ROTA: 31 Mart Seçimlerinin Potansiyeli: Olasılıklar ve İmkânlar

TÜİK’in açıkladığı son ekonomik veriler hepimizin gündelik yaşamda derinden hissettiği ekonomik krizin rakamsal ifadeleridir.

Açıklanan verilere göre 2018’in son çeyreğinde ekonomi yüzde 3 daralmış. 2018 Aralık ayında işsizlik oranı yüzde 13,5 seviyesine, geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 20,9’a yükselmiş. 2019’un Ocak ayında ise sanayi üretimi yüzde 7,3 azalmış.

Verilerle ilgili birçok örnek verilebilir, ama bu kadarı bile gayet net bir tabloyu ortaya koyuyor. O tablo, git gide derinleşmekte olan ekonomik krizin tablosudur. Aslında bu rakamlara da gerek yok; markete, pazara gittiğimizde, faturalarımızı ödediğimizde ekonomik krizin gerçek verileriyle karşı karşıya kalıyoruz.

Yaklaşmakta olan seçimlerin nesnel koşulları bu kriz tablosu tarafından şekilleniyor, fakat rejimin siyasetçilerine baktığımızda Türkiye’nin asıl sorununun beka sorunu ya da Türkiye’nin “yükselişi”ni durdurmak isteyen muhalefet sorunu olduğunu duyuyoruz.

Seçimlerdeki atmosfer her seferinde bu çeşit söylemlerle oluşturuluyor. Erdoğan iktidarı bu tarz söylemlerle bezenmiş seçimlerle hareketinin asabiyetini tazelemek, olası bir dağılmaya karşı hareketini bir arada tutmak, zaman zaman da hitap ettiği kitlenin onayını yenilemek için seçimleri ve seçimlerde kullandığı bu saldırgan stratejileri çok önemsiyor.

Evet, ama her seferinde aynı stratejinin aynı şekilde işlediğini düşünmek, nüansların gözden kaçmasına neden oluyor. Örneğin, Ankara’daki Millet İttifakı adayının seçimlere sokulmak istenmemesi, Erdoğan’ın içerisinde bulunduğu sıkışmışlığı gözler önüne seriyor. Anlaşılan adaylar arasındaki oy oranı farkı hilelerle kapatılamayacak kadar büyük.

Seçimlerin anlamı

Ancak her halükarda, seçimlerle ilgili şu tespiti yapabiliriz: Gelinen noktada, 7 Haziran’dan sonraki her seçim artık doğrudan Erdoğan’ın kurmakta olduğu rejime dair bir referandum niteliği taşıyor.

Bu yüzden de, kaybetmemek için her gün yeni yöntemler geliştirmek zorunda kalıyorlar. Seçimlerin önemi buradan kaynaklanıyor.

Bizler istesek de istemesek de, kabullenmemiz lazım ki, seçimlerin herhangi bir hükmü yok. “Oldu bitti x kişi y parti kazandı, devam ediyoruz“ diyebilecek bir ortam kalmadı.

Fakat bu durum seçimlerin anlamsız, “sonucu önceden belli” oldukları anlamına gelmiyor. Eğer öyle olsaydı, iktidardakiler neden bu kadar zorlansınlar ki?

Seçimlerde yüzde 1-2 oranında bir oynama bile devlet içi dengeleri ve hatta toplumsal güç dengelerini değiştirebilir, egemen güçlerin bir fraksiyonunu meşruiyet kaybına uğratabilir, daha büyük gelişmelerin yaşanması için tetikleyici bir olay niteliğinde olabilir. 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi.

Bu kırılganlık yüklü tablo karşısında halk güçlerinin zaman zaman içerisine hapsedildikleri iki farklı uç düşünceyle hesaplaşmamız gerekiyor.

Birincisi seçimlere büyük bir anlam yükleyen, seçimlerle iktidarın bir anda yol olabileceğini telkin eden anlayış. Elbette sandıkların yıkıcı etkileri ve siyasal tabloda fark yaratacak önemi var. Ancak sandıklar, uzun vadede maddileşmiş toplumsal ilişkiler bütünlüğünün içierisindeki bir sürü etken arasında yalnızca biri.

Bir diğer uç düşünce ise, ne olursa olsun, Erdoğan iktidarının yıkılmayacağına dair inançtır.

Bu da Erdoğan’ın ve onun iktidar ortaklarının her şeye güçlerinin yettiğine dair bir anlayıştan kaynaklanıyor. Gücün mutlaklaştırılması, iktidarın özündeki kırılganlıklar yerine dehşetengiz görünümüne odaklanılmasından kaynaklı bir kadercilik bu.

Doğrusu iktidarın içinde bulunduğu durumu bu iki eğilim de temsil ediyor değil. Hayattaki olgular hiçbir zaman tek kutuplu bir şekilde var olmazlar. Onlar çelişkilerle yüklüdürler. O çelişkilerdir ki, en yıkılmaz denilen dağları düz ovalara çevirmiş, en yenilmez denilen despotları tarihin çöplüğüne götürmüştür.

Evet, iktidarın yarattığı korku, olay ve olguları derinlemesine kavramamızı engelliyor, bizleri duyumsal dünyamıza hapsediyor, gerçeklikten koparıyor. Çelişki işte orada bizlere göz kırpıyor.

Yüksek gerilimin olağanlığı

Gezi ve sonrasında 7 Haziran seçimleri itibariyle ülkede gerilim sürekli artıyor.

Olağanüstü hal hukuki açıdan yalnızca OHAL dönemiyle sınırlı değildi. Fiilen 7 Haziran seçimlerinin hemen ardından günümüze kadar uzanan zaman diliminde OHAL hep devredeydi.

Açık veya üstü örtülü savaş halleri, ortamı sürekli geren ve toplumu çeşitli kategorilerde uçlaştıran dost-düşman şemaları (ki dost ve düşmanlar da sürekli değiştiler) ile bezeli politikalar hâkim oldu. Anlaşılan bu politikaların yarattığı tahribat ile öyle ya da böyle senelerce uğraşacağız.

İktidarın toplumsal ve siyasal sahnede gerilimi sürekli yükselterek hedeflediği şey bir “altın vuruş” değil.

İstikrar söylemi altında süreklileşmiş gerilim ve düzensizlik inşa ettiler. Bir çeşitli istikrarlı istikrarsızlık düzeni oldu bu. Belki de en büyük yetenekleri yarattıkları istikrarsızlığı bir yol alma biçimi olarak kullanmalarıydı.

İhraç edilen yüz bini aşkın kamu çalışanı, ekonomik kriz ve ekonomik model dolayısıyla işsiz kalan milyonlar, iyice karmaşaya dönüşen eğitim ve sağlık politikaları, dış politikadaki konumlanma konusundaki belirsizlik, cezaevlerine atılan veya haklarında davalar açılan yüz binler…

Tüm bu politikalar milyonlarca insanı belirsizliğin içine itti. Evet, ama bu toplumsal tahribat yaratma ve çürütmeyi, mevcut rejimin kriz yönetme stratejisi olarak algılamamız gerekir.

Sonuçta bir kaotik durum inşa edildi ve artık toplumsal ve siyasal bütün aktörler bu yüksek gerilimli mıntıkada hareket etmek zorunda. Bundan dolayı kendi mücadelemizde buna uygun strateji ve taktik yönelimler geliştirmek zorundayız. Bu kavganın en sonuncu kavga olmadığını kavrayarak, derin nefes alıp, uzun vadeli bir perspektif ile hareket etmeliyiz.

Mevcut rejim gitse bile, yarattığı ortamdan, inşa ettiği gerçeklikten kolay bir çıkış yok. “Kötü“ haber budur. Kısa yoldan ilerlemek isteyenin, kolaycılık yapmak isteyenin kaybedeceği anlamına gelir bu. Sabırlı olanın; soğukkanlı, hesaplı, planlı ilerleyenin, toplumsal çelişkileri ve çatlakları iyi görenin kazanma şansının yüksek olduğu bir durum…

Bu bir öngörü ya da geleceğin sağduyusal bir şekilde yorumlanmasından ileri gelen bir tespit değil. Nesnel koşulların gerektirdiği duruş bunu gerektiriyor.

Marx’ın dediği gibi, insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullar altında değil. O koşullar verili koşullardır. İdealimizde “steril” bir toplumsallık yatsa da, hiçbir zaman böyle bir şeyin mümkün olmayacağını bilmemiz gerek. Bu koşullar altında kaderimizle barışmamız, gerçekçi adımlar atmamızın önünü açacaktır.

Ezan tartışmaların özü

Ezan tartışması, içerisinde bulunduğumuz durumu örnekleyen bir olay oldu. Israrla sürdürülen yalan ve iftira karşısında iki seçenek ortaya çıkıyor: Karalama ve hedef gösterme karşısında sinmek mi, yoksa aslında bizlere fırsatlar sunan ama bir o kadar da zorlu olan kopuşçu politika mı?

Yüksek gerilimli ortama bir “heyecan” çentiği daha atıldı 8 Mart’ta. Polis engelleri ve saldırılarına rağmen coşkulu geçen 8 Mart’ın ardından kendimizi “ezan tartışmaları“ ile karşı karşıya bulduk. İstiklâl caddesindeki, polis barikatlarının kalkmasını isteyen kadınlar sözde ezanı yuhalayıp, ezana, dine saygısızlık etmiş. Ertesi gün bir grup sokaklara inip “ezana uzanan eller kırılsın!“ diye haykırdı.

Bu tartışmalardaki fenomenolojik seviyede takılıp kalmamak gerek.

Vakanın özü ertesi günlerde iktidar bloğunda ortaya çıkan “kafa karışıklığı”dır. Kimileri saldırmaya devam ederken, başkaları geri adım atıp özür diledi. Kimileri bu tartışmayı Cumhurbaşkanı’na/rejime yapılan bir provokasyon olarak bile değerlendirdi.

Elbette, bu tür anlaşmazlıkları abartmamak gerekir. İktidar bloğu bunun üzerine çatlayıp parçalanmadı, parçalanmaz da. Kimin nasıl bir amaçla sokağa çağrı yaptığını tam olarak kestirmek güç olabilir. Belki de farklı farklı güçler bu boşluktan faydalanmayı denemişlerdir. Belki de iktidardakiler sonu başarısız olan bir denemede bulunmuşlardır. Belki de başka bir şeydir. Her halükarda iktidar bloğundan iki farklı ses yükseldi.

Böyle bir durumda iktidarın “iç savaş denemesi yapacak kadar” gözünü kararttığı tespiti yapmak tek taraflı bir bakış açısıdır.

Daha zengin bir bakış açısıyla bakacak olursak evet, bir provokatif girişimde bulunuldu. Ancak çıkartmamız gereken asıl ders şudur: toplumsal muhalefet potansiyel olarak çok güçlüdür. Çünkü kafaları karıştıran şey ezanın yuhalanıp yuhalanmadığı değildi. Kafaları karıştıran şey kadın hareketinin gücü, coşkusu, enerjisiydi. Bütün baskılara rağmen kadınlar ülkenin dört bir yanında haklı, meşru taleplerle sokağa çıkıp iktidarı çaresiz bir seyirci rolüne gerilettiler.

İstiklâl Caddesindeki polis saldırısında iktidar herhangi bir meşruiyet kazanamadı. (Zaten ezan yalanı da bu yüzden atıldı.) aksine büyük bir meşruiyet kaybı yaşadılar. İnisiyatif kadınlardaydı ve inisiyatif toplumsal muhalefete geçtiği zaman rejim güçlerinde her zaman panik belirtileri ortaya çıkıyor. Altı sene aradan sonra Gezi korkusunun hortlaması boşuna değil.

Hem Gezi davalarında hem kadın hareketine yönelik davranışlarda paniğin belirtilerini görebiliriz.

Gücümüze görelim!

Fakat, tek hareketli toplumsal dinamik sadece kadın hareketi değil.

EYT‘liler Maltepe’de büyük, coşkulu bir mitinge daha imza attılar. Devlet güçleri şimdiye değin EYT’lilere açık bir şekilde müdahalede bulunmadı. Belli ki, yeni bir kriz odağı daha yaratmaktan çekiniyorlar. Farklı güçlü ve meşru toplumsal dinamikleri karşılarına almaktan korkuyorlar.

İşte, tam da bu durumda kendi gücümüzü görmeliyiz!

Travmalarla, baskı ve korku ortamıyla, tahribat ve çürümeyle yaratılan umutsuzluk ve “boş vermişlik” havası var toplumsal muhalefette.

Bu ortamdan çeşitli kaçış biçimleri mevcut. Kimi zaman geriye kaçışlar (özele çekilme, ülkeyi terk etme – her yurtdışına gidiş ruhsal anlamda ülkeyi terk etme anlama gelmiyor elbette, reformizme, düzen siyasetine çekilme, küçük çaplı hesapları yapma vs.) hem de ileriye kaçışlar (kısa yolları arama, savaş ilanları, hesap yapmadan feda etme, vs.).

“Ne yapsak olmuyor!“ diyenler de çok yaygın, “gücümüz yetmiyor!” diyenler de.

Hâlbuki iktidarın toplumsal dinamiklerin gücünden ne kadar korktuğunu görebiliriz!

Burjuva muhalefetinden pek korkmuyorlar, çünkü çok sıkışırlarsa çeşitli hesaplaşmalar ve ittifaklara girerler.

Ama toplumsal dinamikler kuşkusuz iktidara uykusuz geceler yaşatıyor. Dürüst olalım, bazen onlar bizi bizden daha fazla ciddiye almıyorlar mı? Onlar bizden bu kadar korkarken biz “ne yapabiliriz ki?“ diyoruz!

Gücümüzü birleştirelim, kalıcılaştıralım

Halk güçlerinin çoğunlukla kendiliğinden gelişen, örgütsüz, öznesiz hareketleri elbette iktidarın ayakta kalmasını sağlayan en büyük etken.

Örgütsüzlük kısa vadede açığa çıkan bir zaaf değil. Güncel ifadesi başkanlık sistemi olan despotizm, aslında yüzyıllara yayılan bir yerleşiklikle halk güçlerinin üzerindeki en büyük baskı aygıtı.

İktidarlar değişse de, rejimlerin adı değişse de, öz itibariyle pek değişmeyen, her dönemde çeşitli biçimlerde kendisini sürdürebilen despotizm, içerisinde yeşeren türlü muhalefet biçimlerini kendisine tabi kılmakta oldukça maharetli.

Çizdiği sınırlar, örgütlülük biçimlerinin düzen dışına çıkma eğilimlerini törpüleyen bir yeteneğe sahip. Sendikalar, dernekler, inisiyatifler, topluluklar, dönüp dolaşıp despotizmin sınırlı siyasal alanında hareket etmek zorunda kalıyorlar.

Her zaman baskı ile olacak değil ya. Toplumsal alanda yarattığı bilinç düzeyi hep sınırlanarak, yüzyıllardır ayakta duran yapı pekâlâ muhafaza edilebilir. Sendikalar korporatist batağa çekilir. Dernekler milli ve dini değerlerle(!) sınırlanır. Topluluklar/inisiyatifler eğer siyasal vurgulara sahiplerse zaten meşru ya da yasal gözle bakılmaz.

Sınırların dışına çıkan sosyalist ya da radikal diğer unsurlar da zaten zor aygıtları ile terbiye edilir. Dört başı mamur baskı rejimi böylece saltanatını devam ettirir.

İşin can alıcı noktası tam da burası.

Sürekli aynı döngüsel hareketlerle toplumsal hareketlenmenin önü kesiliyorsa, ortada bir örgütlülük sorunu var demektir. Bu örgütlülük sorununun çözüm noktası tek boyutlu bir siyasal parti ve onun programı olamaz. Onun üzerine yükseleceği despotizm karşıtı bir örgütlenme zeminine de ihtiyaç var.

Evet, bu örgütlenme zemini despotik geleneğin sınırları dışına çıkacak cüreti gösterebilecek halk meclisleri olacaktır. Kalıcı halk meclisleri yapısı, siyasal bir programla buluştuğu vakit, yeni bir dönemin kapısını açabilecek bir içerik kazanır.

Onlar artık despotizmin dışında yeşermeye aday yapılar bütünüdür. Yeşerecek olan şey, yeni bir bilincin, yeni bir toplumsal dokunun ifadesi olan demokratik cumhuriyettir.

Evet demokratik cumhuriyet, nitelik açısından despotizmin tam karşısında yer alan örgütlenmenin adıdır. Despotizm indirgemeci ve baskıcı tekçiliğin ifadesi ise, demokratik cumhuriyet zenginlik ve çeşitliliğin özgür birlikteliğinin adıdır. Despotizm merkeziyetçiliğin diktası ise, demokratik cumhuriyet yerelliğin özgür birliğidir.

Despotizm kitleleri ilgilendiren kararların kitlelerin inisiyatifi olmadan, kitleler adına alınmasının adıysa, demokratik cumhuriyet bu kararların kitleler tarafından yerel meclislerde alınmasının adıdır. Despotizm yetki ve kararın halk güçlerinden çalınmasının adıysa, demokratik cumhuriyet tersine yetik ve karar hakkının gerçekten halkın eline geçmesinin adıdır.

Bunlar belki ütopik gelebilir. Ancak hepsinin hemen şimdi gerçekleşeceğini iddia etmedik. Yüzünü uzun vadede buraya dönen kısa vadede kurulacak inisiyatifler de ütopik midir? Beka sorununun bunca gündemde olduğu (nesnel koşullar göz önüne alındığında bunca hırpalanan bir rejim ve devlet yapısı gerçekten beka endişesi yaşamakta haklı değil mi?) bir durumda bu yönelim gerçekçi değil midir?

Rejim üst üste aldığı darbelerle gerçekten ayakta kalma konusunda endişe yaşamıyor mu? İçerisinde bulunduğumuz atmosferi bir göz önüne getirelim.

Evet, demokratik cumhuriyet şimdi ve burada, nesnel toplumsal koşullar içerisinde ona doğru hamle yapmamızı bekliyor. Şimdi ileriye doğru cesur bir adım atma zamanı.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*