Kürt Özgürlük Hareketi tarihsel kavşakta – Hasan FERAMUZ

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Kürt Özgürlük Hareketi devleti masaya zorluyor

15 Temmuz askeri darbe girişimi, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi düzlemi parçalamakla birlikte, uzun zaman alacak bir biçimsizliğin/düzensizliğin de önünü açmış bulunuyor. Oluşacak yeni siyasi düzleme damgasını vurmak isteyen hareketler/güçler ise biçimsizlik/düzensizlik sürecinde olabildiğince inisiyatif almaya çalışıyorlar.

Yaklaşık 40 yıldır mücadele veren Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) de, örgütlü ve dinamik yapısıyla bu süreçteki en önemli güçlerinden biri olarak önümüzde duruyor.

Yapılan açıklamalarda KÖH’ün, olası bir darbe girişimini beklediği görülüyor.

KÖH, Abdullah Öcalan’ın belirttiği darbe olasılığının gerçekleştiğini belirterek, AKP/Erdoğan’ın bu darbe girişiminin sorumlusu olduğunu söylüyor. Nitekim, İmralı’da yapılan çözüm süreci görüşmelerinin yayınlanan tutanaklarında Abdullah Öcalan, eğer bu süreç başarıya ulaşmazsa darbe mekaniğinin devreye gireceğini sıklıkla belirtiyor.

Bununla birlikte KÖH, 1 Kasım seçim darbesi başta olmak üzere 24 Temmuz’da başlayan Erdoğan darbesinin bu darbe girişimine yol açtığını ileri sürüyor. KÖH, bu girişimde “iç dinamiğin” etkisinin büyük olduğunu vurguladı ve demokratikleşme olmadığı takdirde darbe dinamiğinin tekrar aktifleşebileceğinin uyarısını yaptı.

Dolayısıyla, KÖH’ün gerek yapılan açıklamalarla gerekse “ne askeri darbe ne sivil darbe, demokratik cumhuriyet” söylemiyle net bir tutum aldığını görmekteyiz.

KÖH savaşı sürdürüyor

Öte yandan 15 Temmuz öncesinde saldırıları süreklilik kazanan HPG’nin, darbeden sonraki üç günde hiç eylem yapmaması, devlete yönelik bir “mesaj” olabilir. Fakat devlet güçlerinin bu mesajı almadığını/görmek istemediğini/ kabul etmediği görülüyor. Nitekim bu üç günün sonrasında başlayan saldırılar Temmuz sonunda giderek  şiddetini arttırarak büyütmüş durumda. Kırsalda HPG’nin, şehirde de YPS’nin özellikle Van-Hakkari-Mardin üçgeni içerisinden saldırılarını yoğunlaştırdığı görülüyor.

YPS ve HPG’nin saldırılarında alan hakimiyetinden ziyade güvenlik güçlerini hedef almayı tercih ettiği görülüyor. Yapılan saldırılarla KÖH’ün bu kaotik durumdan faydalanıp alan/mevzi kazanmaktan çok, devleti tekrar masaya çekme amacı güttüğü öngörülebilir. KÖH, aynı zamanda devlete özyönetim direnişlerinden güçlü çıktığını, sanılanın aksine “çökmediğini” kanıtlamayı, şimdiden sonra da, devletin düştüğü krizi daha derinleştirerek içinden çıkılmaz hale getirebileceğini göstermek istediğini söyleyebiliriz.

KÖH’ün yaptığı açıklamalar ve eylemlerle hem müzakereye hem de savaşa hazır olduğu izlenimi verdiğini görüyoruz. Darbe girişimiyle büyük yara alan devletin buna “şimdilik” cevapsız kaldığını, önceliği içerideki “temizlemeye” verdiğini söyleyebiliriz.

Fakat gerek bölgedeki savaş durumu gerekse devlet sathındaki durmak bir yana genişleme riski taşıyan kriz hali, devletin KÖH’e karşı uzun süre sessiz kalmayacağını ve devletin alacağı kararla hem kendi varoluşu hem de KÖH’ün tarihsel varoluşunu belirleyeceği kritik bir momentte olunduğu görülüyor.

 OHAL ve Öcalan süreci belirleyecek

15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası hızla cadı avına başlayarak 18 bin kişiyi gözaltına alan, 50 binden fazla kamu görevlisini de açığa alan AKP/Erdoğan rejimi, bununla yetinmeyerek bütün Türkiye’de Olağanüstü Hal (OHAL) ilan etti. Senelerdir Kürt illerinden kimi zaman “resmi” olarak bittiği ilan edilse de fiilen devam eden OHAL böylece bütün yurt sathına yayılmış oldu.

Bu cadı avı “şimdilik” cemaat ve yandaşlarıyla sınırlı kalsa da (fırsattan istifade kimi muhalifleri de hedef almakla birlikte) yurtsever/devrimci/demokrat çevrelerin üstünde bir Demokles kılıcı olarak durmaya devam ediyor.

Darbe girişimi öncesi ifadeye çağrılan HDP milletvekillerinin işlemleri şimdilik durmuş durumda olsa da (savcıların “yoğunluğundan” kaynaklı olarak), OHAL’in üç aylık bir süresi olması sıranın yurtsever/devrimci/demokrat çevrelere gelmesi için yeterli bir süre özelliğini taşıyor. OHAL süreci, HDP milletvekillerine yönelik tutuklamaların önünü açmakla birlikte HDP/DBP belediyelerine de kayyum atanmasını sağlama açısından “hukuki” rahatlık sunabilir.

Öcalan’a yaklaşım önem kazanıyor

Her ne kadar devlet yetkilileri OHAL sürecinde hedefin Fethullahçılar olacağını belirtseler de, özellikle Abdullah Öcalan’a yönelik yaklaşım dikkat çekiyor.

Darbe sonrasında avukatların ve ailenin yaptığı başvurulara rağmen Öcalan’la görüşmenin yapılmaması ve Öcalan’a gönderilen gazetelerin geri iade edilmesi, darbeden önceki yaklaşımın devam ettiğini gösteriyor. Bir yılı aşkın süredir Öcalan’la kimseyi görüştürmeyen devletin, KÖH’ün saldırıları karşısında Öcalan’ı elindeki en iyi “koz” olarak korumayı devam etmeye çalıştığı görülüyor. Öte yandan devletin Öcalan’la görüştüğü yönünde çıkan “fısıltılar” ise, bir yönüyle olası bir halk hareketinin önüne geçme anlamı taşımakla birlikte, diğer yönüyle Öcalan’la ön görüşmelerin başladığını/başlayabileceğini gösteriyor.

Kürt illerinde başlayan “Öcalan’a Özgürlük” nöbetleri de KÖH’ün, olası görüşmelerde Öcalan’ı adres göstermekle birlikte aynı zamanda müzakerelerin “Öcalan’a Özgürlük” gündemini önde tutarak başlatılması niyetini belirtiyor. Dolayısıyla, devletin Öcalan’a olan tutumu önümüzdeki sürecin gidişatı açısından belirleyici olacaktır.

Devletin içindeki çatlağın derinliği, “gizliden” yürüyen iç pazarlıklar ve çatışmalarla birlikte krizin yakında biteceği görülmemesi, KÖH’e karşı devletin işini zorlaştırıyor.

Öte yandan, merkez karargahı Malatya’da bulunan ve Kürt illerinden sorumlu olan 2. Ordu’nun komutanı ve Sur-Cizre operasyonlarının başındaki “kahraman” olan Adem Huduti’nin ve başta Şırnak’takiler olmak üzere PKK ile savaşan yüzlerce askerin tutuklanmasıyla devletin Kürt illerindeki askeri gücünün önemli oranda azaldığı açıktır.

Tam da bu sebeple, devletin bu süreçte iki cephede savaşmak yerine kendi içindeki krizi halletmeyi öne aldığını, KÖH’e karşı şimdilik savunma pozisyonunda olduğu görülüyor. Devlet, savunmayı KÖH’e hiç taviz vermeden ve sadece vakit kazanmaya yönelik bir zeminde yürütüyor.

Öte yandan, KÖH’ün de, Kürt illerinin yanı sıra Karadeniz’de de başlayan saldırılarla, devleti baskı altına almaya, sürecekse savaştaki pozisyonunu güçlendirmeye ya da yeniden “görüşmeler” başlayacaksa da masaya güçlü oturmaya çalıştığı  görülüyor.

Belli ki, düğümün çözümü Öcalan’da!

Minbic operasyonu kritik eşikte

1 Haziran’da başlayan Minbic’i özgürleştirme operasyonu bütün hızıyla devam ediyor.

IŞİD’in en önemli nefes borularından biri olan Türkiye sınırına en yakın kent Minbic, hem IŞİD hem de Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve YPG açısından, Rojava’da süren savaşın tarihsel moment noktası olma özelliği taşıyor. Minbic’i kontrolü altına alacak olan güç, hem stratejik açıdan hem de moral açıdan savaşta büyük bir üstünlük kazanmış olacak.

2009 yılında nüfusu 75 bin olan Minbic, savaşla birlikte gelen göç dalgasından dolayı nüfusu 120 bine kadar çıktı. 2012 Temmuz’unda muhalif güçlerin hakimiyetine geçen Minbic, 2014 Ocak ayında ise IŞİD’in eline geçmişti.

Haziran 2015’te YPG’nin Tel Abyad’ı (Girê Spî) almasıyla Kobanê ve Cizîrê kantonlarını birleştirmiş ve Kobanê ile Efrîn kantonlarını birleştirmeye yönelinmişti. Türkiye’nin baskıları sonucunda ertelenen operasyon, çoğunluğun YPG’li olmaması şartıyla Haziran ayında başlamıştı.

Sivillerin varlığı operasyonu etkiliyor

Operasyonun başladığı günden bu yana yüzlerce köy ve mezra kurtarılmakla birlikte, şehir merkezindeki çatışmalar bütün hızıyla devam ediyor. Şehri tamamen kuşatma altına alan SDG’nin, kentte oldukça fazla sayıda sivil bulunmasından kaynaklı yavaş ve dikkatli hareket ettiği görülüyor. Şehir merkezini yaklaşık bir aydır kuşatan ve neredeyse bina bina ilerleyerek sivil kayıplarının olabildiğince az olmasına çalıştığını açıklayan SDG, “hızlı” bir özgürleştirmeden çok halkı ön plana aldığını belirtiyor.

Öte yandan operasyonun başlangıcından bu yana 3 binden fazla sivilin kurtarılmış olması IŞİD çetelerinin bu kuşatmaya karşı sivilleri kalkan olarak kullanmakta ne kadar da cani olabileceklerinin göstergesi. Sivillerin kalkan olarak kullanılması IŞİD çetelerinin hava saldırılarından da kısmen kurtulmasını da sağlıyor. Son günlerde ABD’nin öncülü olduğu koalisyon uçaklarının onlarca sivilin ölümüne neden olduğu da görülüyor. Dolayısıyla bir yanda IŞİD, bir yanda koalisyon uçaklarının sivilleri hedef alması ve öte yandan da uzayan kuşatma süresi SDG açısından baskı oluşturuyor.

Bununla birlikte Türkiye’de yaşanan darbe girişimi sonucunda Türkiye’nin Rojava’ya yönelik hamlelerde “geçici” olarak devre dışı kalmış olması da kantonların birleştirilmesi için önemli bir zaman kazandırıyor.

Minbic kuşatmasının hızla ve başarıyla bitirilmesi hem kantonların birleştirilmesi, hem de IŞİD’e karşı mücadelede giderek büyük bir önem arz ediyor. Minbic’in özgürleştirilmesi, hem KÖH hem de Rojava için tarihsel açıdan oldukça kritik ve önemli bir eşik durumunda bulunuyor.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir