Seçimler ve kadın meclislerine doğru bir adım – Meral Çınar


“31 Mart seçimlerinin kesin olmayan sonuçları üzerine” diye başladığımız cümlelere ve her şeye rağmen, uzun süredir ilk defa yüzümüzü güldüren bir seçim sürecini geride bıraktık. Geride bıraktık dediysek her şey bitti demedik. Asıl şimdi başlıyor.

Seçimler günler öncesinde bitmesine rağmen özellikle AKP’nin kaybettiği yerlerde itirazlar devam ediyor, İstanbul gibi önemli bir şehirde ve birçok il/ilçede sonuçlar resmen açıklanmış, mazbatalar verilmiş değil.

Esasen seçimlerin demokratikliğine ve güvenirliğine 30 Mart’a kadar halel getirmeyen AKP/Erdoğan iktidarı bir anda “seçim darbesi, seçim hilesi, organize suçlar” gibi ithamlarla seçimin ve sandığın meşruiyetini dolayısıyla da kendilerinin içerisinden çıktıkları meşruiyeti sarsmaya başladı. Tersine dünya işte…

Türkiye geneli yüzde 52’lerde bir oy oranı almalarına rağmen bütün önemli ve büyük şehirleri dolayısıyla en önemli rant kapılarını kaybetmiş olmanın gerginliği ve paniği içerisindeler.

Dengeler değişti, kartlar yeniden karılıyor

Devlet içi yaşanan krizin belirli ittifaklarla yeniden şekillenmeye başladığı bir dönemde, ekonomik krizin ve çoğunlukla halkın öne çıkan iradesinin dayattığı bu “yenilgi”, tüm güçlere yeniden hizaya girmeyi dayatacaktır. Devlet içi güç dengelerinde de, Cumhur İttifakında da Erdoğan’ın eli, seçim sonuçlarıyla birlikte kısmen zayıfladı. Eh parti içi yüksek tansiyonun bir kalp krizi riski taşıması, hiç olmadı kalıcı hasarlara kapı aralaması gerçekliği de öylece kendini gösteriverince işler giderek çığırından çıkmış olmalı.

Bir yanda parti içerisinde Pelikancı dedikleri faşizm çığırtkanlığı yapan bir grup, öte yandan hazır devlet içi kriz belirli bir dengeye gelmişken ve elleri güçlüyken, meşruiyetlerine halel getirmek istemeyen bir başka grup; bir başka gerilim noktası olarak da, uzun süredir varlığı  salınım halinde devam eden restorasyon sürecinin ve bunu itekleyen güç odaklarının seçimlerle birlikte ayaklarının giderek yere basması ve Erdoğan/AKP iktidarını sıkıştırmaya başlaması… Erdoğan’ın işi hiç de kolay değil. Ama o şimdilik, Pelikancıların kaos ve savaş eksenine oturttuğu politik söylemlerinin arkasına dizilmiş gibi görünüyor. Yine de böylesi puslu bir ortamda yapılan her yorum için biraz erkendir.

Bu yüzden de 7 Haziran 2015 seçimlerinde olduğu gibi “biz kazandık, onlar yenildiler” rehavetine kapılmadan serinkanlı bir şekilde seçimlerde gösterilen iradeye sahip çıkmalı, bu kazanımı kimsenin insafına bırakmadan, eline teslim etmeden korumalı, her kazanımın başka kazanımlarla desteklenmesini sağlayacak politikaları hayata geçirmeliyiz. AKP/Erdoğan iktidarının yıllar sonra yaşadığı bu gerilemeyi daha da ileri götürebilecek cesaret, neşe, inanç ve iradeyi büyütebildiğimiz kadar büyütmeliyiz.

Ben bunu, daha çok toplumsal muhalefetin en dinamik unsurlarından biri olan kadınların, yerel seçimlerde aldıkları tutumlar çerçevesinde, kadın mücadelesinin oluşturabileceği yeni eksenlerde değerlendireceğim.

Kadınlar kime oy verdi? Neden Erdoğan’a oy vermedi.

Kadınlar açısından genel seçimler ve yerel seçimler arasında büyük bir kopuş yaşandı. Bu kanıya seçim öncesi yapılan anketlerden, sokak röportajlarından ve mahallelerde yoğunlaşan kadın çalışmalarının aktardıklarından varabiliriz.

Ekonomik kriz bu kopuşun önemli etkenlerinden biri. Ekonomik krizin en ağır yükünü kadınlar omuzladı/omuzluyor.

Temel gıda malzemelerinin fiyatlarındaki artış kadının görünmeyen ev içi emeğini doğrudan ikiye katladı. Ekmeği, salçası, eriştesi, tarhanası evde yapılsın derken “ev işi” bitmez oldu. Kazaklar, atkılar, patikler gözlerin nuru akana kadar el emeğiyle örüldü ama yetmedi. Daha çocukların okulu, kırtasiyesi, ayakkabısı köşede bekliyordu. Elektriği, suyu ısınması derken zamlar kapıya dizildi.

Tam da böyle zamanlarda bir akbaba sinsiliğinde hareket eden sermaye, “ev bütçesine katkı” söyleminin masumluğu arkasına gizlenip, bin bir parçaya bölünmüş, görünmez ve değersiz kılınmış kadın emeğini daha çok sömürebilmek için kapıda bekliyordu. Özellikle merdiven altı atölyelerinde, parça başı işçiliğinde; kölelik düzenini aratmayacak ucuzlukta, güvencesizlikte ve esneklikte bir işçilik, giderek “ev kadını emeğine” dönüşmekteydi. Krizle birlikte bu sömürü hızla yayıldı ve derinleşti.

Yalnız ev emekçisi olmayan aynı zamanda ücretli işçilik yapan kadınlar içinse hayat giderek zorlaşmaya başladı. Ucuz işçiliğin ve işsizliğin cinsiyeti giderek netleşmeye ve kadınlaşmaya başladı. Kreş yetersizliği ve pahalılığının aksine sürekli düşen ücretler yüzünden kadınlar, kreş ve emeklilik masraflarını karşılayabilmek adına çalışan bir pozisyona düştü.

Ev ekonomisini ayakta tutabilmek adına harcanan emek ve zaman, krizin erkek şiddetini körükleyen unsurları, kadın emeğinin kölelik düzeyindeki ucuzluğu, kadınların hâlihazırda her an tetikte yaşadıkları hayatın çekilmez bir hal aldığı gerçeğini derinleştirdi.  

Kopuşun en önemli ikinci etkeni, yaşam alanlarının giderek daha az güvenlikli, kadınları dışlayan, ötekileştiren, taciz ve şiddet üreten mekanizmalarla donatılan mahalleler/ilçeler ve şehirler haline dönüşmesi.

Artan kadın cinayetleri (polis akademisinin eksik olduğu kesin olan verilerine göre; on üç yılda 932 kadın öldürüldü) taciz ve şiddet, bu şiddeti yaygınlaştıran ve meşrulaştıran şehir politikaları, kadınların sosyal alanlara ve yönetimlere katılımını engelleyen kurumlar, kültürel ve sosyal etkinlikleri kısıtlayan çevre politikaları bunların sadece birkaçı…

Kadınların, işte tüm bu kadın emeği ve bedeninde yoğunlaşan baskılar nedeniyle ve kendine özgü bir biçimde yükselen ve yayılan kadın hareketinden aldığı güçle, iktidarı ve kadın düşmanı politikalarını, ekonomik krizi ve çalışma koşullarını seçim öncesi yapılan röportajlarda nasıl da korkusuzca eleştirdiklerine şahit olduk.

Gördük ki; 8 Mart’ı yasaklayan, ezanı kullanarak gerici erkek şiddetini kışkırtan, feminist mücadeleyi yargılamakla tehdit eden iktidarın tüm politikalarına rağmen, kadın mücadelesinin neşesi, cesareti ve iradesi tüm ülkeye ve esasen de kadınlara değip dokunabilmiş.

Yukarıda bahsettiğimiz genel olguların belediye seçimlerine yansıdığı haliyle kadınlar çoğunlukla,

1. Artık kadını görünmez kılan, onun sosyal alanlarını sürekli kısıtlayan, sokaklarında rahatça hareket edemediği, güvenli olmayan yerellerde yaşamak istemediklerinden,

2. Erkeklerin rekabetçi, şiddeti körükleyen, kadını aşağılayan, yolsuzluğa kapı aralayan, adil ve eşitlikçi olmayan siyasi anlayışını, politikalarını ve siyaset dilini kabul etmediklerinden

3. Bir cins kıyımına varan kadın cinayetlerine, evde, sokakta, iş yerinde tacizin ve şiddetin bir kültür haline dönüşmesine, meşrulaştırılmasına göz yummayacaklarından,

4. Çocuklarının istismar edildiği, sokağında parkında rahatça oynayamadıkları, eğitim düzeyinin yerlerde olduğu bir sisteme zorunlu bırakıldığı, yereller, şehirler ve hatta böylesi bir ülkeye tahammülleri kalmadığından dolayı AKP/Erdoğan iktidarına oy vermemiştir.

Kadınlar yerel yönetimlere talip oldular

Toplumsal muhalefetin Türkiye’deki en dinamik ayağı olan kadın hareketi, 8 Mart’ta binlerce kadını harekete geçirip devletin şiddeti karşısında direnen, 31 Mart yerel seçimlerinde aldıkları tutumla sandıklardaki sonucu belirleyebilen güç dengelerinin üzerinde geziniyor.

Ve bu hareketin yarattığı havayı soluyan, o havadan etkilenen birçok kadın, erkek egemen bir yönetim anlayışına boyun eğmek istemediğini seçim sonuçlarına yansıtmakla kalmadı. Yerel yönetimlerden başlayıp, siyasetin kadını ötekileştiren dili ve değerlerini, rekabete ve şiddete dayalı unsurlarını değiştiren; ifade özgürlüğüne dayanan, demokratik, özgürlükçü bir siyaset yapma biçimine yani yeni bir yönetim anlayışına aday oldular.

Özellikle muhtarlık seçimlerinde kadın adaylarındaki artış ve seçim propagandalarında öne çıkan politik söylemler yukarıda bahsettiğimiz daha genel bir yönetim anlayışına doğru adaylığın ilk sinyallerini verdi.

Aynı mahalle de “rakip” bile olsalar birden fazla kadının bir araya gelerek seçim çalışmalarını birlikte örgütledikleri örneklere şahit olduk. Erkek muhtar adaylar kadın adayları birer “rakip” görmekten bile uzakken, erkek rakipleriyle kanlı bir kavgaya tutuşmuşken kadınlar dayanışmanın en güzel örneğini sergilediler.

Sadece kadınların yaşadıkları sorunlarla değil, yaşlısıyla, çocuğuyla, parkıyla, köpeğiyle, mahallesinin her sorunuyla ayrı ayrı ilgilenen ve aslında bilinçli ve/veya bilinçsiz bir şekilde feminist, ekolojist, özgürlükçü ve adil bir siyasi tarzı inşa eden politikalar yaptılar.

Aksi takdirde yedi erkek adaya karşı aday olan kadın muhtar adaylarıyla; yanında çalıştığı ve kendisini taciz eden belediye başkanı karşısında aday olup belediye seçimlerini kazanan kadınlarla karşılaşabilir miydik? İl ilçe belediye meclislerinde kadınların artan oranlarda yer alması mümkün olabilir miydi?

Bir yandan kadınların en görünür olduğu seçim atmosferi olmasına rağmen öte yandan özellikle adaylık sürecinde partilerin (HDP’nin eşit temsiliyeti dışında) çok az kadın aday göstermiş olmasını, Büyükşehir Belediyelerinde sadece dört kadın başkanın seçilmesini, siyasette erkek aklın hâkimiyetinin aşınmış olsa da büyük oranda devam ettiği yönünde açıklayabiliriz.  

Bittabi yandaş medyanın ve aslında alternatif medyalarda da çoğunlukla erkek adayların bir yarışı gibi resmedilen seçimlerin öncesinde, adaylık yarışında neden bu kadar az kadının yer aldığı, kadın adaylara bırakın pozitif ayrımcılığı çoğunlukla yer verilmediği, kadınlara yönelik politikalardan bahsedilse bile üstün körü bir yaklaşıma sıkıştığı bir durum vardı. Yani kadınlar erkeklerle yarışta ısrarla geriye çekildi.

Elbette sonrasında da kadınların kazandıkları belediyeler ve muhtarlıklar üzerinde durma gereksinimi duyulmadı. Çünkü mesele esasen daha büyük ve önemli resmi görebilmekti, kadınlar beklemeliydi. Şimdi sırası hiç değildi.  

Ve elbette hayatın ta kendisinde her zaman yaşandığı gibi, aday olan kadınların tek dayanışma adresi yine kadınlardı.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen kadınlar görmeyen gözlere, duymak istemeyen kulaklara inat kendi duruşlarını hayata geçirdiler. Ve tam da bu yüzden kazanabildiler.

Şimdi ne yapmalı?

Siyaset yapma tarzında, yönetim biçimlerinde ve en dar haliyle konumuz olan belediyecilikte yeni bir yaklaşıma ihtiyaç var. Bu yaklaşımı Erdoğan karşıtı ve ondan biraz daha demokrat diye başka erkelerden beklemek, geleceği belirleyecek nüanslar içeren böylesi önemli bir gündemi onların ellerine teslim etmek akıllıca olmayacaktır.

Kadınların, bir takım normlara sıkışmış ortalama kadın tarifleri yapan ama Erdoğan siyasetine nazaran azıcık daha demokratik unsurlar içeren alternatiflerine teslim edecek bir özgürlük mücadelesi yok.  

Kat edilen yola bakıldığında, o ortalama kadın profili ve  “bahşedecekleri” sınırlandırılmış demokrasilerle yetinilemeyeceği, artık kadınları görmezden, duymazdan gelen bir anlayışa tahammül edilemeyeceği anlaşılacaktır.

Kadınlar siyaseti erkeklerin egemenliğinden söküp alabilecekleri ve onun daha başka biçimlerde nasıl yapılabileceğini göstereceği bir yolda ilerliyor. Aşağısı kurtarmayacaktır.

Ne AKP’nin ne de onun karşısında duran zihniyetin az bir farkla tekrarladığı makbul kadınları olmamak, aksine hiçbir erkeğin aklıyla hareket etmeden, mahallelerden belediyelere doğru kadınların yerel yönetimleri kuşattığı bir süreç yaşanabilir, bunun önündeki engeller bir bir aşılabilir. Birincisi belediyeleri AKP iktidarından almak olduysa, ikincisi hızla oraları demokratikleştirmeye ve meclis örgütlenmelerinin önünü açmaya yönelik olmalıdır.

Meclis örgütlenmelerinden kastım, yerel yönetimlere kadınların sözünü ve iradesini taşıyan, en yerelden en genele doğru genişleyen demokratik kadın meclislerinin örgütlenmesidir. Mahalledeki yeşil alan sorunundan başlayıp kentteki inşaat sektörüne kadar genişleyen bir alana dair söylediği sözün ve iradesinin iktidara dayatılan bir güce dönüşebileceği meclisler, kadın örgütlenmesinin ve özgürleşmesinin en önemli ayağı olabilir.

Kadın meclisleri nelerle ilgilenebilir

Sokaklarında özgürce yürüyebileceği bir ülke, kent ve mahalle için gereken güvenlik önlemlerini neden kadınların kendisi belirlemesin? Erkekler gece sokakta yürürken korkmak nedir biliyorlar mı ki, oturup onlar karar verebiliyorlar? Her gün tanımadıkları erkekler tarafından onlarca kadın değil de erkek mi öldürülüyor sokaklarda…

Hangi sosyal ve kültürel etkinliklerin içerisinde yer alacaklarına neden doğrudan kadınlar karar veremiyor? Kadınlar sadece anne olmak, ev temizlemek, yemek yapmak için doğmadıysa ev dışında da istediği tüm alanlarda kendini var etme hakkına sahiptir. Toplumsal yapı, yaşam alanları buna göre organize edilebilir. 

Mahallelerin sağlık ocaklarının yetersiz eleman ve teçhizatla kadın hastalıkları diye geçiştirilen tıbbi bölümlerinde, kadınların özel olarak hastalıklarına yoğunlaşmayan, basit yöntemlerle gerçek bir tedaviyi geçiştiren politikalar uygulanmaya devam ederse, kadın sağlığının ciddi anlamda bozulduğu gerçeğiyle yüz yüze kalacağız. Ücretsiz ve güvenilir bir sağlık sistemine ulaşımı kolaylaştırmak zannettiğimiz kadar zor değil. 

Yine ev işi-bakım işi-yeniden üretim işinin yükünü kadınların omuzlarından alacak bir toplumsallaştırma mahallelerden, yerel yönetimlerden başlayarak değiştirilebilir.

Kadının adı yoktur. Anne çocuk, eş, sevgili olarak adlandırılır. Toplumsal ilişkilerde eşit ve özgür birer birey olarak, ama aynı oranda o ilişkileri değiştirip dönüştürebilecek şekilde toplumun bir parçası haline gelebilecek, kendi aklı, duruşu, düşünceleri, duyguları ile “kadın” olabileceği mekanizmalar yaratılabilir.

İşte kadın meclisleri bu ve bunlar gibi, yerelde kadın olmanın zorlukları ve sorunları üzerinde durabilecek, bu sorunları dert edip ortaya çıkarabilecek ve onu daha somut ve gerçek bir güçle, kadınlardan aldığı güçle yerel yönetimlerin gerekli mekanizmalarına dayatacak örgütlü yapılar olmalıdır.

Bu meclisleri örgütlemekte kadın hareketinin feminist öznelerinin atacağı adımlar oldukça önemli. Kadın belediye başkanlarının ve kadın muhtarların olduğu yerellerden başlayıp diğer belediyelere de sıçrayarak, yerel politikaların kadınları görmezden gelen anlayışına karşı yeni bir belediyecilik anlayışı tartışmaya açılmakla başlanabilir. Kadın özgürlük mücadelesinin özneleri tüm bu tartışmalarla birlikte belediyelerin kadın projelerini hayata geçirmek konusunda basınç oluşturabilir. Böylelikle bu projeler aracılığıyla kadınların yönetimlerde daha fazla söz sahibi olabileceği imkânlar yaratılabilir. Hiç kuşku yok ki, formunda değişiklik olsa bile, bu gidişatın bir ihtiyaç olarak açığa çıkaracağı şey kadın meclis örgütlenmeleri olacaktır.

Kadın meclislerini kurmak, aynı zamanda eşit özgürlükçü ve halkçı yerel yönetimlerden yükselecek Demokratik Cumhuriyet mücadelesinin bir parçası olmak demektir. Ama aynı zamanda kendi olabileceği, bağımsız ve güçlü bir parçası.

Leave a comment

Your email address will not be published.


*