Ordu-AKP, Nereye Kadar? – Oğuzhan Kayserilioğlu

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

A- Pürüzsüz NATO ordusu

7 Haziran sonrasında, onca karmaşa içinde hiç gözden kaçırılmaması gereken bir gelişme yaşandı: Ordu ve AKP aralarındaki “flörtü” ilerletti ve özgün bir “ittifak alanı” oluşturdu.

Evet, aslında önceden gelen bir “yakınlaşma” zaten vardı.

“Ergenekon” darbeleriyle sersemleyen ordu, “dengesini” kaybettiği o “boşluk” anında ve henüz yeni bir konumlanmaya doğru “geçiş” süreci içindeyken, zaten ister istemez AKP’nin “yedeğine” düşüvermişti.

Ama hepsi bu değil, yaşanan sürecin başka ve pek de “görünmeyen” yönlerinde başka şeyler olup bitiyordu.

O “geçiş” sürecinin görünen yüzündeki “vurucu eleman” olan AKP-Cemaat ittifakı kan ter içinde koştururken, gerideki ana aktörün NATO olduğunu, daha sonra Hulusi Akar’ın Genelkurmay Başkanı olmasıyla öğrenmiş olduk.

Akar, NATO’nun “kozmik odası” olan “istihbarat merkezinden” ve ABD Silahlı Kuvvetler Kurmay Koleji’nden geliyordu! AKP-Cemaat tarafından yürütülen operasyonlarla ve bunlara tepki gösteren I. Koşaner’in istifasıyla “önü açılıp” Genelkurmay Başkanı olan N. Özel’in de desteğiyle “önü açılmıştı”.

AKP-Cemaat ortaklığı “maşası” tarafından yürütülen “Ergenekon” operasyonlarıyla “marazi pürüzlerinden” arındırılan ya da “kılçıksız” hale dönüştürülen ordu; bu operasyonun “karanlık” alanında NATO tarafından daha “derinden” fethedilip içeriliyordu.

Artık “her şey” daha kolay olabilecekti.

Pentagon tarafından güdümlenen NATO isimli “askeri entegre devreler” sisteminin Türkiye bölümü, ABD-AB odaklı küresel kapitalist güç alanının güncel ihtiyaçlarına uygun bir yapıya dönüştürülüyor; bu dönüşüme tam uyum sağlayamayan “marazi” subaylar, “zor” kullanılarak dışlanıyordu.

Koşaner’in “istifa” tepkisi dışında, Y. Büyükanıt ve İ. Başbuğ bu zora boyun eğerken, son aşamanın Genelkurmay Başkanı olan Özel sürecin gönüllü “elemanı” olmuştu.

Evet, bir NATO “tokadı” yetmiş, ciddi bir “direniş” yaşanmadan “eskiler” devre dışı bırakılıvermişti.

Bizans ve Osmanlı’dan TC’ye uzanıp gelen bir özgün “tarihin” içinden çıkıp gelen bir despotik odak olan ordu, “dönüşüme” zorlanmış ve “marazi” subaylarından arındırılmıştı. Başka bir deyişle, küresel ve yerel sermayenin somut-tarihsel hareketinin günümüzdeki gücü ve acil talepleri, küresel silahlı örgütü olan NATO eliyle TC Ordu’suna dayatılmış ve hedefe ulaşılmıştı.

Ordu, elbette hep NATO’nun ordusuydu; ama artık daha derinden ve daha dolaysız bir ortaklaşma yaşanacak, sermaye ile daha iç içe ve onun doğrudan hegemonyası altında bir konumlanmaya yerleşilecekti.

B- Cemaat’ten orduya

Herkes “Ergenekon” operasyonlarına dikkat kesilmişti; ama, her şey ondan ibaret değildi.

“Ergenekon” operasyonunda emrindeki polis şeflerini kullanarak özel rol alan Cemaat, kazandığı başarının yarattığı güç sarhoşluğu ve muhtemelen bağlı olduğu ABD içindeki küresel güç alanının da arkasından ittirmesiyle en yüksek hedefi için hamle yaptı.

Sahnenin arkasındaki karanlık alanda ustalıkla kurulan Cemaat merkezli ve devletin birçok alanına sızmış gizli “paralel örgüt”, 17-25 Aralık hamlesiyle AKP’yi devirerek devletin tümünü ele geçirme yönünde harekete geçince, orduya karşı ortaklaşa yürüttükleri süreç sarsıntıya uğradı.

Gücünü aşan bir hamle yaptığı anlaşılan Cemaat, önünde engel olarak görüp devirmeye çalıştığı AKP tarafından durduruldu ve günümüze dek yayılan bir “iç hesaplaşma” içinde üst üste darbelenerek iktidar alanından uzaklaştırıldı.

“Dimyad’a pirince giden evdeki bulguru da” kaybetmişti. İktidarın tümüne uzanıp başaramayan Cemaat, iktidar ortağı olmaktan da uzaklaştırılmış ve üstelik daha önce “kurbanlarını” gönderdiği cezaevlerine düşmüştü.

Ancak, AKP tarafında da, durum karışıktı.

Henüz 6-7 ay önce Gezi güçlerinden ağır darbe alan ve aslında o isyan günlerinde olası sonunu da gören AKP, daha toparlanamadan bu sefer “içeriden” darbelenmişti. İktidar ortağını kaybeden ve aynı zamanda O’na (ve devlet içinde ele geçirdiği mevzilere) karşı savaşmak zorunda kalan AKP, güç yetmezliği ve denge kaybı yaşamaya başladı.

Evet, “desteğe” ya da yeni bir ittifak gücüne acil ihtiyaç vardı ve “kılçıklarından-marazi subaylarından” arındırılmış ordu tam da biçilmiş kaftan gibi eşikte duruyor ve böyle bir teklif bekliyordu. Tencere yuvarlanmalı, kapağıyla buluşmalıydı; nitekim, öyle de oldu.

Ordu da, ilk sersemliğini atlatmış, “eskinin” küflenmiş ilişkilerinden kurtularak hafiflemiş ve NATO ile kurduğu daha derin ve güçlü ilişkilenmeyle kendine gelmişti. Yeniden, ama bu sefer farklılaşarak yenilenmiş yapısıyla sahneye çıkmaya hazırdı.

Üstelik, “eskinin” AKP karşıtı refleksleri sürse de, onların beslendiği zemini değiştirmişti. Şimdi, esas olan sermayenin güncel rasyonelleriydi ve her tutum tümüyle o rasyoneller tarafından belirleniyordu. Ayrıca, yeniden sahneye çıkarken, kendisine muhtaç durumda olan AKP’nin ittifak gücü olmak gibi nispeten yüksek bir “profil” vermek, operasyonlar sırasında bozulan moralleri düzeltebilir, kaybedilen itibarın yeniden kazanılması için iyi bir fırsat olabilirdi.

İşte, iki taraf birbirini uygun zamanda bulmuş ve her ikisinin de çıkarlarının kesiştiği bir konumlanma içine yerleşmişlerdi.

Eksik olan, göstermelik bir “barışma” töreniydi; o da, artık güçleri kalmamış “Ergenekon” paşalarının tahliyesi ile yapıldı.

Çoğu yaşlıydı, cezaevinde “akıllanmaları” için yetecek kadar yatmışlardı ve zaten özel bir güçleri kalmamış, o gücü sağlayan “ilişkiler” başka bir yapı içinde ve H.Akar’ın temsil ettiği başka komutanlar tarafından sağlam bir şekilde kurulmuştu.

C- İttifakın kaderi ne olabilir?

“Ergenekon” sanığı subaylarının tahliyesi, AKP ve ordu arasındaki yakınlaşmanın herkes tarafından da görülen işaret fişeğiydi.

Ancak, arkada birbirine “düşman” bu iki toplumsal gücün savaşlarından oluşan bir “Tarih” vardı.

Evet, iki taraf da on yıllar boyunca sermayenin rasyonelleri tarafından “terbiye” edilmişler ve epey dönüşüm yaşamışlardı; ama, günümüzde “seküler” ordu ve “İslami” AKP biçiminde görünen konumlanma, uzun bir tarihten gelip halen de hükmünü sürdüren bir gerçeklikti.

AKP, 10 yıllık iktidarı döneminde devleti ele geçirmede oldukça yol alabilmiş olsa da, orduyu fethetme konusunda başarılı olamamıştı.

Ordu ise, Türkiye’de kapitalizmin gelişme düzeyine uyum sağlayamayıp “marazileşen” subaylarının tasfiyesi ile bir eşik atlamış ve başka bir zemine yerleşmişti. “Ergenekon” operasyonları, aslında 9-12 Mart döneminde başlayıp 12 Eylül darbesiyle ivme alan bir uzun “dönüşüm sürecinin” zirve noktası ve finaliydi.

Artık, egemenlik alanının oligarşik zirvesindeki sermayenin mutlak egemenliğini kabullenen ve NATO ile daha derin ortaklaşma içine sokularak doğrudan “kontrole alınan” bir ordu gerçekliği vardı.

“Batılılaşma” sevdası ve “seküler” tutum, kapitalizmin doğrudan savaşçısı olmanın bir yolu olarak tercih ediliyor ve aynı savaşçılığı “İslami bir toplum ve devlet” kurarak yapmak isteyen AKP ile doku uzlaşmazlığı halen sürdürülüyordu.

Ama, yeni konumlanmanın zemini ve o zeminden çıkan bütün tutumların “üst belirleyeni”, artık sadece ve yalnız, sermayenin somut-tarihsel hareketinin güncel ihtiyaçlarıydı.

7 Haziran öncesinde, aslında “yakınlaşma” içinde olmasına rağmen, küresel ve yerel sermaye güçlerinin çıkarları ve talebi doğrultusunda AKP’nin “hükümet ortağı” konumuna doğru geriye itilmesi yönünde hareket eden ordu; 7 Haziran sonrasında hızla tavır değiştirdi ve AKP ile ittifak konumuna yerleşti.

Bu tavır değişikliğinde, demokrasi güçlerinin HDP şahsında kazandığı başarının ve bütün desteklere rağmen CHP’ nin bir seçenek olamamasının belirleyici olduğu saptanabilir.

Hem orduyu hem de AKP’yi kendisinin farklı odakları olarak kapsayan “devletin” despotik yapısının demokrasi karşıtlığı ve Kürt düşmanlığının, aralarında önceden başlayan “yakınlaşma” ilişkisinin 7 Haziran sonrasında hızla “ittifak” zeminine sıçrayıvermesini belirlediği açıktır.

“Tehlike” büyüktü; “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” günleri gelmiş, “kurdun dişine kan değmişti”. Aradaki farklılıkların, despotik devletin varlığının tehlikeye düştüğü bir zamanda “teferruat” haline geleceği belli değil midir?

İşte, bu ittifakın oluşturduğu özgün ağırlığın da, 1 Kasım öncesinde, seçim sonuçlarında ve sonrasındaki gelişmelerde belirleyici güç alanlarından birisi olduğunu saptamalıyız.

AKP, kendi muhalefetine ve özellikle HDP’ye yönelttiği şiddeti, 7 Haziran sonrasında katliamlara sıçratır ve Kürtlerle savaşı yeniden başlatırken, bu ittifaktan meşruluk üretti ve güç aldı. Bu ittifak sayesinde daha cesur ve cüretli olabildi. İttifak, saldırılara ivme kazandırdı, yoğunlaştırdı ve sistematik hale getirdi.

Ancak, kazanılan bu cüretle uygulanan ve her türlü yasa ve toplumsal geleneği hiçe sayan şiddet ve yalan siyasetinin, topyekun devleti bir “çeteye” dönüşme sürecine soktuğunu; bu sürecin de faşist bir diktatörlük kaderiyle bağlı olduğunu saptayabiliriz. “Daha fazla şiddet, daha çok yalan ve demagoji” temel yönelimleri oldu.

İşte, Rus uçağının düşürülmesi de, sürekli “el yükselterek” kendisini sürdürebilen bu çeteleşme sürecinin sonucudur.

Aynı süreç, kendi yasalarını çiğneyerek çeteleşen iktidar güçlerinin küresel meşruiyetlerini azaltarak zayıflatıyor ve NATO, ABD ve AB ile daha bağımlı hale düşülen bir konuma yerleştiriyor. “Uydu ülke” olma kaderi bir kez daha yeniden üretiliyor.

Son AB zirvesi, bu durumun çok net bir fotoğrafını herkese göstermiş olmalıdır.

O fotoya iki yönden bakmalıyız; ilkin, AKP ve ordunun “bağımsız davranma” kapasitelerinin hiçe çevrilip diz çöktürülmesi yönünden; ve ikincisi, söze gelince “demokrasi havarisi” kesilen “Batı’nın” işine geldiğinde çeteleşen bir devletle bile gülücükler içinde kucaklaşabilmesi gerçekliğinden.

Öte yandan, ittifak güçlerinin tarihsel derinliği de olan bir doku uyuşmazlığı içinde olmaları gerçekliği, ittifakın zeminini zayıflatıp seyreltiyor. İki tarafında güvensizlik hissederek sürekli birbirini kolladığını ve uygun zamanda diğerini itip düşürmeye çalışacağını saptayabiliriz.

Sözgelimi, ordunun sermayenin güncel rasyonelleri doğrultusunda yapacağı bir manevra ile AKP’nin arkası bir anda boşalabilir. Ve, sürekli yüksek risk alarak ileriye doğru bunca yol aldıktan sonra üstüne bastığı ordu ile ittifak zemininde oluşacak çatlak ya da boşluk, AKP açısından öldürücü bir darbe olacaktır.

Koşullar uygun olursa, NATO güdümlü ve doğrudan sermayenin güncel çıkarları doğrultusunda bir askeri darbe, burjuva partilerinin çözüm gücü olamadığı mevcut krizden bir çıkış yolu olarak gündeme gelebilir.

AKP’nin ise, tam tersi “planlar” yaptığından ve toplumu ve devleti “İslamcılaştırma” hedefine ulaşabilmek için, önündeki en zorlu engellerden biri olan ordunun yeni bir operasyonla “İslamcılaştırılması” için fırsat kolladığından emin olabiliriz.

Şah dönemindeki İran Ordusunun da “laik” bir yapıda olduğunu, “İslami” zeminde yaşanan toplumsal ve siyasi dönüşüm içinde ordunun da “İslamileştirildiğini” unutmamalıyız.

Öte yandan, her iki güç alanı da, varoluş gerekçeleri olan ve bin bir çıkar bağıyla iç içe geçtikleri kapitalist sistemin güvenliğini riske sokacak “sekter” tutumlardan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışacaktır.

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir