Sarsılma ve Zorlanma – Oğuzhan Kayserilioğlu

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

AKP, “başkanlık sistemi “ olarak kodladığı faşist bir diktatörlük peşinde nefes nefese koşturuyor. Gücü ve çapı yetmese de, kurnazlık, hile, yolsuzluk ve devlet şiddetinin ortaklaştığı bir “kılıçla” önünü temizleyerek yol almaya çalışıyor.

Ordu ise, “acaba, bir fırsatını bulur da AKP’yi iktidar alanından devirebilir miyim, ya da iktidardaki alanını daraltabilir miyim” arayışı içinde.

Ordu, “Ergenekon” operasyonlarından önceki eski halinden farklı bir zeminde ve sermayenin “vurucu gücü” olma bilinciyle davranıyor; soğukkanlı bir tarzda zamana yayılan hamlelerle, Erdoğan’ın marazi tutumlarının yarattığı pürüzlerden kurtulmak ve iktidar alanının mutlak olarak sermaye tarafından kontrolü hedefleniyor.

“10 Ekim rejimi”, bu iki gücün/AKP ve Ordunun sermayenin güncel çıkarlarını gözetme zorunluluğunun itmesiyle birbirlerini dengeleyerek “ortaklaşması” üzerine inşa oldu. Ancak, kalıcılık kapasitesi henüz düşük; ortaklık içinde tarafların hangi ağırlıkta olacakları konusu çözülmüş değil. Bu durum, tarafları kendi inisiyatifini güçlendirme telaşına sokuyor ve itiş-kakış yaşanıyor.

AKP-Ordu ortaklığı, esas olarak 7 Haziran sonrasında güçlendi ve iktidar ortaklığına dönüştü. İktidar, kaybedilen 7 Haziran seçimleri yok sayılarak, sürece yayılan ve bombalarla desteklenen yarı-askeri bir darbeyle ele geçirildi. İktidar ortaklığı içinde önce AKP’nin ağırlığı olsa da, yaşanan Kürtlerle savaş gerçekliği ve Erdoğan’ın Suriye politikalarının açık iflası, zamanın akışı içinde Ordunun ağırlığını arttırdı.

Öyle ki, şayet akışın yönü değişmezse, Ordunun ayrı bir “darbe” yapmasına gerek kalmayacak; istediği her şey olabiliyor ve üstelik ancak AKP’nin toplayabileceği bir toplumsal gücün desteğini de alabiliyor. “İslam” üzerinden yaşanan gerilimli itiş-kakışın devamı ise kaçınılmaz gözüküyor.

İktidardaki AKP, Kürt milislerle/YPS savaşı tankların şehirleri bombalaması seviyesine dek yükseltti ve şimdi yazın gerillanın/HPG devreye girmesiyle şiddeti artıp alanı genişleyecek olan savaşın olası yeni halinin tankların yetmeyip uçakların kullanıldığı bir aşamaya sıçrayabileceği tartışılıyor.

AKP, kendi kitle tabanını, sadece şovenizm-ırkçılık üzerinden değil, kendi yorumladığı bir “AKP İslamının” kadın düşmanlığı başta olmak üzere, bütün biçimleriyle donatıp gericileştirerek konsolide ediyor. İslam, AKP’nin kurmak istediği faşist diktatörlüğün örtüsü/meşruiyet üretme ideolojisi olarak yeniden yapılandırılıyor ve bu “AKP İslamı”, toplumun tümüne bütün hücrelerine dek sızdırılmaya çalışılıyor.

İktidar, Ortadoğu politikası tümüyle çökmüş olsa da, kader birliğine girip adeta bir “kaybedenler kulübü” kurduğu Katar ve Suudi Arabistan’la daha yoğun bir ortaklaşma/bloklaşma örgütleyerek ek güç kazanmaya ve buradan kazanmayı umduğu ek güçle kaybettiği yolda ısrarla devam etmeye çalışıyor. Ama, öte yandan, İsrail’le yeniden “düzelen” resmi ilişkilerden anlaşıldığı üzere, iktidar alanında, ABD-AB ile daha uyumlu bir politika için hazırlık yapıldığı da görülüyor. NATO güdümlü Ordu’nun bu yönelimi desteklediğinden emin olabiliriz.

Aslında, sıcak savaşın olduğu Suriye coğrafyasındaki savaş alanlarında yaşanan gelişmeler, güncel olarak da özellikle Halep, Rakka ve Mınbiç çevresinde biriken gerilimin hangi yönde çözüleceği, belirleyici önem kazanıyor. İktidar, bu alanda son hamlelerini adeta çılgınca ataklarla yapıyor, ama henüz sonuç alabilmiş değil. Şayet, istenen hedeflere ulaşılamazsa, ki gidiş o yönde, NATO’nun etki gücünün artması için koşullar olgunlaşmış olacaktır.

Son günlerde Karadeniz üzerinden Rusya ile kurulan gerilim ekseni de, “kraldan fazla kralcı” bir tutumla NATO ile yeni bir uyum arayışı olsa gerek.

Bölünme ya da çözülme

Yaşadığımız kaotik ortam, içindeki bütün toplumsal ve siyasal güçlere olağanüstü baskı yapıp sıkıştırıyor,  bütün güçleri ya daha güçlü konumlanmaya ya da dağılıp çözülmeye zorluyor.

MHP, hem kitle tabanından hem de merkezi düzeyde çözülüyor.

Olağanüstü kongre talebi ve sonrasındaki gelişmeler, geri dönülmesi artık imkansız olan tutumların önünü açtı ve şimdi partinin bütünlüğü yüksek risk altında.

Akşener’in sadece kendisi olmadığı ve belli güç odakları tarafından öne itildiği anlaşılıyor; Bahçeli ise, Erdoğan’ın himmetine sığınan bir zavallı konumuna sürükleniverdi.

Bu iki eğilim, artık aynı parti içinde kalabilir mi?

CHP ise, kaotik ortamın yarattığı sarsıp-dağıtıcı gerilimlerden duyduğu korkudan olsa gerek, neredeyse görünmez olacak denli sinerek kişiliksizleşiyor,  ağırlık kaybediyor ve her yerinden sarsılıp titriyor.

Kılıçdaroğlu’nun “Dokunulmazlık” oylamasında AKP’nin faşizme doğru gidişini destekleme tutumu, sola doğru bir parti içi kanat oluşumu ya da kopuşun önünü açabilir. Baykal ise, tam tersi yöne doğru bir yönelim içinde ve tümüyle sağa-faşizme doğru bir yol açmaya çalışıyor.

Sırf bu dar alana bakacak olursak, kurnaz ve saldırgan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’yi yendiğini, CHP ve MHP’nin AKP’nin yedeğine düştüğünü ve aralarındaki ilişkiler alanında AKP’nin açık bir hegemonya kurduğunu saptayabiliriz. Hepsi de, AKP’nin açtığı “İçte ve dışta sürekli terör- sürekli savaş” şemsiyesinin altında toplanıyor.

Bu hegemonya, AKP iktidarının sürüp gitmesi sonucunu yaratıyor.

Öte yandan, AKP kendi yaratığı gerilimli kaotik ortamın aynı zamanda kurbanı da oluyor.
AKP’nin hamle yaptığı alanlarda oluşan dirençlerin yarattığı bütün gerilimler, en yoğun ve sertleşmiş halleriyle AKP’nin üstünde toplanıyor ve bu zorlamaların oluşturduğu irili ufaklı bir dizi çatlak partinin bütünlüğünü sarsıyor.
En son “Pelikan” açıklamaları, Erdoğan-Davutoğlu geriliminin patlama noktasına sıçradığını göstermişti. Sonra yaşanan gelişmelerle, Erdoğan’ın kimi maraziliklerini “yumuşatmak” isteyen Davutoğlu’nun aslında çok da önemli olmayan “nüans” düzeyindeki farklılığının bile olağanüstü sonuçlar yaratma kapasitesi kazandığını öğrendik.

O arada, oligarşik iktidar alanının karanlık bölgelerinde gizlenmeye çalışılan birçok gerçek de açığa çıkıverdi.
İlkin, iktidar alanının o pek “havalı” sahiplerinin hiç de öyle “güçlü” olmadıklarını, en ufak bir nüans farklılığından bile “paniğe” kapıldıklarını ve tahammül etme/direnç gösterme/kapsayıcılık noktalarındaki zayıflıklarını aniden görüverdik.
İkincisi, evet, parti içinde Erdoğan’ın her istediği oluyor, ama etrafı da epeyce boşaldı! Her “tasfiye” aşamasında, AKP’nin bir nüansı daha Erdoğan’dan yolunu ayırmış oluyor. Bütün nüanslarını kaybederken daralıyorlar ve zenginliklerini, esneme yeteneklerini ve kendilerini yeniden üretebilme kapasitelerini de yitiriyorlar.
Üçüncüsü, iktidarda kalabilmek için sürekli yapılınca artan suçlar, ödenecek faturayı şişiriyor. Günü gelince verilecek hesabın ağırlığı arttıkça da, iktidarın en sıkı-çekirdek alanında bile “ikirciklenmeler” yaşanıyor, bu “nüans” farklılığına dönüşüyor ve “kopuşlar” yaşanıyor.
Dördüncüsü, aslında zaten biliniyordu, ama şimdi herkes de biliyor ki, Erdoğan’ın Ordu ile ittifakı oldukça hassas ve zayıf bir dengede konumlanıyor. Tıpkı Erdoğan’ın Orduyu “İslamcılaştırma” hesapları/planları olduğu gibi, Ordunun da Erdoğan’ın gücünü sınırlama ve mümkünse tasfiye etme hesapları var.

Ufak nüans farklılığının bir anda parlayıvermesinin ve hızla yaşanan azil sürecinin arkasında, Davutoğlu’nun arkasında bir anda oluşuveren bir güç alanının yarattığı panik olduğu açıktır.
Şimdi sinen Davutoğlu, şayet Gül-Arınç ekseniyle ilişkilense ve özellikle Ordu ve MİT olmak üzere devlet kurumlarından destek alarak Erdoğan’a karşı tutum alabilseydi, bir anda “Brütüs” olabilirdi!  Ankara kulislerinde dolaşan ve günlük basında pişirilen söylentiler, bu “komplo” sürecinin hiç de hayal olmadığını gösteriyor.

Bakalım yeni “Brütüs” adayı kim olacak? Ve, madem bahis konusunu açtık, malum “hançerin saplanmasından” sonra, bakalım kim “Marcus Antonyus’un nutkunu çekme” rolünü oynayacak?
Öte yandan, Erdoğan Davutoğlu kullanılarak yapılmak istenen hamleyi savuşturabilmiş olsa da, artık herkes de gördü ki, şimdilerde “biat etmiş” görüntü veren sermaye güçleri, aynı zamanda ve kapı arkalarındaki karanlık alanlarda en sinsi biçimlerde bir “Brütüs” arayışında!

Ve, Davutoğlu “pürüzü” ile, Akşener “pürüzü” arasında şayet bir ilişki varsa, bu ilişkinin mimarının yerel ve küresel sermaye güçleri olduğundan şüphe etmemeliyiz.

Beşincisi, kendisini pek kurnaz sanarak köşesinde oturup “çatlak” bekleyen “tatlı su balığı” liberal demokratlara “kötü haber!”:

Davutoğlu da “harcandıktan” sonra, bütün umutlarınızı bağladığınız “çatlak” olasılığı oldukça dar bir alana sıkışmış durumda ve daha önemlisi, günleri bile önemli yapacak denli hızlı akacak bir özel dönemin içine girdik. Kendi gücüne güvenme, kendi elde ettiklerine dayanma ve risk alıp açık denizlere açılmanın zorunlu olduğu zamanlarındayız.

Diktatörlük, AKP kongresinden sonra, daha açık ve daha şiddetli olarak ortaya çıkacak ve son kozlarını oynayacak; iyi biliyor ki, çok da uzun olmayan bir dönem içinde ya kazanacak ya kaybedecek; muhalefetin de aynı netlikte olması, “çatlaklara/yeni Brütüs olasılıklarına umut bağlama” yerine, her günün/anın kazanılması gerektiğinin gerginliğiyle boylu boyunca mücadele içinde olması gerekiyor.

Ancak böyle davranılırsa ayakta kalınabilecek ve sadece bu yolla ortaya çıkması kuvvetle muhtemel olan “çatlaklardan” en fazla fayda elde edilebilecek!

Olup biten bütün bu süreçler, AKP’nin içindeki ırkçı-şoven eğilimi güçlendiriyor ve faşizme doğru sürükleniş gün be gün hızlanıyor.

Ayrıca, CHP ve MHP AKP’ye doğru çözülürken, AKP’nin de onlara doğru çözüldüğünü saptamalıyız. İçinde doğup oluştukları devletin temel eğilimleri etrafında yoğunlaşarak kaynaşıyor ve kendi varlık gerekçelerinden olan ve şimdi zorlanan “devleti koruma” refleksi etrafında ortaklaşıyorlar.

Onlara topyekun “Devlet Partisi” diyebiliriz; hiçbir bileşenin, CHP merkezi dahil, faşizme doğru hızlı sürüklenişe temelden itirazı yok; aralarında yaşanan sert tartışmalar, son dokunulmazlık oylaması bir kez daha gösterdi ki, aslında kuru gürültü ve itirazlar “esasa” değil “usüle!”.

Evet, “dokunulmazlık” oylaması malum “derin” ittifakı/”Devlet Partisini” bir anda en kör gözlerin bile görebileceği netlikte açığa çıkarıverdi.

Hangi zeminde konumlanmalı?

Halkın farklı zeminlerde ve biçimlerde oluşan muhalefetinin ne yaptığı, sermayenin farklı çözüm arayışlarının bir sonuca ulaşamadığı günümüzde özel önem kazanıyor.

Çözümsüzlük ve var olan kaotik durumun aşılmak bir yana derinleşerek süreklileşmesi, sistemin zayıflaması sonucunu yaratıyor. Bu somut gerçeklik, halk güçlerinin hareketine hem alan açıyor ve hem de bu hareketlerin “etki gücü”-ağırlığı belirleyici önem kazandı.

İşte, bu güncellikte, halk güçleri nasıl konumlanmalı?

Evet, genel olarak değil, şimdi yaşadığımız güncellikte nasıl konumlanmalıyız?

Öncelikle ve elbette, bu “güncel” duruşumuz, genel/tarihsel konumlanışımızla uyumlu olmalıdır.

Kapitalizme karşı “kopuşçu” bir duruş üzerinden kendisini gösteren devrimci-komünist tarihsel duruşumuzda netleşip derinleşmek gerekiyor. Bu derinleşmedir ki, bir kutup yıldızı görevini yerine getirerek, bizleri günün kaotik ortamının politik özneleri önünde sürükleyerek dağılmaya zorlayan güçlü fırtınalarından korur ve yön kaybından kurtarır.

Evet, bir ayağımızı “sağlama” alacağız, temelimizi o noktadan derinleştireceğiz.

İlkin, kapitalist sistemin somut-tarihsel analizi zemininde üretilen Marksist zemine sımsıkı yerleşmeliyiz. Yetmez, aynı zamanda, kapitalizmin belli bir tarihin içinden çıkıp gelen Anadolu’daki özgün oluşumunu izah eden bir paradigmaya ihtiyacımız var. Kıvılcımlı’nın görüşleri bizlere bu konuda yeterli ve kapsayıcı bir zemin sunuyor.  Yine yetmez, gelinen somut-tarihsel momentteki/andaki kapitalizmin küresel ve yerel gerçekliğini özel biçimde açıklayan bir paradigmada da netleşmek gerekiyor.

Güncel gerilimlerin, en temelden yukarı doğru yükselen farklı kertelerdeki bu netlikleri bulandırmasına asla izin verilmemeli.

“Nerede yağmur, oraya çadır!” sersemliği bizden uzak olsun.

Siyasal ortamın olağanüstü gerilimli ve hızlı akışı sadece burjuva siyasetlerini değil, devrimci güçleri de sıkıştırıyor; ve, birçok devrimci çevrenin sağlıklı düşünememenin ötesinde açık bir “siyasal sarhoşluk” içine düşerek oradan oraya sersemce koşturmasına şahit oluyoruz. Soğukkanlı ve mesafeli bir “tarihsel” duruş, şimdi her zamankinden daha önemli!

Evet, ama, sadece bu “tarihsel” duruş, yetmez; bu duruşun talep ettiği “devrimin güncelliğini”, şimdi ve burada, nasıl, nerede ve ne yaparak yakalayabiliriz?

İşte, bir ayağımızı “tarihsel” duruşla “sağlama” aldıktan sonra; diğer ayağımızla, bütün cesaretimizle risk alarak ve özgün hassasiyetlerini gözeterek güncellik içinde gezineceğiz, güncelliğin bütün alanına/alanlarına hızla yayılacağız. Burada, “tarihsel” duruşa içkin olan sabitlik, soğukluk ve derinleşme değil; güncelliğin talep ettiği hızlı hareket, gerekirse koşarak-zıplayarak ve sürekli yer değiştirerek her yerde olma, uygun taktik biçimlere herkesten önce hızla girme ve uygun dille konuşup yazma belirleyici önemdedir.

Dikkatimizi, gerçek toplumsal güçlerin günümüzdeki gerçek hareketleri üzerinde yoğunlaştırmalı, çıkışı bu güçlerin gerçek hareketleri içinde konumlanmada ve bu hareketleri ortaklaştırarak sistem karşıtı uygun bir devrimci zemine yerleştirebilmekte aramalıyız.

Evet, hangi toplumsal güç, kendi somut ihtiyaçları üzerinden neler yapıyor? Toplumsal güçler,  ne tipte eylemlerle kendisini ifade ediyor, hangi sloganları atıyor, neleri talep ediyor, hangi biçimlerde örgütleniyorlar?

Gezi isyanı gibi muazzam bir kalkışmayı hem başarmış ve hafızasına yerleştirmiş hem de zayıflayarak da olsa bir biçimde halen de sürdürebilme yeteneğini gösteren güncel toplumsal güçler, sistem güçleri açısından nasıl “güvensiz” bir konumda iseler, devrimci-komünistler için tam tersine güvenilecek ve sığınılacak bir güç trafosudurlar.

Nasıl ve ne yönde hareket etmeli?

Sermaye güçleri kendi ekonomik ve politik krizlerinden çıkamıyor. Kriz kaotik bir zemine sıçradı ve çözümsüz kaldıkça derinleşme eğiliminde. Egemenler “yönetme” krizi içindeler.

Evet, kendi sistemlerini sürdürebiliyorlar, ama toplumsal ve politik ortamlarda bütünsel bir kontrol kuramıyor, hatta bazı alanlarda kontrolü kaybediyorlar. Evet, egemenler, üstteler, hala borularını öttürebiliyorlar; ama öyle oluyor ki, aniden başları dönüveriyor, denge kaybı yaşıyorlar ve neredeyse süreklileşmiş bir öfke krizi içindeler. El attıkları birçok iş ellerinde kalıyor, bir türlü sonuca varamıyorlar.

Halk güçlerinin bir kısmı, krizdeki egemenlerin kopardığı ırkçı-şoven yaygaraların etkisi altında ya da dini inançlarının bu egemenler tarafından kullanılmasıyla çağrıldıkları gericilik bataklığına sürüklenebiliyorlar. İşte, egemenler bu kitleye dayanarak sivil bir faşist diktatörlük kurmak istiyor. Ama, şimdilik güçleri ve becerileri faşist bir diktatörlük kurmaya da yetmiyor. Bu yönde attıkları adımlar, önlerindeki engellere çarpıyor ve eğilip-bükülerek yetmezlik içine düşüyor, hedefine bir türlü ulaşamıyor.

Gezi isyanında ortaya çıkan halk güçleri ise, farklı biçimlerde ve zayıf da olsa sürekli hareket halindeler.

Bu güçler, sokaklarda hareket ettikçe var olabiliyor, aksi durumda sönümlenme baskısı altına giriyorlar. Ortaklaşarak değil, farklı zamanlarda ve birbirlerinden kopuk olarak hareket ediyorlar.

Zayıf, sürekli olmayan ve birbirinden kopuk hareketleri, demokratik halk güçlerinin hedeflerine ulaşmasını engelliyor.

Daha önemlisi, bu güçler, onları kriz içindeki mevcut politik rejimden kopuşturacak halkçı-demokratik bir toplumsal iradeleşme ve iktidarlaşmanın bilincine sahip değiller, sadece güncel ihtiyaçlarına ve sorunlarına odaklanmış durumdalar.

Ancak, Gezi’de isyan eden demokratik-halkçı ya da anti-kapitalist halk güçlerinin zaaflarıyla da olsa bir biçimde hareket halinde olması, onların varlığını sürdürmelerini sağlıyor.

Bu güçler, tarih tarafından nesnel olarak kriz içindeki mevcut politik rejimin seçeneği olmaya çağrılıyorlar ve fiilen de kendiliğinden işleyen bir toplumsal süreç içinde bu zemini yokluyorlar.  Henüz bu yönde bir bilince ya da açık yönelime sahip olmasalar da, kendi ihtiyaçları doğrultusunda davrandıkça, fiilen böyle bir konuma yerleşiyorlar.

Şimdi dağınık olan halk güçlerinin örgütleri ve hareketleri, hepsinin şimdiki-güncel hareketlerinin ortaklaşabileceği acil bir ihtiyaç olan demokrasiyi inşa etme hedefinde ortaklaşabilir.

Aynı ortaklaşma, sermayenin neo liberal soygununun en çok tahribat yaptığı sağlık, eğitim, barınma, ulaşım gibi kamu hizmetlerinde yaşanan yıkıma ve sendika, sigorta, kıdem tazminatı gibi kazanılmış toplumsal mevzilerin tasfiyesine yönelik tepkilerin örgütlenmesinde de sağlanabilir.

Böylesi ortaklaşmalar, hem bu hareketlerin şimdiki hallerinin hemen-hızla uyum sağlayabileceği zeminler olabilirler, hem de yüksek moral ve enerji üreteceklerdir. Bu moral ve enerji de, aynı anda devrede olan ve bakışımlı olarak kendisine yol açmaya çalışan daha yüksek zeminlerdeki ortaklaşmaların güç kaynağı- itici gücü olacaktır.

Daha yüksek politik zeminler nedir?

Egemenlerin kaotik zemine sıçrayan bir krizde çırpındıkları koşullarda, halk güçleri bir yandan mevcut rejimin meclisi içinde konumlanırken, aynı zamanda açık ve meşru biçimde ve somut sorunlarının çözümüne odaklanarak kendi “Halk Meclislerini” ya da “Yerel Meclislerini” de kurabilirler.

Yerel halk güçleri kendi şehirlerinin/mahallerinin meclislerini kurup kendi sorunlarını doğrudan demokrasi yoluyla tartışıp karara bağlayabilirler. Farklı toplumsal güçler de (işçiler, kadınlar, ekolojik hareketler, Aleviler…vd.) kendi ihtiyaçlarını temel alarak “Meclis” biçiminde örgütlenebilir.

Egemen sistem krizden çıkamadıkça, kriz içinde yaşamı normalleştirmeye çalıştıkça ve şiddeti/yolsuzlukları kendi yönetimlerinin ana ögeleri haline dönüştürdükçe, ki herkes de görüyor ki böyle bir durum ve yönelim içindeler; yerel meclisler yüksek meşruiyet kazanacak ve kriz içindeki kapitalist sisteme ve onun mevcut oligarşik-totaliter rejimine karşı bir seçenek olarak Demokratik Cumhuriyetin toplumsal temelleri olacaklardır.

Evet, egemenler yönetme krizi içindeler, ama bir biçimde kendi egemenliklerini sürdürebilecek güce de sahipler; Gezi isyanında kendi gücünü gören demokratik halk güçleri ise, birbirlerinden kopuk olsalar da kendi acil ihtiyaçları doğrultusunda hareket edebiliyor. Ve, en son 1 Mayıs gösterilerinde bir kez daha görüldü ki, halkçı-demokratik ve devrimci arayışlar kendilerine akabileceği kanal arayışı içindeler.

İşte, halk güçleri, kendi sorunlarını tartışıp çözmeye çalışacakları meclisler kurabilirler; ama henüz bu meclislere dayanarak doğrudan kendi iktidarlarını kurabilecek bilince,  güce ve yeteneğe sahip değiller.

Bu durumda, egemenlerin üstte ve egemen oldukları, ama halk güçlerinin de kendi iktidar alanlarını kurup açık ve meşru biçimde sürdürdükleri özgün bir “ikili iktidar” sürecine girebileceğimiz anlaşılıyor. Zaten, güncel olarak olup biten gelişmeler de, bu yönde bir pratikleşmeyi şu ya da bu biçimde, zayıf ya da güçlü bir duruşla fiilen oluşturuyor.

Egemenlere rağmen ve meşru bir zeminde inşa olan yerel meclislerin ortak çıkarlarının ivmelendireceği meşru toplumsal hareket, kendi doğal akışıyla, toplumsal düzeyde oluşacak “bulanık” bir bilinç ve pratik yoklama biçiminde de olsa, özgün bir ortaklaşma alanı/nüve halinde bir Demokratik Cumhuriyet alanı inşasına yönelecektir.

Fiilen oluşan bu “Demokratik Cumhuriyet” alanı, şayet güçlenip egemen hale gelebilirse, bunun içeriğinin despotik devlete karşı kapitalist sistem içinde devletin demokratik dönüşümüne hizmet eden bir reform mu, yoksa kendi yoluna kesintisiz biçimde devam edip sistem dışına sıçrayarak sosyalizme yönelen devrimci bir reform mu olacağı, mücadelenin akışı içinde tarafların (farklı toplumsal ve politik güçlerin) tutumları ve oluşacak fiili güç dengeleri tarafından belirlenecektir.

Elbette ki, devrimci komünistler bütün bilinçleri ve pratik güçleriyle ikinci olasılığa yükleneceklerdir. Bu iki uç olasılığın farklı yapılarda melezlikler ürettiği bir toplumsal ve politik süreç yaşanacak ve böyle bir sürecin içinden geçişin belli anında kalıcılaşabilme gücünü/kapasitesini taşıyan “durum/konumlanma” kendisini diğerlerine dayatarak gerçekleşecektir.

İşte, yazının başlığını bir kez daha vurgulamak gerekirse; karmaşası gittikçe artan ve bir kaosa dönüşme potansiyeli olan mevcut kaotik ortam, bütün toplumsal ve politik güçleri artan güçte ve sürekli olarak sarsıyor ve zorluyor.

Güçlü olan, gücünü aynı anda en soğuk ve en ateşli hallere sokabilen, yüksek beceri olarak kendisini dışa vuran bir yoğunlaşmış hassasiyetle ve yorulmadan sürekli hareket edebilen, ne yaptığını bilen, hedefini netleştirebilecek teorik ve politik bilinçle yüklenmiş ve kendi bağımsız hedefine en zor koşullarda bile yürüyebilecek cesarete, cürete, kurnazlığa ve yaratıcılığa sahip olan toplumsal ve politik güçlerin ayakta kalıp tarihe kendi damgasını vurabileceği özel bir “anın” içindeyiz.

Şayet bu karmaşaya özel olarak halk güçleri açısından bakacak olursak, Gezi isyanıyla başlayan özel bir dönemin finaline girdiğimizi saptayabiliriz.

Hiçbir şeye şaşırmamak, her şeye hazır olmak gerekiyor!

Hareketin somut biçimleri

1- Metal işçilerinin başını çektiği ama başka bazı iş kollarına da yayılan bir sınıf hareketi, doğrudan kendisine değen sorunlarına odaklanarak, bu sorunların ürettiği gerekçelerle ve farklı biçimlerde hareket ediyor.

AKP ve MHP’liler dahil, işçi sınıfının birçok bölüğü, işçi olarak yaşadığı güncel sorunlar karşısında ortaklaşarak hoşnutsuzluklarını gösteriyor. Bu tepkiler, henüz devrimci ya da demokratik bir politik zemine oturamamış, esas olarak güncel sorunlara odaklanmış ve sınıfın tümüne yayılarak değil sadece kendi bulunduğu kesimle sınırlı olarak ortaya çıkıyor olsa da, sınıfın bilinç ve hareket düzeyinde bir “birikim” içinde olduğu açıktır.

Sınıfın güncel hassasiyetlerini gözeten bir öncü politik işçi hareketi için bütün koşullar mevcut.

Sınıfın kendisine doğrudan değen sorunlarında oluşan güncel hareketinde fiilen yer alan, ama bu tepkileri aynı zamanda politik bilinçle buluşturabilecek uygun örgüt biçimi ve dili keşfederek sınıfın güncel hareketini politikleştiren ve giderek “siyasal öncülük” zeminine sıçratmaya çalışan bir komünist çalışmanın, işçi havzalarında ve yaşam alanlarında gelişip güçlenme imkanı var. Her zamankinden daha yoğun ve hassas bir tarzla sınıfla kaynaşmak, olası bir fırtınanın ilk mevzilerinin işçiliğini yapmak ve öncülüğüne hazırlanmak gerekiyor.

2- Sürekli derinleşen bir yoksulluk, milyonlarca işsizin yaşamını cehenneme çeviriyor. İşsizler,  özellikle de genç işsizler, yaşam alanlarında öfkeli ama sonuç alamayan protestolarla sık sık tepkilerini dillendiriyor. Bu tepkiler, sonuçsuz kaldıkça,  sistem güçleri tarafından bilinçlice oluşturulan ve her şeye teslim olan bir kadercilikten- uyuşturucu ve fuhuş bataklığında yozlaşmaya dek uzanan bir çürüme alanına doğru sürüklenme kaçınılmaz olacaktır.

İşsizlerin öfkelerinin önünü açan ama aynı zamanda işçi sınıfı hareketinin etrafında toplanarak bu hareket tarafından “eğitilmelerini” ve öfkelerini sisteme karşı sonuç alıcı bir mücadeleye doğru evriltmelerini sağlayan bir komünist faaliyet, sistemin şimdiki krizi koşullarında her zamankinden daha fazla acil ve sonuç alma potansiyeli taşıyor.

3- Güncel kadın hareketi, kendilerine dönük taciz, tecavüz ve katliam düzeyine sıçrayan “namus” cinayetlerinin “gizli” faili AKP iktidarına ve onu besleyip güçlendiren erkek egemenliği sistemine karşı, neredeyse dünyanın en güçlü ve kitlesel direnişlerinden birisini gerçekleştiriyor.

Bu hareketle ilişkilenen; onun tarafından eğitilerek içindeki cinsiyetçi zaafları aşma çabasına giren ve onu erkek egemenliğinin çağımızdaki güç kaynağı olan kapitalizm konusunda eğiterek onunla sistem karşıtı direniş alanında ortaklaşmaya çalışan bir komünist yönelim için bütün koşullar mevcut.

Kapitalizm kadınları sadece erkek egemenliğini kışkırtarak değil, aynı zamanda, gerek neo liberalizmin kışkırttığı enformel sektörün en dipteki işçisi haline iterek gerekse post-fordist üretim süreçleriyle evlerin içini de artı-değer üretme alanına çevirerek, doymak bilmez iştahının zenginliklerini en çok sömürdüğü bir toplumsal kesime dönüştürdü.

İşte, kapitalizm kadını hem erkek egemenliğiyle ortaklaşarak hem de en azgın neo liberal saldırılarıyla sürekli- yeniden  “sömürgeleştiriyor”. Kadın hareketi binlerce yıllık erkek egemenliği sistemiyle hesaplaşırken, onun güncel destekçisi kapitalist sistemle de mücadele etmeye ve anti-kapitalist bir alanda konumlanmaya yazgılı.

Sorun, devrimci komünistlerin bu anti-kapitalist toplumsal dinamikle ilişkilenip ortaklaşmayı becerememelerinde ve iki hareketin birbirinden “uzak” duruşunda odaklanıyor. Gezi, kadınların ve kadın hareketinin gücünü, yıkıcı ve yapıcı yeteneklerini en kör gözlere bile gösterdiğine göre, söz konusu “uzaklığın” en hızlı biçimde aşılması gerekiyor.

4- İçine saplanıp kaldığı krizinden çıkabilmek için her yöne adeta can havliyle saldıran sermayenin, işçiler, işsizler ve kadınlarla birlikte en fazla yöneldiği bir alan da, içinde yaşadığımız doğa!

Karşılıksız zenginlik kaynağı olarak görerek bütün gücüyle doğanın zenginliklerini yağmalayan sermaye, ekolojik dengeleri dünyadaki canlı yaşamı yok edebilecek yoğunlukta bozuyor. Sömürünün ötesinde bütün insanlığın yaşamını riske atabilecek çılgınca bir gözü dönmüşlük içindeler.

Yerel sermaye güçlerinin hizmetindeki AKP hükümeti, yaşanan olağanüstü yıkıma önlem almak bir yana, kendi ekonomik politikalarını esas olarak doğanın talanına dayandırmış durumda. İnşaat, maden ve enerji sektörünün sınır tanımaz doğa düşmanlığı, çok görünür oldukları için en çok konuşulan yıkım güçleri gibi gözükseler de, aslında ekonominin bütünü coğrafyamızın ve içindeki bitki ve hayvanların talanına dayanıyor.

Onlar sadece günü düşünüyor; ama, günü bile kurtaramamaları bir yana, geleceğimizi ve gelecek kuşakları, tümüyle yıkım güçlerinin tahrip ettiği çorak, susuz, gıdasız, hayvansız, bütün toprağı, taşı ve ovaları delik deşik olmuş, havası nefes alınamaz hale gelmiş bir yaşama mahkum ediyorlar. Sel baskınları, kuraklık, hızla artan kanser hastalıkları, gıdasızlık gibi elle tutulur felaketler hemen önümüzde duruyor.

İrili ufaklı eko-direnişler farklı gerekçelerle ve biçimlerde coğrafyamızın tümünde sıkça yaşanıyor. Sorun, bu tepkilerdeki “bulanık bilinci” sermayenin doğaya azgın saldırısına tepki düzeyine sıçratılabilmek ve bu tepkilerde en çok yer alan şehirlerdeki “yeni işçi sınıfı” zümreleri/aydınlarla yaşam alanlarını savunan köylüleri ortaklaştırabilmek. Bu iki kanal, güçlü, kalıcı ve bütünlüklü bir eko-direnişçi zemini inşa edebilmek için yeterli olacaktır.

Devrimci-komünistler, günümüzün belki en acil ve yakıcı sorunu olan sermayenin doğaya saldırısının güncel sonuçlarına karşı tepkiyi örgütlemede başka herkesten önce ve daha yoğun bir tarzda konumlanmak zorundalar. Günümüzde, her ne kadar “klasikler de yazmasa da”, sınıf mücadelesinin en kritik cephelerinden biri bu alanda yaşanıyor, yaşanacak.

5-  Egemenler, krizlerinin süreklileşmesi sonucunda oluşan kaotik ortamın doğurabileceği demokratik ve devrimci halk hareketlerinin ve bu hareketlerin toplumsal temelleri -ivme noktaları olabilecek gerçek sorunların üstünü örtme telaşı içindeler.

Bu noktada, kendi egemenliklerini sorgulayacak halkın öfkesini ve bu öfkenin yarattığı toplumsal gerilimi, “gerici bir iç savaş” zeminine sürükleyerek sahte hedeflerde çürütmeye çalışıyorlar.

İlki olan Kürt-Türk çatışması her gün bin bir kışkırtmayla yürütülmeye çalışılırken; bu yetmemiş olacak ki, ikinci olarak, bir Alevi-Sünni çatışmasının ilk ivmelerini vermeye çabalıyorlar. En son, Maraş-Pazarcık’ta yapılmaya çalışılan “mülteci kampı” görünümü altındaki kışkırtma, yeni bir “Alevi katliamı” hazırlığı olarak görülebilir.

CHP’nin ölü toprağı serpilmiş gibi AKP’ye teslim olmuş hali, iktidarın “ötekisi”/nefret nesnesi olan Alevileri harekete geçirip arayışa sokmuştu. Suriye politikalarının “Alevi düşmanı” özü ve kaçınılmaz olarak Türkiye’ye yansımaya başlaması, bu arayışı devrimci-demokratik bir öze kavuşturmaya başladı. Bu süreçte, iktidarın diğer “ötekisi-düşmanı” olan Kürt halkıyla dayanışma eğilimleri de Alevilerin içinde yayılmaya başladı.

Evet, geleneksel olarak CHP’nin oy deposu olan ve bu düzeyde geri bir politikleşmeye adeta hapsedilen Alevilerin,  Gezi isyanından sonra daha güçlü bir ivmeyle yürüyen özgürlük arayışı, şimdi de Kürt halkıyla dayanışmayı örgütleme gibi yüksek bir zemini yokluyor.

Bir “komün gücü” olarak Alevilik-Aleviler, “tehdit edilen yaşama hakkını savunma” zeminine basarak, “özgürlüğe” doğru yürüyüşünde yeni bir hamle daha yapıyor.

Bu yürüyüş, tarihsel bir derinlikten çıkıp geliyor, yürüdükçe etrafında güç biriktirmeye ve tarihsel sonuçlar yaratmaya gebe.

Devrimci- komünistler, Alevi toplumuyla asla indirgemecilik yapmadan ilişkilenmelidir.

Derin bir tarihselliğe sahip Alevi toplumsallığına/komünalitesine, çokça yapıldığı gibi, en bayağısından taşra kurnazlığının ürettiği “araçsallaştırıcı” çıkarcılıklara düşmeden ve devrimin yürütücüsü halk güçlerinin güncel “vurucu gücüyle” ilişkilenmenin ciddiyetiyle yaklaşılmalıdır.

Ancak “Ne” yaptığının farkında olan sorumlu bir komünist tutumdur ki, bin yıllardır farklı biçimlerde sürüp gelen Alevilerin özgün “özgürlük” arayışıyla diğer halk güçlerinin ortaklaşmasının önünü açabilir.

Barış, laiklik, demokrasi…

Bazılarını özellikle öne çıkardığımız toplumsal dinamiklerin hareketleri, şayet onlar daha derin bir bakışla gözlenirse, sadece faşizme karşı direnişle, hak aramayla ya da faşizmi yıkmayla sınırlı bir yapısallık içinde değil. Onlara, hareketlerine ve hareketlerinin toplumsal sonuçlarına baktığımızda, aynı zamanda bir “kurucu”-“yapıcı” iradenin de oluştuğunu ve güçlendiğini görebiliriz.

“Özgürlük”, hayallerden gerçeğe dönüşecekse, tam da bu toplumsal hareketler sürüp hedeflerine ulaştıkça ve yeni hedeflere yönelebildikçe kendisini var edebilecek.

Bu toplumsal hareketlerin ortak alanında olup bitenlere farklı bir noktadan-“gelecekten” bakarsak, orada aynı zamanda geleceğin özgürlükçü toplumsallığının temellerinin atıldığını/fiilen inşa edildiğini de görebiliriz.

Sadece “direnişçi” ya da “yıkıcı” dinamikler değil, aynı zamanda bu süreçlerle bakışımlı olarak gelişip-güçlenen “kurucu-yapıcı” bir toplumsal dinamik de, şimdi zayıf da olsa sürekli hareket ediyor ve söz konusu fiili inşanın belkemiğini oluşturuyor.

İşte, belli öbeklerde toplayıp öne çıkardıklarımızın dışında, elbette başka toplumsal dinamikler de, şimdiki kaotik ortamın kendilerine yönelttiği baskılara karşı direniş ve özgürleşme çabası içindeler.

Demokratik, devrimci-demokratik, anti-kapitalist ve komünist zeminlerden beslenen farklı toplumsal ve politik hareketlerin, hem kendi hedeflerine doğru yol aldıkları hem de kendi yollarında yürürken şimdiki faşizm tehlikesine karşı uygun zeminlerde ve hızlı davranarak kalıcı ya da geçici ittifaklar kurdukları bir “durum/durumlar” yaratmak gerekiyor.

Aslında, öyle oldu ki, Türkiye devriminin anti-kapitalist ve devrimci-demokratik zeminde konumlanma kapasitesine sahip olan stratejik toplumsal güçleriyle, Gezi isyanı ve sonrasında güncel olarak hareket halinde olan toplumsal güçler (bu yazının konusu olmayan Kürt halkının özgürlük arayışının da eklenmesi halinde) “üst üste düşmüş” durumdalar. Güncellik, adeta stratejinin doğruluğunun “test alanı!”

Kapitalizmin küresel ve Türkiye’ye özgü durumlarının iç içe geçerek yarattığı “güncel”/somut-tarihsel toplumsal gerçekliğine karşı devrimci bir mücadelenin öznesi/taşıyıcısı olma potansiyelini taşıyan anti-kapitalist ve devrimci-demokratik toplumsal güçlerin; bir ayakla Bizans-Osmanlı artığı despotik devlete karşı devrimci-demokrasi mücadelesi zeminine basarken, ötekiyle kapitalizmin güncelliğinin ürettiği sorunlar üzerinden kendisini dayatan anti-kapitalist mücadele zeminine basması gerekiyor.

Dogmatizme düşmeyen bir güncel komünist duruşun, günümüzün somut-tarihsel gerçekliğinin dayattığı böylesi bir paradigmanın gerçek yaşamdaki pratik karşılığını örmenin bilinçli politik öncüsü olması gerekiyor.

Toplumsal gerilim kaotik bir düzeye sıçrayınca ve egemen güçlerin çok yönlü krizlerinden bütünlüklü olarak çıkma çabaları sonuçsuz kaldıkça, belirleyici ve gerçek/somut-tarihsel toplumsal güçlerin/toplumsal dip dalgalarının-ana fay hatlarının harekete geçtiği anlaşılıyor.

Strateji/paradigma “hayali” değil de toplumsal gerçeklerle uyum halindeyse, zaten tam da böylesi kritik anlarda kendisini fiilen de göstermesi “normal” olandır ve bu “üst üste düşme”, hiç rastlantı değil! Her zaman böyle olması gerekmese ve bazen “tali” güçler öne çıkabilse de, şimdi ve burada tam da “ana” güçler sahnedeler!

Komünistler, zayıf ta olsa harekete geçen stratejik devrimci sürecin sürükleyici ve belirleyici öznesi olmaya çalışmalıdır. Bu öncülüğün gücü, ağırlığı ve kapsayıcılığı, Demokratik Cumhuriyetin inşasının hangi yönde ilerleyeceğini ve ana karakterini belirleyecektir.

“Nasıl olacak” deniliyorsa, son yılların çok konuşulan üç toplumsal sorunundan cevaplamaya çalışalım:

“Barış”, komünistlerin öncülüğünde, şimdi öne çıkan içi boş liberal hayallerden kopuşup devrimci-demokratik bir öze kavuşarak, ortak coğrafyamızda yaşayan bütün halkların kardeşleşmesi sonucunu yaratacak ve halklar arasında herhangi bir hiyerarşik ilişkiyi kökten ret eden bir kalıcı zeminin üstüne yerleşecektir.

Demokratik Cumhuriyetin etnik kimliği olmayacak ve içinde yer alan bütün etnik kimliklerin özgürce var olmasının garantörü olurken, kendisi hepsine “kör” olacaktır. Farklı etnik kimlikler ve onların özgün kültürleri oluşan yeni toplumun ortak zenginliği olarak ortak toplumsal bilince kazanılacaktır.

“Laiklik”, Türkiye’de uygulanan “despotik” halinden kopuşarak ve şimdi AKP’nin kendi “İslamını” dayatarak halkın özgürce düşünme-eyleme hakkını yok etmeye çalışmasına karşı savaşarak, özgürlükçü ve demokratik bir öze kavuşacaktır.

Komünistlerin öncülüğünde, laiklik, devletin ortak coğrafyamızda yaşayan bütün inançlara eşit uzaklıkta durarak herhangi birisine “imtiyaz” sağlamadığı ve aslında hepsine “kör” olduğu bir politik ortaklaşma olarak inşa edilmesi anlamına gelecektir. İslam, toplumsal varlığımızın ve bilincimizin tarihsel derinliği olan bir ögesi olarak, oluşan yeni toplumun zenginlikleri arasında yerini alacak ve bireylerin inançlarını özgürce yaşayabilmeleri anayasal güvenceyle korunacaktır.

Demokrasi, komünistlerin öncülüğünde, onun sınıfsal özünü gölgeleyen ya da göremeyen içi boş liberal hayallerle arasına sınır çizen halkçı bir zemine yerleşecek ve kurucusu demokratik halk güçlerinin özgürce örgütlenme ve propaganda yapma hakkı anayasal güvenceyle korunacaktır.

Halkın oylarıyla seçilen yerel meclisler, ülke yönetiminin temel yapı taşı olacak ve Demokratik Cumhuriyet yerel meclislerin gönüllü olarak ortaklaşması olarak kendisini var edecektir. “Söz, yetki, karar ve iktidar halka!” sloganının pratik karşılığı, iktidarın şimdiki gibi merkezi-bürokratik yapıya değil, halkın oylarıyla seçilen yerel ve merkezi meclislere/halka ait olduğu ve merkezi bürokrasinin ona hizmet ettiği bir yapısallıkta inşa edilecektir.

Evet, ya ya da! Ya, komünistler böylesi zorlu ve karmaşık bir toplumsal ve politik sürecin içine boylu boyunca girip, şimdi oldukça zayıf olan halkçı dinamikleri güçlendirmeyi başararak öncüleşecek ve demokratik bir cumhuriyet inşa edecekler; ya da, 10 Ekim rejimi veya onun farklı biçimleri faşist bir diktatörlüğün karanlığını yaşatacaklar!

Elbette, hayat zengindir ve bu iki yönelimin birbirleriyle karşılaşmasının üreteceği farklı “durumlar” oluşacak-farklı biçimlerdeki “melezlikler” ortaya çıkabilecektir; ama, açık ki, şayet halk güçleri mücadele ederse, kendi çıplak hedeflerine ulaşamasa bile, faşizme doğru yönelimin kendi hedefine ulaşmasını da engelleyebilecektir.

10.05.2016

Share on Facebook0Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir