl oldu. En fazla iklim felaketinin yaşandığı yıl ise 2015 idi. Üçüncüsü ise 2018 yılında krize rağmen en fazla fosil yakıt ithal ettiğimiz altıncı yıl olarak kayıtlara geçti.”

Bir yandan Türkiye’nin de bulunduğu uluslararası alanda yapılan çeşitli toplantılarda büyüyen iklim krizine karşı “emisyon” ve “çevre koruma” kuralları onaylanırken, diğer yandan ülkemizde fosil yakıt ithalatına bağlı ekonomik yönelim varlığını sürdürüyor. Bu haliyle yükselmekte olan iklim krizine karşı alınan “önlemler” gerçekliğini yitiriyor.

Sera gazı salınımı ile ilgili azaltma politikaları sözlü olarak ifade edilse de pratikte atmosfere salınan gaz miktarı uluslararası alanda açıklanmak zorunda olduğu için, mevcut istatistikler sonucu biliyoruz ki, salınım azalmak yerine katlanarak çoğalıyor.

Atmosferde biriken zararlı gazlar nedeniyle hava dengesi her geçen gün bozuluyor. Bu bozulmanın günlük yaşama yansımasını hava sıcaklığının normalin üzerine çıkması ve aşırı iklim olayları olarak görüyoruz. Ayrıca iklim dengesinin bozulması tarım faaliyetleri gibi günlük yaşamın devamlılığında en önemli nokta olan sağlıklı ve nitelikli gıda ihtiyacını zora düşürmekte.

Beton sevdalıları
Sera gazı salınımında fosil yakıt kullanımına bağlı sera gazı etkisinin yanı sıra iklim krizini etkileyen diğer faktörleri anlamak için ranta dayalı betonlaşma ve asfaltlaşma politikasını incelemeliyiz. Dökülen her asfalt ve beton, hem üretim süreciyle hem de sonrasında yarattığı çeşitli etkilerle krizi büyütüyor. Toprağın asfalt ile örtülmesi sel baskınlarına ve ısı tutucu etkisiyle sıcaklık artışına neden oluyor.

Karayolu ulaşımı kaynaklı karbondioksit salımı 1990-2017 yılları arasında yüzde 219’luk, betonlaşma sonucu çimento üretimi ile yapılan salınımlar ise yüzde 257’lik bir artış gösteriyor.

Geldiğimiz aşamada iklim krizinin büyümesini engellemek için beton ve asfalt politikasını yasaklamak tek başına çözüm değil elbette. Hali hazırda şehirlerin mevcut yapısı hiç beton dökülmese dahi sera gazı salınımı yapmaya devam ediyor. Elbette meselenin diğer bir yanı, ekosistemin devamlılığında büyük rolü olan ormanların yok edilerek üzerine beton ve asfalt dökülüyor olmasıdır.

Gezegen B yok
Yaşamın tümüyle tehdit altında olduğu bu koşullarda iklim felaketleri sıradanlaştırılmak isteniyor. Üzerinde yaşadığımız gezegenin yok oluşunu ancak köklü adımlar atarak engelleyebiliriz. Bu adımlar içerisinde fosil yakıtların yasaklanması ve toprağın altında bırakılması, beton/asfalt politikasından vazgeçilmesi, tüm doğal yaşam alanlarının korunması gibi maddeler mevcut.

Seçimlerin hemen ardından iktidarın yanı sıra yerel belediyeciliğin iklim krizine karşı nasıl cevap vereceği önemli bir sınav olacak. Biliyoruz ki şehir merkezlerinin AVM ve rezidanslarla kuşatılmasında, yeşil alanların tahrip edilmesinde vb. belediyelerin payı bulunuyor. Alternatif olarak ekolojik yaklaşımların yerellerde demokratik kanallar ile inşa edilmesi, halkın bu süreçlere aktif yönlendirici katılımının sağlanması gerekiyor.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*