Kürt Özgürlük Hareketi Devrimin İmkanına Yürüyor! – Perihan Koca

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Olağanüstü “yıkıcı ve yaratıcı” yepyeni bir toplumsal politik zeminin üzerinde konumlanıyoruz.

Küresel, bölgesel ve yerel tüm güçler şimdiye değin hiç olmadığı kadar hareket halinde, her güç kendi hedefine doğru sürekli hamle yapıyor, sürece kendini dayatıyor. Her hamlede dengeler yeniden şekilleniyor ve farklı denklemler açığa çıkıyor.

Küresel kapitalizmin yapısal krizinin giderek derinleştiği ve neoliberal kapitalizmin çelişkilerinin arttığı hegemonik bir buhran ve istikrarsızlık atmosferi tepede oturan egemenleri oldukça sarmış durumda. Uluslararası ve bölgesel politik ahval, muazzam derecede iç içe geçmiş ve güç ilişkileri birbirini doğrudan etkiler halde…

Evet, fotoğraf giderek netleşiyor. Devrim iddiasının sözde savunucuları değilsek ve aslında net olan fotoğrafı yüzeyindeki bulanıklığından arındırarak yaşadığımız sürece bütünlüklü tarzda odaklanacak olursak, tablo tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor.

Kaos iklimi sistematikleşiyor

Yaşanan sürecin kendisi asla gökten zembille öylesine inivermiş bir tesadüfler silsilesi değil. Zamanın bunaltıcı, ağır akan ve yenilgili rutini, halkların direniş dinamiklerinin sınırları buharlaştırdığı oranda hükmünü yitiriyor. Sokak siyasallaştıkça zamanın nabzı daha da hızlı atıyor.

Toplumsal politik atmosfere hakim olan kaos iklimi sistematikleşiyor. Kaos derinleştikçe muazzam bir “kalkışma” hali baş gösteriyor ve yepyeni bir momentin önü açılıyor. Hatta, kabul görsün ya da görmesin, derinleri gören gözler için ikinci bir Gezi/Haziran dinamiği farklı biçimleriyle bir hayalet gibi ortalarda dolaşıyor…

Evet, her hamle her kazanım bıçak sırtında… Evet, sürecin tabiatı fevkalade karmaşık…

Lakin,  içinde soluduğumuz karmaşa, aynı zamanda tarihsel doğuşlara ve Ortadoğu genelinde önemli kırılmalara gebe.

KÖH’ün işaret fişeği

Ortadoğu ve Türkiye bağlamında, içerisinden geçtiğimiz sürecin ana aktörlerinden Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH), dört parçalı Kürdistan’da halkı özgürleştirecek demokratik bir devrimin imkanını arıyor.

Savaş coğrafyasının göbeğinde duran ve Irak, İran, Suriye, Türkiye devletleriyle farklı gerilim ve kuşatma eksenlerinde konumlanan KÖH, arkasına aldığı 36 yıllık tarihselliği, sivrilen emekçi-yoksul-kadın karakteri ve çok yönlü taktik zenginliğiyle hareket ediyor. Özellikle son dönemde kazanılan yeni mevzilerle, ulus devletlerin sınırlarıyla dört parçaya bölünmüş Kürdistan fiilen bütünleşiyor.

Şüphesiz, Rojava Devrimi, uluslararası ve bölgesel dengeleri alt-üst edecek sarsıcı bir etki yarattı ve KÖH’ün yerleştiği yeni evrenin başlangıç işaretiydi.

Ardından DAİŞ saldırılarının yoğunlaştığı ve Musul işgali ile başlayan süreç, PKK’nin Maxmur, Şengal ve Güney Kürdistan’daki kritik müdahaleleri yaşandı. Direnişi sınırın Türkiye tarafına taşıyan ve toplumsallaştıran Kobanê direngenliği ise, sürece başka bir boyut kazandırdı.

Süreç, 7 Haziran’da Türkiye’de HDP’nin barajı alaşağı etmesiyle taçlandı.

Artık, Kürt Özgürlük Hareketi uluslararası düzlemde eskisinden çok daha meşru olduğu özel bir konuma yerleşti.

Gayri meşru iktidarın tasfiye hamlesi

Gelinen noktada, herkesin malumu olduğu üzere, Gezi, Kobanê ve 7 Haziran momentleriyle, AKP/Erdoğan siyasetinde onarılamayacak gedikler açıldı. AKP/Erdoğan, meşruiyet ve yönetememe krizi içinde.

Erdoğan, içerisinde bulunduğu tablonun vahametini kendisi de anlamış olacak ki, bir “şok doktrini” çerçevesinde fiili bir kanlı savaş atmosferini topluma dayattı. O dayatma, şiddetle toplumu “eğitmeyi”, şaşkınlaştırmayı ve teslim almayı hedefliyordu. Kanlı süreç, devlet-altı gizli yapıların desteğiyle birlikte 7 Haziran öncesinde devreye sokuldu.

Seçim sonrası yaşadıkları kısa bir afallama ardına, şimdilerde 1 Kasım’da yapılması olası erken seçim manevrasıyla süreci kendilerinden yana döndürmeye çalışıyorlar.

İşte, hızla girişilen siyasi ve askeri operasyonlar, “askeri yasak bölge” adı altında köy boşaltmalar, sokağa çıkma yasakları, yangınlar ve infazlar, yeni savaş konseptinin manevraları olarak devreye sokuldu.

Ve, 8-9 Eylül’de bizzat AKP’nin örgütleyip sokağa döktüğü çetelerin Türkiye genelinde HDP binalarını yakma, linç ve katliam girişimleriyle, süreç salt Kürdistan coğrafyasına açılmış bir savaş olmaktan çıkıp, “batı” tarafına da taşınmış ve bir “iç savaş provası” yaşanmıştır.

Karşımızda sermayenin kendisine biçtiği rolü/tarihsel misyonunu tamamlamış ama geri çekilmeyen bir Erdoğan ve mafyalaşan “gayri meşru bir iktidar” var…

Erdoğan iktidarı Gezi’de yediği okkalı tokat ardına, 7 Haziran’da HDP’nin Türkiye halklarında yarattığı heyecan ve sinerjiyle, geri dönüşsüz bir çürüme içerisine girdi.

Lakin, sermayenin Doğan grubunun medyası ve dönek liberalleri kullanarak sisteme içermeye ve ehlileştirmeye çabaladığı HDP, büyük bir zafer kazandığı 7 Haziran sonrasında takındığı şaşkın ve sürecin taleplerini karşılayamayan hantal tutumla, halkların demokrasi programını gündeme dayatamadı ve AKP’nin çizdiği sınırlar içerisinde kalarak kendisine dayatılan gündemlere bir biçimde tabi oldu. Ve elbette, bu durum AKP’ye hamle yapma imkanı kazandırdı.

“DAİŞ ve PKK’ye karşı savaşıyoruz” görüntüsü verilerek, bir yandan ABD ile yapılan anlaşmayla uluslararası arenada yitirdiği prestijini tekrar kazanma ve “tampon bölge şart” mesajları verme gayretine girişen Erdoğan, öte yandan avucuna aldığı medya organlarıyla HDP’yi itibarsızlaştırıp tasfiye etme politikasını yoğunlaştırdı.

“Medya savaşımı” eliyle HDP’ye yönelik bir düşmanlık oluşturmak isterken, aynı zamanda PKK ve HDP’yi karşı karşıya getirmeyi planlayan ayrıştırıcı bir dili devreye sokuldu.

Şimdilerde, “İmralı iyi”, HDP kötü, Kandil “en kötü” ekseninden söylem üreten bir medya işletiliyor.

KÖH’ün halklaşan iradesi

Kürt Özgürlük Hareketi’nde askeri, siyasal ve diplomatik alan hala kendi rollerini oynuyor. HDP’nin “sisteme içerilme” ihtimaline ve demokratik siyasetteki zayıflığa dikkat çekiliyor.

HDP’nin Türkiyelileşme hamlesine, Kürdistan’ın dört parçasında halklaşan bir iradeyle ön açılmaya çalışılıyor. Bu minvalde, gündelik değil, uzun bir tarihsel sürecin olasılıkları gözetilerek ve çok yönlü hamlelerle hareket edildiği görülüyor.

Dört parçanın devletleriyle, tabiri caizse “yanlışlıkla küçük bir taş atılsa savaş çıkma ihtimalinin oldukça yüksek olduğu” gerginlikte bir hatta karşılıklı konumlanırken, (Irak’ta Barzani ile ilişkiler gittikçe daha keskin bir gerginlikte seyrederken, İran ordusunun tankları Kandil eteklerine yığılmışken, Türkiye hava operasyonlarını yoğunlaştırırken ve Suriye’deki savaş ortamı etrafına sıçrarken….) KÖH’e, “kayıtsız şartsız silahları bırakın ” demeye gelen “ tek taraflı ateşkes ve barış” çağrıları oldukça soyut ve ayakları havada kalıyor.

İçerisinden geçtiğimiz süreçte halkların ihtiyacı olan şey, havada asılı duran ve içi boş barış çağrılarından ziyade, halkların direniş birliğinin inşasına davet ve buna cüret etmek olmalı. Aksinde ısrar, politik şımarıklıktan ya da liberal ahmaklıktan öteye geçmeyecek, toplumsal gerçekliğe denk düşmeyecek ve halklara değmeyecektir.

Kürtlerden, uğruna bunca fedakarlık yaptıkları “özgürlük” hedeflerine ulaşmadan kurbanlık koyun misali boyunlarını uzatmalarını beklemek fantastik bir hayaldir. Üstelik, muktedirler, beş aydır Öcalan ile görüşmeleri engelliyor, “çözüm masasını” devirip, “Dolmabahçe mutabakatını” yok sayıp, 24 Temmuz’da belki de tarihinin en büyük hava saldırılarını gerçekleştiriyorken.

Gerilla kendi gücünü henüz (Dağlıca ve Iğdır’a kadar) devreye sokmuş değil, misilleme eylemleriyle ve yeni dönemin savaş taktikleriyle süreci ilerletiyor. Kuzey’de Kürt sorununun demokratik siyaset temelinde çözümünde ısrar ediliyor.

Erdoğan’ın Kürtleri zapt etme politikası

Erdoğan ve şürekası, Türkiye halklarını bir iç savaşa doğru yönlendirirken, Kürtleri zapt etme ve tasfiye etme hedefine, özellikle son on gündür yaşanan süreçte,  Cizre’nin “başını ezerek” ulaşmak istedi.

Ayrıca, “şehit cenazeleri” ile milliyetçi tabanı kendisine çekip, düşüşe geçen toplumsal desteğini konsolide etmeyi ve bu sayede gece gündüz sayıkladığı “400 vekil” hayaline ulaşmayı hesaplamış olmalı.

Lakin, “şehit cenazelerinde”, asker ailelerinin Erdoğan-AKP’ye yönelik tepkileri önemli bir kırılma ve toplumsal tepki yarattı.

Erdoğan’ın yaptığı hesaplar bumerang misali her an kendini vurabilir.

Uzlaşmaz ve isyankar öfke

Suriye’de küçük bir kasabada(!) yeşeren devrim olanağı, salt Rojava ile sınırlı kalmayarak bölgeye yayılmaya çalışılıyor.

Kürt halkına yönelik saldırılara özyönetim ilanlarıyla cevap veriliyor. Ki, AKP iktidarının zorbalığı karşısında gayet meşru olan öz yönetim ve öz savunma çağrıları, içerisinde bulunduğumuz sürecin politik sonucudur.

Elbette öz yönetim ilanları tek başına yeterli değil. Bu minvalde, öz yönetimlerin kalıcılaşması yönünde çaba sarf edildiğini görüyoruz.

Unutmayalım, KÖH çok yönlü ve çok bileşenli bir halk hareketi. Dolayısıyla, süreç sadece “yönetici kadronun” ya da “öncünün” hamleleriyle sınırlandırılamaz. Bakınız, aylardır bölgede süreci ören “kalkışmanın” öncü milisi konumundaki ana aktör,  6-8 Ekim serhildanında da öne fırlayan YDG-H (Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi).

KÖH’ün önünde kır savaşımıyla kent ayaklanmalarının birlikte geliştiği yeni bir dönem açılıyor. Hareket, tabiri caizse kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların uzlaşmaz ve isyankar öfkesini örgütlüyor.

Devrimin olanakları yükseliyor!

Evet, fevkalade bir kaos içerisindeyiz ve aynı oranda devrimin olanakları güçleniyor.

Ne “90’lara” döndük ne de “tarih tekerrürden ibarettir” klişeleriyle açıklanacak bir sürecin içindeyiz.

Halkçı, devrimci-demokrat tüm güçler hareket halinde olmalı, aynı anda ve sürekli, asla “iki adım geri” gitmeyecek şekilde, sürekli bir adım ilerisini gözetmeli, kazanıma odaklanmalı, devrimin güncelliğini aramalıyız…

Süreç, tek başına 1 Kasım’da önümüzde duran seçim takvimi ve sandık matematiğiyle örülemez. Cizre’de on gündür yaşananlar bunun somut ifadesi.

Ancak, önümüzdeki dönem salt KÖH’ün hamleleri üzerinden örülemez.

Sosyalistler olarak karar vermeliyiz, üzerine bastığımız kaotik zeminde, tarihsel devrimci bir sorumluluğu üstlenecek miyiz, yoksa yükselen devrim olasılığını görmezden mi geleceğiz?

Nisan tezlerinin neden yazıldığını ve Lenin’in 1917’nin kaos ikliminde Bolşevikler’e “ya şimdi ya hiçbir zaman” sözünü unutmadık öyle değil mi?

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir