Paris Katliamı: Fransa’nın 11 Eylül’ü – Cenk Ağcabay

IŞİD Paris’teki katliamı üstlendi. Avrupa’nın 11 Eylül’ü olmaya aday bu büyük katliam sonrası açıklama yapan Fransa devlet başkanı Hollande, “Üç günlük yas ilan edildiğïni, saldırıların ‘savaş nedeni’ olduğunu söyledi.” Hollande, “ulusal güvenlik önlemlerini en üst düzeye çıkardık ve IŞİD barbarları saldırılarının karşılığını, içeride ve dışarıda, her yerde alacaklar. IŞİD barbarlarına karşı her yerde amansız olacağız” dedi.

Hollande’nin açıklamalarının, dönemin ABD başkanı Bush’un 11 Eylül saldırıları sonrası yaptığı açıklamalarla benzerliği son derece dikkat çekici idi.

Geçtiğimiz Ocak ayında yine Paris’te gerçekleşen Charlie Hedbo saldırısından sonra Fransa’nın Ortadoğu politikalarında hiçbir değişim yaşanmamış; Fransa, Suriye’de rejim değişikliği yönünde aktif faaliyetlerini sürdürmüş, silah üreticilerinin uşağı Hollande, Körfez Krallıkları’na yeni silahlar satmak için Körfez Kralları’nın kapısını yıl boyunca aşındırmaya devam etmişti. Suudi Kralı da geçtiğimiz yaz tatilini yaklaşık 1000 kişilik maiyetiyle birlikte Fransa’nın Akdeniz sahilinde geçirmişti.

Hollande Başkanlık Sarayı’nda yaptığı açıklamada, saldırıların “yurtdışında hazırlanıp, planlanıp, organize edildiğini, içeriden de destek gördüğünü” söyledi. Fransız polisi yaptığı açıklamada, saldırganların birinin üzerinde Suriye pasaportu bulunduğunu ifade etti. Çeşitli kaynaklar, Fransız televizyonlarının ve haber kaynaklarının haberlerinde saldırıların Suriye ve Irak kaynaklı olduğunun sürekli olarak vurgulandığını belirtiyor.

Fransa egemenlerinin, ABD yönetiminin 11 Eylül’ü bir “sürekli savaş”, örtük bir “medeniyetler savaşı”na vesile etmesi türünden bir yöneliş içine girecekleri, bu trajediyi kendileri açısından bir fırsata dönüştürmeye çalışacakları ilk tepkilerinden anlaşılıyor. Fransa egemenlerinin, büyük ölçüde kendilerinin yarattığı koşulların ürünü olan katiller tarafından katledilen masum Fransızların bedelini Ortadoğu’nun masum insanlarına ödetmek yönünde kararlı oldukları da giderek belirginleşiyor.

Paris Katliamı özellikle Avrupa’da çok önemli bir dönemeç noktasına işaret ediyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde son yıllarda önemli bir gelişme gösteren ırkçı ve İslamofobik hareketlere ciddi yakıt sağlayacak olan bu katliam, Avrupa siyasetinde ırkçılığın, İslamofobinin daha geniş bir zemin kazanmasına yol açacak.

Charlie Hedbo sonrasında yapılan yasal düzenlemelerle, Fransız güvenlik örgütlerinin halkı dinleme ve izlemesi hukuksal bir temel kazanmıştı, ancak anlaşılıyor ki, güvenlik örgütlerinin kazandığı “dinleme ve izleme özgürlüğü” IŞİD’in eylemlerinin engellenmesi noktasında pek de bir işe yaramıyor. Charlie Hedbo katliamı sonrası, Fransız Gizli Servisi’nin katliamın sorumluları olan Kuaşi kardeşleri uzun bir süre izlediği, ancak saldırıyı engelleyemediği ifade edilmişti. Tıpkı Fransız makamlarının Paris’te üç devrimci Kürt kadının kimler tarafından nasıl katledildiği noktasında geçen zaman içinde herhangi bir ilerleme sağlayamaması gibi…

Çürümüş emperyalist-kapitalizm ancak ve sadece daha fazla gericilik, daha fazla militarizm üretebiliyor. Dönemin İçişleri Bakanı Sarkozy 2005 yılında polislerden kaçarken ölen iki göçmen genç nedeniyle banliyölerde ayaklanan Parisli göçmen emekçiler için, “sıfır tolerans göstereceğiz, ayak takımını caddelerden temizleyeceğiz” demişti. Paris Katliamı sonrası yaptığı yeni açıklamada ise, Uluslararası Koalisyon’un IŞİD’le savaşını yetersiz bulduğunu ifade edip, “teröre karşı topyekün savaş” çağrısı yaparken iç düşmanlara karşı savaşın önemini vurguluyor.

Daily Mail’in haberine göre, Paris’te intihar saldırılarını düzenleyenlerden ikisi Suriyeli göçmenlerin arasına sinsice sızmış olan militanlar. Yine aynı haber kaynağına göre, Fransız istihbaratının bu başarısızlığı, Avrupa’nın sınırlarındaki güvenlik sorununu bir kez daha tartışmaların merkezine taşımış durumda. Haberlerde vurgulanan bir başka nokta ise, parmak izi kayıtlarına göre, intihar eylemcilerinin ikisinin Yunanistan’dan geçtiğimiz ay giriş yapan Suriyeli göçmenler olmasıdır.

Ama tıpkı Charlie Hedbo katliamında olduğu gibi, Fransız güvenlik örgütlerinin tek başarısızlığı Suriyeli göçmenler arasına sızmış “teröristler”i tespit edememek değildir; habere göre, Bataclan’da öldürülen Fransız pasaportlu saldırganlardan birisi Fransız anti-terör birimlerinin yakından tanıdığı bir isimdir. (Hunt for the ISİS killers: One terrorist identified as ‘young Frenchman known to authorities’- another two found with Syrian and Egyptian passports)

Financial Times’ın etkili yorumcusu Philip Stevens soruyor, “Acaba bu Fransa için, kişisel özgürlük ve kolektif güvenlik arasındaki dengeyi düzenleme zamanı mı?” Yani yapılan tüm gerici yasal düzenlemeler, yurttaşların 24 saatini gözetleme özgürlüğü bile yeterli bulunmuyor. “Kişisel özgürlük ve kolektif güvenlik dengesi”nden söz edilerek, örtük olarak, daha fazla gözetleme ve daha fazla dinleme talep ediliyor. Sanki gözetleme ve dinlemenin süreklileştirilmesi bu katliamları engellemiş gibi.

Paris Katliamı’nın gerisinde, 2005 yılında Paris’te yaşanan göçmen emekçi isyanından Libya ve Suriye’de dayatılan rejim değişikliği operasyonlarında Fransa’nın sahip olduğu “şahin” pozisyona uzanan bir çeşitlilik içindeki nedenler bütünü var. Bunlardan sadece birisine mutlaklık atfetmek gerçekliğin bütünselliğini kavrayamamak ve olan biteni egemenlerin çizdiği sınırlar içinde ele almak sonucunu doğuruyor.

IŞİD’in Paris’te gerçekleştirdiği katliamlar, en iyi Türkiye’de gerçekleştirdiklerine bakılarak anlaşılabilir. Yani Suruç ve Ankara katliamları AKP merkezli Türk devletinden ne kadar bağımsızsa, Paris katliamları da Fransız devletinden o kadar bağımsızdır.

Şimdi en önemli nokta, tüm bu yaşananların esas olarak çürümüş emperyalist-kapitalist dünya sisteminin yerkürenin her yanında ürettiği gericiliklerin ürünü olduğunu gösteren bir perspektifi, emekçi halkları bölen, parçalayan ve egemen sınıflara karşı zayıflatan kimlik bölünmelerinin karşısına birleştiren sınıf kimliğini ortaya koymak ve işçi sınıfı enternasyonalizmini bayraklaştırmak olarak beliriyor.

Hollande ve Sarkozy’nin açıklamaları, “medeniyetler çatışması”nın bu kez çok güçlü bir biçimde Avrupa’dan start alacak bir “sürekli savaş” konsepti içinde devreye sokulacağının tüm işaretlerini veriyor. Avrupa’dan Ortadoğu’ya uzanacak “sürekli savaş”ın ilk cephesinde hedef Avrupa’ya gelen ve gelecek olan göçmen emekçiler olacak. Paris Katliamı’ndan kısa bir süre sonra Paris’te bir göçmen kampının yakılması, Avrupa’da “sürekli savaş”ın bürünebileceği biçimlere örnek oluşturuyor.

Paris Katliamı’nın doğurabileceği bir diğer önemli sonuç, Suriye’de odaklanan Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi sürecinin daha da hızlanması olacaktır. Kullanım süresi dolan IŞİD’in sahneden çekilirken çok daha fazla gürültü çıkarıp, daha fazla kan dökmesi kuvvetle muhtemeldir ve Türkiye’deki Kürt hareketi ve sosyalist odaklar yine hedef alınabilir.

Evet bu Avrupa’nın 11 Eylül’üdür ve bundan sonra Avrupa’da sosyal ve politik ilişkiler bu yeni temel üzerinde gelişecektir. Hiçbir şey öncesi gibi olmayacaktır. Özellikle ekonomik krizden beslenen ırkçılık ve İslamofobi yeni boyutlar ve yeni gelişme kanalları kazanacak ve siyasi süreçlerde daha belirleyici bir konum elde edecektir.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*