Seçimler ve sonrası – A.Haluk Ünal

Yaşadığımız son seçimlerle Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dönemi kapandı yeni bir dönemi açıldı.  Kemalist mimari yıkıldı ve yerine Türk-İslam sentezi ekseninde yeni bir devlet kuruluyor. T.C. kapitalist, neoliberal temelde yeni bir siyasi stratejiye yöneliyor, aks değiştiriyor.
Peki neden? Seçimleri birçok açıdan değerlendirmek mümkün, ama ilk yanıtlanması gereken soru bu. Bu soruya yanıt vermek için küçük bir hatırlatma yapalım.
Türkiye’nin bu günü de anlamamıza neden olacak tarihsel yön değişimi aslında 12 Eylül 1980 darbesiyle gerçekleşti.
 Neoliberal ekonomiye geçiş
“24 Ocak Kararları” olarak anılan iktisadi ve siyasi yeniden yapılanma programı, o güne kadar yüksek duvarların arkasında devlet koruması altında gelişen yerli kapitalizmin, küresel kapitalizmle entegre olmasını, “ithal ikameci” bir ekonomiden, “piyasacı bir ihraç ekonomisine” dönüşmesini hedefliyordu.
Emperyal güçlerin yerli işbirlikçilerinin önüne koyduğu bu ihale, Turgut Özal’ın ANAP’ı tarafından üstlenildi ve “eski rejimin” güçlü bir direnişine rağmen uygulandı. Eski modelden beslenmiş ve çok büyük imkânlar elde etmiş olan kesimler, CHP, TSK’nin çekirdeği – şimdiki adıyla Ergenekon- bu direnişin ön saflarını oluşturdular.
Bu ana çatışma ekseninde ilerleyen siyasete, askeri diktatörlükçe tasfiye edilmiş olan sol ve sendikalar müdahale edemedi.
 Ilımlı İslam’ın öncüsü
Özal’ın liderliğini yaptığı projenin birkaç temel özelliği vardı: Ülkede piyasa ve tüketim kültürünün hâkim kılınması. Amerikan tipi bir başkanlık sistemine geçilerek, parlamenter rejimin istikrarsızlıklarının giderilmesi. Başta Kuzey Irak olmak üzere Kürt coğrafyasının doğal zenginliklerinin “abisi ve hamisi” olarak, “yerli burjuvazinin” yeni kaynaklara kavuşarak “sınıf atlaması”, bir “alt emperyalist” ülke haline gelmesi.
Böylece Türkiye, ABD ve NATO’nun yeşil kuşak projesinin yerine geçirmeye karar verdiği, “açık yeşil kuşak” (ılımlı İslam) projesinde öncü bir rol oynasın isteniyordu.
Bu plan 1980-2000 arasındaki 20 yılda, egemen sınıf içi çatışmanın şiddeti nedeniyle, (Özal’a ve Sabancı’ya düzenlenen suikastları hatırlayalım) önemli ölçüde başarılsa da birçok önemli hedefine ulaşamadı. 2001 büyük kriziyle de süreç çöktü.
İşte 2002’de AKP’nin üstlendiği ihale, yarım kalmış işin bitirilmesi için yeni kan bulunması anlamına geliyordu.
 Yeni stratejinin aktörü Erdoğan
Tek bir anekdot bütün hikâyeyi özetlemeye yeterli. Obama başkan seçilir seçilmez ilk gezisini Türkiye’ye düzenlemiş ve parlamentoda yaptığı konuşmayla, ülkemize sunulan Ortadoğu’daki rol model misyonu anlatmıştı.
Egemen sınıfın bir kanadı ise (eski rejim; Ergenekon, MÜSİAD, İslamcılar, faşistler) bugün bütün ulus devletlerin hayaline dönüşmeye başlamış olan “Shangay modeli ” hedefiyle kendi planlarını uygulamak istiyordu.
Erdoğan’ın vahşi kapitalizm temelinde bir yandan Ortadoğu’da – Kuzey Irak, Kuzey Suriye- izlediği işgalci, yayılmacı politikayla, ülkede kurumlaştırmaya çalıştığı açık savaş diktatörlüğünün toplamı, bu yeni stratejinin ana sütunları.
 Aşılamayan kriz
Bu aslında egemen sınıfın bir kesiminin de öngörüsü diye anlaşılmalı. Küresel kapitalizmin içine girdiği ve bir kısım analistlerce yerli yerinde “uygarlık krizi” olarak adlandırılan durumda yapılan bir seçim.
Kapitalizm bir önceki küresel krizini küresel bir özelleştirme harekâtıyla atlatmıştı. Kendisine sosyalist diyen ülkelerin devlet kapitalizmi yoluyla biriktirdiği kamusal zenginlikler, Orta Doğu diktatörlüklerinin kamusal birikimleri, Batı’da çalışan sınıflara sosyal devlet adı altında sus payı olarak sunulan “rıza modelleri”nin kasaları boşaltıldı; bütün kamusal birikimler özel sektöre yok pahasına devredildi.
Ama bu politika ne yerel ne küresel kapitalizmin krizini aşmasına yetmedi. Artık Batı’nın en zengin ülkelerinde bile ne “sus payı” dağıtacak güç ve kaynak var ne de yeni kaynak yaratabilecek gerçekçi çözümler.
 Tabloyu değiştirmek
Geriye tek bir kaynak kalıyor; çalışan sınıfların kanı, canı. Halkın kör ve şedit diktatörlükler altında zor yoluyla çalıştırılması ve tüketime katılması. Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore, Macaristan vb. ülkelerde uygulanan bu model sermayeye bütün imkânları sunarken, çalışan sınıflara tek bir itiraz hakkı bırakmamak üzerine kurulu.
İşte 24 Haziranda bu ülkenin yaptığı seçim ve Erdoğan’ın sopayla bizi soktuğu, ülkenin yarısını oluşturan emekçi kitlelerce desteklenen yol budur. Burada anahtar elbette bu yola destek veren kitleler.
Ülkenin yarısı refahı, huzuru, istikrarı; sömürgeci, ırkçı açık bir diktatörlüğün yayılmacı heveslerinde görüyor. Bu tabloyu değiştiremezsek ya büyük kıyımlara sessiz kalacağız, ya da bir iç savaşın içine sürükleneceğiz. Bu tabloyu değiştirmenin tek yolu da “öteki” yarımıza bu yolun hepimize getireceği yıkımı anlatabilmek ve alternatif bir ülkeyi kurabileceğimizi gösterebilmekten geçiyor.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir