Saray, karşı mahalle ve halkçı kültür – Mazlum Zafer

Hepimizin bildiği gibi Türkiye’de bir süredir bir rejim değişikliği yaşanıyor. Bütün siyasi, ekonomik, toplumsal ilişkiler tanık olduğumuz üzere yeniden yapılandırılıyor.

Özellikle referandum sonrası hızlandırılan bu geçiş sürecinde iktidar çokça “siyasal alanda iktidardayız, fakat kültürel, toplumsal alanda eksikliklerimiz var” minvalinde söylemler üretiyor. Son zamanlarda, yıllardır iktidara yakın olan kalemlerin de kültür konusunu ele almakla meşgul olduklarını görüyoruz.

Meşruiyet krizi ve sanat

Görünen o ki, bu alandaki eksikliklerin giderilmesi/hafifletilmesi için son aylarda yeniden bir ‘sanatçı hamlesi’ne girişildi.

Erdoğan’ın Fazıl Say’ın daveti üzerine konserini dinlemeye gitmesi ile alevlenen tartışma, aslında daha önce Sabah gazetesinin muhtelif sanatçılarla yaptığı söyleşilerle birlikte gündeme gelmişti.

İktidarın bu konuda attığı adımlar ve yaratmak istediği algı anlaşılır bir şey. Çünkü yeni rejimi sağlamlaştırmak için geniş kesimlerin en azından pasif rızasını kazanmak gerekir. Sevilmek mümkün değilse, en azından meşru olmak önemli.

Kültürel hegemonya mı, uzlaşma hamlesi mi?

Ahmet Ümit, Mazhar Alanson, Erdal Beşikçioğlu ve birtakım ‘muhalif’ sanatçının art arda verdikleri röportajların ardından,  Erdoğan’ın Fazıl Say’ın konserine davetli olarak katılması, tartışmanın boyutlarını genişletti.

Kültürü geniş anlamda yaşam tarzı olarak tanımlarsak, adı geçen sanatçıların “istenen kültür”le “yetiştirilmek istenen kuşak”la kuşkusuz alakaları yok.

Bu durumda bu ve diğer sanatçıların saraya gitmeleri ya da mevcut iktidar lehine sözler söylenmeleri, iktidarın kültürel hegemonya kurma çabasına yarar mı?

Cevap, basit ve sade bir hayır olmalı. Yapılan hamle bir uzlaşma hamlesidir, “karşı mahalle”ye uzatılan bir eldir. Aslında bir yandan teslimiyetin kabulüdür. İktidarın “kültür ve sanat alanında hegemonya kuramıyoruz, o halde mecburen uzlaşacağız” demesidir. Yüksek ihtimalle bu girişimin devletin fraksiyonları arasında da karşılığı vardır.

İktidarın yapay kutupları arasında

Peki, böyle baktığımızda kültürel hegemonyayı biz mi kurmuş oluyoruz? Bir de bu durumda “biz” kimiz?

Konu bir hayli geniş, birkaç sözle yetinmek zorundayız. Öncelikle Türkiye Cumhuriyetinin tarihi boyunca egemen olan paradigmasının tuzağına düşüp, toplumsal gelişmeleri ve mücadeleleri iktisadî seviyeden soyutlayarak “kültürel çatışma” olarak, Batı-Doğu, laiklik-İslamcılık ikiliklerin çerçevesine hapsederek okumamak gerekir.

Kabaca ifade edersek, böyle bir okuma yaptığımızda, ya “onlardan” ya da “bizlerden” kamplarına hapsedileceğiz. Bu durumda tam da iktidarın yönetmeyi çok iyi bildiği ve yaymaya gayret ettiği şemaya göre hareket etmiş oluruz. İktidara göz kırpan sanatçıların, aşmak istediklerini iddia ettikleri “kutuplaşma”yı aşmadan, safça tekrar etmiş oluruz.

Gezi ve özneleşme

Ne var ki, klasik “İslamcılık-Kemalizm” şemasını parçalayan toplumsal gelişme Gezi’nin ta kendisiydi. “Onlardan mısın bizden misin?” sorusuna pek takılmadan halk olarak özneleşerek yeni bir toplumun ve kültürel yaşamın tohumlarını yayan fırtına idi Gezi.

Gezi’ye halen saldırmalarının sebebi de buydu. Gezi ile 15 Temmuz arasında bağlantı kurmak gayrı ciddidir ve fanatik bir kitle dışında kimse tarafından pek kabul görmez. Öte yandan, Gezi ile ekilen tohumlar biçilmediyse de, ortaya çıkan halkçı dinamik bizim için önemli bir hareket noktasıdır.

Kültürel iktidar “bizim“ mi?

Anlaşılan o ki, kültürel-ideolojik alanda apaçık bir boşluk hâkimiyet kazandı. Cumhuriyetçi ve sol kültürel üretim ya da bu tür kültürel üretime tekabül eden yaşam tarzları zayıfladı, geriledi, toplumda itibar kaybetti – ve bunları ‘geri kazanma’ girişimi şimdilik ufukta yok.

İktidarın bu boşluğu kendi tasarladığı bir kültürel proje ile doldurması şimdilik olanaksız. Fakat “sol” ve “Cumhuriyetçiler” de kendi mevzilerini büyük oranda kaybetmiş. Geçmiş başarılardan beslenerek hâkimiyet kurmuş gibi görünmelerini sürdürme peşindeler.

Ne var ki, “nasıl olsa kültür daima bizde” duygusundan daha tehlikeli az şey var; çünkü yaratıcı olup üretmeden hegemonya sürdürülemez. Solun bu alanda halen bir üstünlüğü varsa kendi gücünden değil, iktidarın bu alandaki güçsüzlüğünden kaynaklıdır.

Çorak ikiliği aşarak geleceğe

Hedeflememiz gereken salt iktidar karşıtı bir kültürel üretim ve yaşam tarzı değildir. Cumhuriyet tarihini belirleyen ikiliği aşan, gerçek anlamda halkçı, halkın özneleşmesini sağlayan bir kültürel üretimi inşa etmeliyiz.

Sadece iktidar baskısına karşı değil, kültürel ve toplumsal bütün değerleri metalaştıran, üretim ile tüketim arasında ayrım yapıp o ayrımı katılaştıran kültür endüstrisine de karşı durmalıyız, sermayenin gücüne karşı somut projeler geliştirmeliyiz.

Kültürün, sanatın halkçı olup olmadığı, siyasi ve iktisadi iktidara gerçek anlamda karşı olup olmadığı, bireysel sanatçıların niyetlerinden ibaret değildir ayrıca. Bu noktada halkçı sanatçı, devrimci sanatçı kimdir sorusu sorulabilir, ama o ayrı bir konudur.

Fakat ne kadar güçlü yapılar inşa edersek, demokratik cumhuriyeti ne kadar güçlendirirsek, halkçı sanatçı ve sanatın ortaya çıkması da o kadar olanaklı olur.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*