“Putin beni kapıya kadar uğurladı” – Juliana Gözen

Erdoğan’ın Rus bakanlarla İdlib gündemini görüşürken, Mevlüt Çavuşoğlu ile nedensizce tokalaşması, herhalde iktidar aklının geldiği ya da gittiği noktayı tam olarak resmediyor. 

Kendi kitlesini konsolide etmek için yarattığı kaotik ortamda kaybolan, önünü göremeyen, dengesini yitirmeye yakın ama aynı zamanda ayakta durmak için çılgınca şeyler yapmaya da hazır…

Hatırlayalım…

“İdlib’te işler lehimize döndü” açıklamasının hemen ardından, 27 Şubat gecesi Rusya/Suriye uçaklarının düzenlediği bombardıman sonucu en az 33 asker yaşamını yitirdi. Sonrası bildiğimiz şeyler… Fetih sûresi okutuldu, “Türk milleti Şam’a girmeyi şimdiden planlamalı, Esad gitmeli”, “Bu rejim gidene kadar bu iş sürecek” açıklamaları, Şubat sonuna kadar mühlet vermeler, NATO’nun kapısını çalmalar, gövde üstünde baş bırakmamalar, asmalar, kesmeler… Velhasıl, tüm bu çırpınışlar, 5 Mart’ta “Çar”ın boy aynasında üç maddelik mutabakata dönüştü: “Türk-Rus ilişkileri kurtuldu.”

Moskova Mutabakatı’nın söyledikleri

Erdoğan’a Suriye topraklarında kendi hegemonyasında bir Arap devleti kurabilmesi için zaman kazandıran mutabakat, aynı zamanda Erdoğan iktidarının daha önceki taleplerinin hiçbirine yanıt vermiyor.

Rusya’nın bugüne kadarki talepleri doğrultusunda Soçi Mutabakatı kararlarının yeniden üstünden geçiyor ve sahada Suriye ordusu lehine oluşan neredeyse tüm şartları koruyor. Türkiye’nin bir süre daha Afrin ve El Bab’da kalmasını sağlayan mutabakat uzun vadede ise, Erdoğan’ın bu savaşı “fetih” ile tamamlayıp kurucu lider statüsü kazanmasına dönük fırsatları büyük oranda kaçırdığını gösteriyor.

AKP/Erdoğan’ın yürüttüğü dış politika, şimdiye kadar içeriye yönelik bir propaganda faaliyetiyken; şimdi dış politikanın gerçek, soğuk ve sert duvarlarına çarpıyor.

İçerisi kaynar kazan

Ülke sınırları içerisinde ise işsizlik, pahalılık, toplumsal hoşnutsuzluk, yoksul emekçilerin intiharları, Saray’ın artan şatafatı, kadın cinayetleri, çocuk istismarları, AKP’den koparak kurulan yeni partiler, kaybedilen belediyeler, iktidarı elinde tutan ittifakın kendi arasındaki mücadelesi… Kurulmaya çalışılan rejimin tüm dikişleri atıyor, artık tutmuyor. 

İşte, iktidar cephesinden bu çürümeyi ancak bir savaşın gürültüsü, dökülen asker kanları kapatabilirdi. Fakat kapatamadı… AKP’nin savaş politikaları artık ülke içindeki toplumsal sınırlarına dayandı. 

Fakat bu kadar sıkışmaya rağmen, iktidar bloğu olağanüstü durumları olağan hale getirerek, toplumsal hoşnutsuzluğa karşı baskı ve zor kullanarak kontrollü kaosu devam ettirmeye çalışıyor.

Söylediklerine inanmayanları, itiraz edenleri vatan haini ilan ediyor tıpkı Goebbels’in Almanya’da yapmış olduğu gibi… Herkesin bildiği “devlet sırlarını” yüksek sesle söyleyenler cezaevlerine gönderiliyor, “Savaşa hayır” diyenlere soruşturma açılıyor.

Gündelik siyaseti yönetebilmek için olağanüstü koşullara bağımlı hale gelen iktidar bloğu, bu “kontrollü kaos” halini sürekli kontrol altında tutabilir mi? 

İpin ucu kaçarsa? Son olarak, Sağlık Bakanlığı’nın başta bir türlü var mı yok mu bilemediği, bir hayalet gibi ülkede dolaşan ve sonunda varlığı “kabul edilen” korona virüsüne karşı gösterdiği tutum da aynı bu rejimin akıbeti gibi değil mi sizce de?

Leave a comment

Your email address will not be published.


*