“Ortadoğu’yu Anlamak Zor” değil!.. – Hamide YİĞİT

Share on Facebook43Tweet about this on Twitter

Emperyalist blokun manipülasyonları isyanlara karşı “başarılı” oldu

Klişe haline gelen “Ortadoğu’yu anlamak öyle zor ki” deyiminin bizleri yanıltmaması gerektiğiyle başlayalım. Ortadoğu’yu anlamanın zorluğunu zihinlere dikte ettirenler, bu coğrafya üzerindeki küresel emelleri uğruna kaos sürecini yönetenlerdir. Algı operatörleri, “Ortadoğu’yu siz anlayamazsınız, çünkü orası derin bir karanlıktır” algısını sunar, neticede yanı başımızdaki Ortadoğu’ya yüzümüzü çevirip bakmak yerine, Ortadoğu üzerinde ezeli emelleri olan algı merkezlerinden, yani Avrupa okumaları üzerinden Ortadoğu tahlilleri yapmamız istenir.

Algı yönetiminin “başarısı”

Üzülerek söylemek gerekir ki, bu algı yönetiminin “başarılı” olduğu görüldü. Zira emperyalist projelerin objektifinden yansıtılan bir Ortadoğu fotoğrafına bakanların oranı azımsanmayacak kadar çoktur. Öte yandan böylesi bir yanılgıya düşmüş olmanın dayanılmaz ağırlığına karşın “Ortadoğu’yu anlamak zor” tezi savunma mekanizmasının bir aracı haline getirildiğinde, belki “rahatlatıcıdır”, ama emperyalizmin güncel karakterini göz önünde bulundurmadan kapılan her algı rahatsız edicidir. Zira bir sonraki adımda “nesnel gerçeklikle yüzleşmek” kaçınılmazdır.

Bu bağlamda ABD’ye koşulsuz biat eden kukla yönetimlerin kök saldığı Ortadoğu coğrafyasına dair yeni liberal projeleri analiz etmek önemlidir. Halkların öfkesi ve eşitlik-özgürlük özlemleri baskı altına alınan bir coğrafyada halk isyanları patlak verdiğinde, telaşla Libya’ya ve bugün Suriye’ye “özgürlük” götürmeye kalkışanların algı operasyonu için biçtikleri örtüye “Arap Baharı” dendi.

Oysa halklar için baharı çağrıştıran her gelişmeye sermayenin gizli/açık müdahaleciliği ile bu sürecin halkların değil, “emperyalistlerin baharına” dönüştürüldüğü ortadadır. Kimi yerde halkların özlemlerini çalarak (Tunus-Mısır), kim yerde kanlı baskınlar yaparak (Suud-Bahreyn-Yemen), kimi yerlerde ise yukarıdan müdahale ile doğrudan kuşatarak yürütüldü bu süreç (Libya ve Suriye’deki gibi). O yüzden Ortadoğu fotoğrafını üç kategoride analiz etmek gerekir.

“Bahar”cıların suskunluğu

Bahreyn ve Suud isyanlarına bakalım. Çoğunluğu Şii olan Bahreyn’de Sünni azınlık yönetimi vardır. Özellikle “İran İslam Devrimi”nden sonra Şii nüfus ciddi bir baskı ve şiddetin hedefi haline geldi. “Şii Hilali” paranoyasından dolayı Suudi Arabistan’ın da açık desteğini alan

Bahreyn rejimi, halkın öfkesini her zaman bastırırdı. Ancak öfke, 2011 Mart ayında büyük bir isyana dönüştü. Bu isyan kamuoyuna Şii ayaklanması olarak yansıtıldı, ancak baskı gören yoksullar kitlesi çoğunlukla Şii nüfus olmakla birlikte, baskı rejimine, eşitsizliğe, yoksulluğa karşı bir halk ayaklanması söz konusuydu ve bütün dünyanın gözü önünde Suudi Arabistan’ın açıktan askeri müdahalesiyle bastırıldı.

Muhalif liderleri tutuklayan, halkın kararlı isyanlarını kanla bastırmaya devam eden Bahreyn rejimine “Arap Baharcılar” hiçbir zaman zalim diktatör demediler.Tersine, isyanları dış müdahalenin eseri (burada İran dış mihrak olarak gösterildi) olarak lanse ettiler. Keza Suudi Arabistan’ın Şii ağırlıklı Katif kenti de aynı şekilde neredeyse haftalık isyanlara sahne olmaktadır. Katif kenti toplumsal yapısı itibarıyla hem yoksul hem Şii olmasından dolayı onlarca yıllık baskı ve dışlanmışlık cenderesi içindedir.

“Özgürlük” savaşlarının hamisi ABD

Şii’lerin eşit yurttaşlık taleplerine karşı katliamlara varan şiddeti dünyanın gözü önünde uygulayan Suud rejimi, üstüne bir de barışçıl isyanın simge ismi olarak kabul gören Şii lider şeyh Namr’ı idam etti. Lakin “bahar”cıların herhangi bir tepkisini gören/duyan olmadı. Ne Suud rejiminin eşitlik taleplerini kanla, idamla bastırmasına ses çıkaran var, ne de bütün muhalif liderleri hapse atıp halkın her türlü barışçıl gösterilerini kana bulayan Bahreyn rejimine laf eden var.

Elbette ki “baharcı” emperyalist blokun ABD işbirlikçisi ve İsrail hizmetçisi olan bu rejimlere karşı gelişen ayaklanmalara güzelleme yapması beklenemez. Lakin aynı küresel blokun “Arap Baharı” projesine kanıp algı operasyonlarına teslim olan sol liberallerin, Libya ve Suriye müdahalesine “yanıltıcı” noktadan odaklanmaya devam etmeleri kritiktir. ABD müdahaleciliğine “özgürlük savaşı” demek bir tercihtir ve bu tercih, Arabistan ve Bahreyn’de esas özgürlük taleplerinin kanla bastırılmasının kamuoyundan gizlenmesine de hizmet ettiği için hiç de masum değildir.

Çalınan Halk ayaklanmaları oldu

Gelelim ikinci kategorideki isyanlara: Tunus’ta başlayıp Mısır’ın Tahrir meydanına kadar uzanan halk isyanları, coğrafyanın bütün ezilen kesimleri için bir umut oldu, ama ne var ki bu umut çalındı!…

Yeni işbirlikçi rejimler

Hem Tunus hem de Mısır’da halk ayaklanmalarının seyrini kaygıyla izleyen küresel güçler, aslında tıpkı Bahreyn’deki gibi işbirlikçi rejimlerini korumak üzere harekete geçmeye hazırlardı. Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali ülkeyi terk ettiğinde, yardımına gelen Fransız savaş gemisi Tunus kıyılarına varmıştı bile, ama yetişemedi. Geriye yapacak bir tek şey kalmıştı; o da ayaklanma sürecini kendi elleriyle tamamlamaktı. Bu andan itibaren yukarıdan müdahalelerle yeni işbirlikçi rejimler inşa edilmeye başlandı.

Keza aynı şekilde Mısır sürecine müdahale edildiğini gördük. Bin Ali’den sonra eski yandaş rejimlerin bu iki ülkede ayakta tutulamayacağı anlaşıldıktan sonra Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’e; “halkının sesini dinle, görevi bırak!” ültimatomu verildi.

Ne var ki Tunus ve Mısır’da halkların özgürlük umutları çalınırken, bundan sonra bu umutlar emperyalistler için ilham kaynağı oldu; hızlıca düğmesine basılan Libya ve Suriye müdahalesine “Arap Baharı” kisvesi giydirildi.

İhraç edilen “milisler”

Burada altı çizilmesi gereken ayırım şudur: Suud- Bahreyn rejimleri “vazgeçilemez ve korunan” işbirlikçiler, Tunus- Mısır rejimleri “vazgeçilemez ama korunamayan” işbirlikçiler, Libya ve Suriye’de ise “ayakaltından çekilmesi gereken” liderler vardı ve bu iki ülkenin baştan aşağı yeniden dizayn edilmesinin gerekliliği söz konusuydu.

Arap Baharı isimlendirmesinin Libya müdahalesiyle birlikte bayrak edinildiğini ve dışarıdan taşıma cihatçı milislerin sözde isyanlarıyla Libya’ya yönelik emperyalist müdahalenin zemininin oluşturulduğunu artık bilmeyen yoktur.

Bire bir aynı kurgu paketinin Suriye’ye yönelik müdahale için Bingazi’den Antakya’ya nakledildiğini de bilmeyen kalmadı. Libya’ya ihraç edilen El Kaideci “milisler”, tersine bir transferle Antakya’ya nakledildiler ve ÖSO denen çakma bir yapı içerisinde Suriye’ye ihraç edildiler.

BOP ile birlikte yıkılan AKP/Erdoğan’ın hayalleri oldu

ÖSO’nun Suriye’ye “ihraç” edildiği dönemde AKP ve lideri Erdoğan’ın keyfine diyecek yoktu. Yeni Osmanlıcı gömleğini giyerek “Ortadoğu Fatihi” edasıyla turlara çıkmasının kanallarını açan “devrimler”, küresel güçlerin desteğiyle İhvancı-el Kaidecilerin iktidara taşınmalarını sağlamıştı.

Her yere “Adalet ve Kalkınma” iktidarı!

Hemen belirtelim ki, “Arap baharının uğraması gereken” bütün coğrafya için, peşinen hazırlığı yapılan, bir Adalet ve Kalkınma Hareketi projesi vardı. Tıpkı Türkiye AKP’sinin bir proje ürünü olması gibi hazırdaki İhvancı “proje” partileri iktidarlara taşındılar.

Tunus’ta yukarıdan müdahaleyle oluşturulan Müslüman Kardeşler’in NAHDA hareketi, Mısır’da ise İhvancı Mursi iktidara geldi. Libya’ya yönelik kanlı müdahalenin ardından ilk “devrim hükümeti”, Erdoğan’ı taklit eden Libya AKP’si tarafından kuruldu. Keza Fas’ta da kardeş AKP iktidarda. O yüzden BOP’un İhvancı eş başkanı olarak Erdoğan, yeni Osmanlıcı hayallerine kavuşmaya başlamanın sarhoşluğu içindeydi.

İşte bu zafer sarhoşluğuyla AKP liderliğinin derin stratejileri, hesapsız ve pervasız stratejilere dönüşmeye başladı. Bu pervasızlığın Suriye direniş duvarına çarpması, amiyane deyimle; “AKP, eş başkanlığını yürüttüğü Büyük Ortadoğu Projesi’nin de aynı duvara toslamasına vesile oldu” diye bakılıyor.

Açarsak; Mısır’da ABD tarafından desteklenen İhvan lideri Mursi, yine ABD destekli bir darbeyle tasfiye edildi. Keza ABD ve müttefiklerinin iktidara taşıdıkları Libya İhvanı da yine ABD destekli bir darbeye maruz kaldı. Fakat hayallerine bu kadar yaklaşmışken, iki ülkede iki kardeş partinin iktidardan düşmesini hazmedemeyen Erdoğan, rasyonel diplomasi yerine tamamen hırsın ve öfkenin yönettiği bir “diplomasi” atağı gerçekleştirdi.

Rabia selamıyla gezerek Mursi’nin yasını tuttu, ABD destekli darbe hükümetine karşı İhvancı AKP’yi desteklemeye devam etti. Bu süreçte Suriye’deki suçlarıyla birlikte Türkiye’den Libya’ya ihraç edilen silahlar da AKP’nin suç dosyasına eklendi.

Hayallerin iflası

Suriye’de krizin başından beri “özgürlükçü” denilen isyanlar selefi karakterliydi. “Özgürlük savaşçısı” diye Suriye cihadına ihraç edilenler, başından itibaren El Kaide uzantılarıydı. Ama Suriye direnişi bütün emperyalist projeleri bozguna uğrattı. Suriye halklarının direnişini değerli kılan bir çok şey söylenebilir, ama özetle; “özgürlük savaşı” denilen saldırganlığın emperyalist talan olduğunu, bu “özgürlük savaşçılarının” bütün bölge için risk taşıyan gerici karakterini, ABD’nin ve projelerinin de yenilgiye uğratılabileceğini ve esasında bu savaşın iki kutuplu küresel güçler arasındaki hegemonya savaşından ibaret olduğunu açığa çıkaran Suriye halklarının direnişidir.

Geldiğimiz nokta itibarıyla AKP’nin Tunus, Mısır ve Libya’da yıkılan hayallerine bir de Suriye’de BOP’un iflası eklendi ve Erdoğan’a, BOP’u yol kazasına uğratan hırslı lider gözüyle bakılıyor. O yüzden hırsla yönettiği Suriye politikasında boğazına kadar cihatçı bataklığına saplanan Erdoğan, BOP iflasının faturasının kendisine kesileceğini gördüğü için şu an Rusya’ya yönelmiş durumdadır. Bu yönelişin adı “Putin’e sığınma talebi”nden başka bir anlam taşımamaktadır. Ama asiller kaybederken vekiller ne kazanır ne de kaçacak bir sığınak bulabilirler.

Share on Facebook43Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir