Post-truth çağında Erdoğanizmin yeni toplum heyulası – Perihan Koca

Post-truth çağının Türkiye versiyonunu yaşıyoruz adeta.

Hakikatten hızla kopuşan, hakikate yönelik argümanların özünden koparılıp çarpıtıldığı ve yerine kapitalizm ve iktidarın güncel çıkarlarına uygun yeni yanılsamalar ve hipnozların yaratıldığı bir ülkede.

Hatta olmayan yalanlara inandırılmış, dünyayı iktidarın dayattığı görme ve düşünme biçimiyle gören ve algılayan bir toplumun heyulası içinde.

Devletin tüm olanakları kullanılarak, siyasetten gündelik yaşama, hayata dair ne varsa, dev şirketlerden ufak çaplı kuruluşlara, televizyondan sosyal medyaya; olmayan haberler, hesaplar, olmayan kişilerle (fake), gerçekte var olmayan olaylar oluşturarak toplumsal algıyı değiştirme ve yönetme operasyonu yürütülüyor.

Erdoğanizm” çağı

Evet, kapitalizm; neo-liberalizm politikaları tıkanmış da olsa, dünyanın tüm zenginliğini bir avuç insanın elinde tutarak, evren çapında saat gibi tıkır tıkır işliyor.

Her şeyin, suyun, havanın, toprağın, doğanın, hayvanın, insanın bile bir meta statüsüne indirgenerek piyasaya sunulduğu, köklerine yabancılaşarak çılgınca tüketmenin var olmakla eş değer kılındığı, okulların, hastanelerin, adliyelerin, daha da ötesinde ülkelerin bir şirket mantığına göre yönetildiği ve bu anomalinin normalleştiği bir kar-zarar dünyasında yaşıyoruz.

Şafatafatlı bir sefilliğin iktidara yapışıp kaldığı ülkemizde, henüz kaba inşası tamamlanmış olan Erdoğanizm çağında soluk alıp veriyoruz.

Sahte ile hakiki olanı, kötü ile iyi olanı ayırt edebilme yetisinin parçalandığı ve çözüldüğü, toplumsal belleğin yitime uğrayarak hafızasızlaştığı, arada kalmış- sıkışmış- orasından burasından çekiştirilerek, istenilen/dayatılan toplum ve insan biçimine sürüklendiğimiz bir çağ.

Kutuplaşma ve kamplaşma politikalarıyla, şok zirveleriyle çürümeye yüz tutan boğazına kadar yalana, yabancılaşmaya, marketinge, piyasacılığa, tüketiciliğe, manipülasyona batmış, dört bir yanından çaresizlik ve umutsuzluk aşısı verilerek sarmalanmış, esir edilmeye  çalışılan bir toplum gerçekliğiyle burun burunayız.

Türkiye toplumu çürüyor

Yıllanmış ve bayatlamış politikalarla çözülüyor ve dağılıyor.

En temel ahlaki değerlerin, hak ve adalet duygusunun yitimi ile toplum bir erozyona uğratılıyor.

Gerçeğin insandan uzak tutulmasıyla, istenilen yeni bir gerçek yaratılıp, o “gerçek” gerçek olmadığını bilen milyonların gözü önünde normalleştiriliyor.

Tepedekilerin nobranlığının siyasal ve toplumsal alanda benzeri tezahür ediş biçimleriyle, kaba saba bir vicdansızlık, hoyratlık ve pespayelikle deformasyona uğratılarak yeni rejimin körleştirilmeye ve sağırlaştırılmaya çalışılan yeni insanının önüne sunuluyor.

Öyle ki, ölümler, katliamlar, işkenceler, tecavüzler ve kayıplar neredeyse pornografik pratikler olarak genelleştirilerek, toplumun ana normları yapılmak isteniyor.

Kayıp on binlerce çocuğun medyaya yansıyış biçimleri, Leyla ve Eylül’ün ölümleri, kadınlara yönelik tecavüz ve katliamlarla idam ve hadım nidalarının yükseltilmesi, hayvanlara yönelik vahşi katliamlar, Çorlu’daki tren kazasına veril(mey)en tepkiler, Soma davasının hazin sonu ve her gün her an yeniden ve yeniden güncellenen vakaların siyasallaşamaması ve toplumsallaşamaması hali; bu gerçeği en çıplak ve soğuk haliyle yüzümüze çarpıyor.

Evet ülke, kapitalin iktidardaki nobran sözcüleri ve onların biatçıları  tarafından yıkıcılığın gölgesinde, çürümeye meyilli bir coğrafyaya dönüştürülüyor.

Seçimlerde mesela...

Olağanüstü dönemeçlerden geçen ülkemiz, süreç sanki normalmişcesine defalarca sandığa sürüklenerek, toplumun sorunları ve özlemleri görmezden gelinip, iktidarın gündemi belirlediği yerden sandık matematiğine sıkıştırılmadı mı?

Kaba bir evet-hayır seçeneğine hapsedilmedi mi?

Benden olanlar-olmayanlar ikiliği yaratılarak, seçeneksizliğin seçeneğini seçmeye zorlanmadı mı?

Ve üzerine bu sanki kendi seçeneğiymiş gibi bir ilizyonla donatılmadı mı?

Öyle ya, iktidarın toplumda yarattığı paradigma çok yönlü şekilde iflas etmiş de olsa, toplum şok zirvelerinden sonra şimdi de hayal kırıklıklarıyla ehlileştirilmeye çalışılıyor.

24 Haziran gecesi mesela…

Parlamenter siyasetin öncülüğünde toplum yüz üstü bırakılarak, umutsuzluğun ve komplo teorilerinin dehlizlerine fırlatılmadı mı?

Yüzlerce komplo teorisi; bu halk paranoyak olduğu için yahut komplolar memleketinde yaşadığımız için saçılmadı değil mi ortalığa?

Ülkeyi sandıktan sandığa sürükleyen akıl bu kritik süreçleri nasıl ki psikolojik savaş taktiği ile yürüttü ise aynı şekilde yeni rejiminin temellerini yeni rejimin toplum ve insanını yaratarak şekillendirmeye çalışıyor.

Arzuları hayalleri özlemleri hiçleştirilerek, gelecek inancı delinerek biata zorlanıyor.

Öyle ya, iktidarın rejimini tamamlayıp şahlandırması için düşüncesi, hayalleri, arzuları, iddiaları olan, toplumun öznesi olan insanlara değil rejimin nesnesi olan insan topluluklarına ihtiyacı var.

İçerisinde bulunduğumuz toplumsal-siyasal atmosferi bir de bu yönüyle ele alalım.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir