Ölü Diriyi Sımsıkı Tutar-2 – Hasan DURKAL

Ölü düzen, halk güçlerinin hareket kabiliyetini yok etmeye, kapasitelerini daraltmaya, toplumsal değişim isteğine karşı zamanı durdurmaya, dirinin (halk güçlerinin) hareketlenmesini engellemeye devam ediyor.

İçeride yürütülen savaş şimdi dışarıya taştı. Afrin’e yönelik askeri müdahale daha önceki yazıda[i] tanımlanan ölü düzenin hareket kapasitesini arttırmayı ve bitkisel hayattaki yaşamını bir süre daha uzatmayı hedefliyor. Savaş ve şovenizmle MHP, CHP, İYİ Parti’yi arkasına yedekleyen düzen, kontrol edemediği HDP’yi de çeşitli baskı aygıtlarıyla zapt etmeye çalışıyor.

Nekro(ölü)-düzen, meclis dışı halk muhalefetini de OHAL’in tümüyle önünü açtığı devlet gücüyle baskılıyor.

Sosyalist solun büyük bir kısmı ise, ne yazık ki umutsuz bir teslimiyet havası içerisinde olan biteni izliyor ve fırtınanın dinmesini umup bekliyor. Gelin görün ki iklim değişikliği yalnızca ekolojik krizi tanımlayan bir kavram değil. Türkiye siyasal iklimi de değişiyor ve artık fırtınaların olağanlaştığı bir dönemin içindeyiz. Sahadaki tüm güçler için geçerli olan istikrarsızlık ve iktidarsızlık, şekillenmekte olan bu yeni özel rejimin en önemli özelliklerinden birisi değil mi?

Sinizm ve Yok Olan Hayal Gücü

Sözünü ettiğimiz iklim değişikliğine sosyalist sol olarak ayak uydurduğumuz söylenemez. Kurucu bir iradenin inşa edilmesi yerine, halen ve ısrarla vicdani ve ahlaki zeminde oluşan tepkilerle yetiniliyor.

Haklı olmak, milyonlarca ezilenle duygudaş olmak, düzenin adaletsizliği ve çirkinliği karşısında ses çıkarmak ya da sistemin işleyişi üzerine bilgi birikimine sahip olmak veya toplumcu değerleri savunmak; işte bütün bunlar uğruna bedel ödemek bizlere sadece bir ahlaki üstünlük katıyor. Sonuçta, duygusal dünyamızda yaşadığımız yoğunluk hissi bizde ahlaksal olarak üstün olma hatta etkin olma yanılsaması yaratıyor. Ancak bu hisle yetinilince, pratik hayatta hiç bir şey değişmiyor ya da “Atı alan Üsküdar’ı geçiyor!”

Üstelik nekro-düzenin bizlerde yarattığı hissiyatın yanında, dayatılan terör hayal gücümüzü de esir ediyor. Başka bir dünyanın inşa edilebileceğine dair tahayyül, solun alemeti olan hayal gücü yok oluveriyor. Sovyetler sonrası dönemde de, aslında kendisi çürümüş olan neoliberal sistem hem sosyalistlerin hem de ezilenlerin zihinlerinde bir umutsuzluk ve çaresizlik travması yaratmıştı.

Sıkışılan dar alanda oluşan zihinsel şema kendisini sinizmle ifade ediyor.

Antik Yunan sinizminden farklı olarak günümüzdeki sinizm, postmodernist kırılmanın yarattığı tahribatın ezilenler ve sosyalistler üzerindeki etkilerini tanımlamak için kullanılıyor.[ii] Hayal gücünün ve kuruculuğun yerini, bazen düzene karşı kayıtsız bir alaysılık, kimi zaman pasifist bir mizah, kimi zaman da ölü düzenin bütün dehşetli yönlerini açığa vuran ama onun karşısında pek de bir şey yapılamayacağı hissini besleyen iktidarsız ve sözsel tepki alıyor. Kurucu eylemin yerini söz, mizah ve teşhir alır ve bunlar günlük “sol” politikanın asli unsuru haline gelirse, kurucu özne olma kapasitemiz git gide felç olmaz mı?

Gündelik Hayatın Örgütlenmesi

Oysa, gündelik hayatın, siyasal düzene direnip siyasal bir yönelim talep eden kendiliğindenci ama güçlü alanları var. Gezi, bir yönüyle de, bu yapıların yükselip birleşiverdiği bir büyülü an değil miydi? O günlerde, solu sahneye, tarihin kurucu öznesi olmaya çağıran bir sesi duymadık mı? Peki, sol bu kuruculuk çağrısını karşılayabildi mi?

Ayrıca, toplum içerisinde tarihsel köklere sahip olan; yoksulluğa, şiddete ve doğanın talan edilmesine tepki duyan, dayanışmacı yardımlaşma ve sağaltım ağları var. Bu ağlar, aynı zamanda şimdiki

zamandan geleceğin toplumuna sıçrama potansiyeliyle dolular. Her ne kadar yok edilen sol hayal gücünün yerini, neo-liberal düzenin “kalıcı ve değişmez” olarak pazarladığı tahayyüller almakta olsa da, değindiğimiz toplumsal değerler, insanlaşmanın ve toplumsallaşmanın ön koşulları oldukları için saldırılara karşı direniyorlar.

Direniş onurlu bir duruştur. Ama sadece o değildir.

Uğruna direnilen şey, aslında geleceğe göz kırpan bir özdür, sınıfsız toplumdan bugüne kalabilmiştir, bugünden de geleceğe kalmak için direnmektedir. Evet, en uzak tarihten günümüze binbir zorlamayı aşarak gelebilen ve şimdi üstünde direnişin mayalandığı toplumsal dokular, aynı zamanda gelecekte olacak olanın “şimdi” deki nüvesidir. Bu tarihsel-toplumsal ve insani değerler, şayet yaratıcı ve aktif bir siyasetle buluşabilirse hızla güncel bir politik anlama kavuşacaktır.

O halde, en iyi direniş atağa geçmek ve sözü edilen alanları politikleştirmek olmaz mı? Ama, sadece geçmişten gelen ya da günümüzde oluşan dayanışmacı toplumsal ağları korumak için değil, esas olarak onları geleceğin yeni toplumuna doğru tarihsel yolculuklarında içererek aşmak için! Şimdi neo-liberal saldırganlığın yok etmeye çalıştığı toplumsal değerleri güncel bir politik anlama kavuşturmak, onları geleceğe taşımanın ana yolu değil mi?

Geçmiş ve Gelecek

Geçmiş artık hiçbir zaman geri gelmeyecek. Yeninin ne olacağını hiç kestiremesek de, halk güçlerinin yeniye dair tasavvurları, gerçekleşen eylemlerde kendilerini dışa vurmuştu. O eylemlilikler geçmişi ve şimdiyi içerip aşarak gerçekleşti. Geçmişi fetişleştirmeyerek, o geçmişe dönmeyi pek de düşünmeyerek…

İsterseniz, en eski tarihten kısa zaman dilimine geçelim.

Evet, sözgelimi Kemalist kitlenin söylemlerinde hep geçmişe yönelik vurgular etkili oldu, ama eylemde hep yeni olanı birlikte denemedik mi? Forumlarda, mahalle dayanışmalarında, eko-savunmalarda, dayanışma akademilerinde, çocuklara yönelik yaz okullarında, çeşitli kadın dayanışma çalışmalarında ve işçi forumlarında, her zaman yeni bir şeyleri birlikte inşa etmedik mi?

Peki, o yeni olanlar, gelecekte olması muhtemel müşterekler toplamının yani demokratik cumhuriyetin nüveleri değil midir? Demokratik cumhuriyet, inşa edilen tüm bu ortaklaşmacı yaşam biçimlerinin ya da yaşam alanlarının doğal meclislerinin kendi hareketiyle inşa ettiği demokrasinin siyasi örgütlenmesinden başka bir şey değil ki!

Bu bağlamda Marx’ın Brumaire’de 19. yüzyıl için yaptığı şu tespiti 21. yüzyıl için düşünemez miyiz?

“19. Yüzyılda toplumsal bir devrim, heyecanını geçmişten değil, yalnız gelecekten alabilir. Geçmişle ilgili her türlü boş inancı tamamen ortadan kaldırmadıkça, bu devrim başlayamaz. Gerçek anlamlarını kendilerinden bile gizlemek için, bundan önceki devrimlerin tarihsel anılara ihtiyacı vardı. 19. yüzyıl devrimi, amacını gerçekleştirmek için ölüleri gömülü tutmak zorundadır. Eskiden söz, içeriği aşıyordu, şimdi ise içerik sözü aşmaktadır.”[iii]

Gezi sonrası yaşadığımız deneyim (içerik), geçmişe saplanıp kalmış sözleri fazlasıyla aşmıyor mu? Geçmişimizin ölülerini gömme vakti hala mı gelmedi?

Yaklaşmakta Olan

Madem fırtınaların bolca yaşanacağı bir yeni siyasal iklimin içindeyiz, şimdi o fırtınaların önümüze atacağı ya da karşımıza çıkacağı fırsatlara odaklanma zamanıdır.

Kendimize şu soruları sormalıyız:

Şimdi yaklaşmakta olan yıkıcı krizler yumağında, hayal gücümüzden ve teorik zenginliğimizden güç alan yeni toplumsal formasyonlar inşa edebilecek miyiz?

Ekonomik krizin bedeli sırtlarına yüklenen işçilerin sendikalarını içeren ama onları da aşan işçi forum ve meclislerini ya da erkek şiddetine karşı direnen kadınların dayanışma meclislerini inşa edebilecek miyiz?

Doğal varlıkların yaşamsal haklarını koruma altına alacak toplumsal bilinçlenme düzeyini ve hareketliliğini yaratabilecek miyiz?

Yoksulların gıda, barınma, su ihtiyaçları için dayanışma örgütlenmelerini ya da ortak yoksul mutfaklarını ve ortak bostanları veya bankalara borç ve hacizlere karşı mücadele örgütlenmeleri inşa edebilecek miyiz?

Çocukları şiddet ve istismardan uzak tutacak, ölü düzenin gerici, ruh öldürücü eğitim ideolojisine karşı sadece çocukların ihtiyaçlarını gözetecek yaz ya da kış okulları organize edebilecek miyiz?

Evet, kaynağını tam da yaşadığımız gerçek toplumsal sorunlardan alan bir hayal gücümüz var mı? Yoksa ölü düzen bizi de içine yuvarlandığı mezara mı çekecek?

[i] http://www.toplumsalozgurluk.org/olu-diriyi-simsiki-tutar-hasan-durkal/

[ii] Bkz. “Sol, Sinizm, Pragmatizm”; Tanıl Bora, İletişim Yay. ve “Yeni Orta Sınıf – ‘Sinik Stratejiler’”;Ali Şimşek, Agora Kitaplığı

[iii] “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”; Karl Marx, İletişim Yay.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir