Ölmek üzere olan, akademinin ta kendisi – Meral ÇINAR

Share on Facebook38Tweet about this on Twitter

 

Semih ve Nuriye’nin günlerdir devam eden direniş hikâyesi, bize yeniden, ölmek üzere olan akademiyi hatırlattı. Semih ve Nuriye şahsında KHK’lar ile işten atılan öğretmenler ve akademisyenlerin mücadelesi, yeniden gündemimize girdi.

Erdoğan/AKP hükümeti ani ve “keyfi” bir kararla çözüm sürecini bitirip Kürtlere savaş açtıktan sonra, akademiden, “Barış Akademisyenleri” imzalı  “bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bir metin yayılmıştı. Barış Akademisyenleri için bu hikâyenin başladığı yer burası.

Belki de akademi de son zamanlarda yapılan en önemli çıkıştı.

Çünkü AKP/Erdoğan hükümeti yıllardır toplumsal yapının bütün katmanlarına dayattığı ideolojik yeniden yapılanma sürecini üniversitelere de dayatmıştı. Üniversitelere atadığı rektörler aracılığıyla, özellikle akademik çalışmalara hızla müdahale etmeye, akademisyenler içerisinde de kendisine tehditle gelen bir biat kültürü edinmeye çalıştı.

Akademinin sessizliği bozuldu

Barış Akademisyenlerinin çıkışı üniversitelerdeki bu sessizliği bozdu ve Erdoğan akademiyi ve akademisyenleri saldırılarının merkezine oturttu. Üniversitelerden uzaklaştırmalarla başlayan bu süreç, gözaltılar, tutuklamalar ve ihraçlara kadar uzandı. 16 Temmuz sonrası OHAL koşullarına geçildikten sonra “kamuda FETÖ temizliği” bahanesiyle art arda çıkarılan KHK’lar akademinin ölüm fermanı gibiydi. Sadece akademinin değil elbette, aynı zamanda ilk ve orta öğretiminde.

Art arda gelen KHK listeleri, FETÖ’den çok; devrimci demokrat eğitimcileri, barış akademisyenlerini ve Kürt öğretmenleri hedef tahtasına yerleştirmişti. Hemen hemen bütün alternatif eğitimcileri, özgürlükçü akademisyenleri ihraç ettiler, edilmeyenlerin çoğu da istifa etti.

Bu insanlar şu an yıllardır çalıştıkları üniversitelerin ve okulların kapısından bile geçemiyorlar.

Yüzlerce akademisyen direnmek istedi, cübbeleriyle yerlerde sürüklenene kadar polis şiddetiyle karşılaştılar. Akademik hayatlarına devam etmek için başvurdukları her üniversitede kapı suratlarına kapandı.

Dünyanın bu acımasız yüzüne katlanamayıp intihar edenler de oldu, değişik şekillerde direnişe geçenler de…

Onlarcası günlerce süren oturma eylemlerine başladı. Avrupa’da olup ülkesine dönemeyenler oralardaki meydanlarda, yurtdışına çıkamayıp  ülkesine hapsedilenler de buralarda.

İnsanca yaşamaya açız

Nuriye ve Semih’in hikâyesi de bu direnişlerden yalnız biriydi. İki yüz güne yakındır direniş halindeler, bir süredir de açlık grevindeler, kritik noktayı aştılar bile.

Kritik noktaya gelene kadar birçoğumuzun haberi bile yoktu onlardan. “İhraç edilen akademisyenler hayatlarına nasıl devam ediyorlar” düşüncesiyle ne kadar ilgileniyorduk. Açlıktan kırılana kadar hatırlayamadık, bilemedik.

Açlık grevleri, Türkiye’de daha çok cezaevi eylemi olarak bilinir. Son zamanlarda ise çocuğunun cenazesini isteyen bir babanın, işini isteyen eğitimcilerin bir eylemi haline dönüşüverdi. Bu eylemin doğruluğu herkes açısından tartışılır olabilir. Bir sakıncası da yoktur, her eylem biçimi tartışılır olmak zorundadır.

Fakat tartışılır olmayan; bu insanlar ölüme yaklaştıkça bizim içimizde başka şeylerin açlığı kendini gösteriyor. Ne gibi mi?

Barışa, özgürlüğe, insanca bir yaşama dair her şeye aç olmak gibi. Bu açlığı dindirecek tek yolun ise direnmek olduğu çok açık değil mi?

 

 

Share on Facebook38Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir