Size Kader’den bahsetmek istiyorum – Sevinç DOĞAN

Share on Facebook122Tweet about this on Twitter

Kader’in ölüm yıl dönümü yarın. Son birkaç yılda yitirdiğimiz güzel insanlardan biri o da. Ama ben size yine de Kader’den bahsetmek istiyorum, bizden biraz başkaydı çünkü. Gördüğüm, tanıdığım en güçlü kadındı. Eğer bir gram abarttığımı düşünüyorsanız, Kader’i tanımadığınızdandır.
Kader iki yıl önce, Kobane sınırında öldürüldü. IŞİD’in tüm vahşetiyle saldırıya geçtiği, sınırlara insanların yığıldığı ve devletin bugünkü vahşetini aratmayacak düzeyde Kürtlere tüm kapıları kapadığı, sesimizin soluğumuzun kesildiği, kalbimizin orada attığı bir dönemdi. Kitlenmiştik. Sınıra gidenlerden biri de Kaderdi. Bölgeye gidip destek olanlardan biriydi. Vurulacağı gün sınırda insan zinciri oluşturmuşlardı. Hepsi sivil 17 kişilerdi. Kol kola sınıra doğru yürümüşlerdi. Yapay bir devletin, vahşetinin simgesi olan bir sınıra. Sınıra yürüyenlerin hepsi erkekti, bir Kader vardı aralarında kadın. Vurulan tek kişi de Kaderdi. Doğrudan onu hedef almışlardı, tek kadındı, onu hedef almışlardı. Doğrudan kafasına nişan almışlardı. Hiç, ama hiç yaşama şansı tanımamışlardı ona. Güzelim bedeni orada yığılıvermişti. Görenler demişlerdi ki kanlar içinde, oracıkta can vermiş.
Kader Suruç Katliamı’nı, 10 Ekim’i, Cizre’de bodrumları yakılan insanları, daha dün yapılması planlanan kanlı katliamları görmedi. O ilk gidenlerdendi.
Kader’i anlatmak istiyorum. Geçtiğimiz yaz bir eylemde flamalar üzerinde Kader’in posterini görünce o kadar tuhaf olmuştum ki… Akılma ilk gelen, “acaba o posteri taşıyan Kader’i biliyor mu?” olmuştu. Bilmiyorum neden posterini görünce hala öyle hissediyorum. Aradan iki yıl geçti, ölüm fikri galiba bir dehşet olmaktan çıktı. Ama bu da değil galiba, ben Kader’i anlatmak istiyorum. Kim olduğunu…Ölen güzel insanlardan biri olduğunu. Bir isim olmadığını sadece…
Kader, Urfalı Kürt bir ailenin kızıydı. İstanbul’a göç ettiklerinde onlar da hayata tutunmak için çoluk çocuk çalışmışlardı. Kader aslında okumak istemişti ama ekonomik durumları iyi değildi. Belki daha büyük etken, ailesi bir kız çocuğunun okumasını gerekli bulmamıştı. Kader küçük yaşlardan itibaren tekstil atölyelerinde çalıştı. Ama kendi isteğinin peşinden koşmaktan vazgeçmedi. Liseyi dışarıdan okumaya karar verdi. Hem sınavlara girdi hem de çalıştı ve sonunda liseyi bitirebildi. Sonra üniversiteye gitmek istediğini söyledi, ailesinin bir desteği olmadığından para biriktirdi ve bir yıl dershaneye gittikten sonra sınavlara girdi. Sonra Çalışma Ekonomisi okudu. Daha sonra da yüksek lisans yapmaya başladı. İşçi sınıfı tarihiyle ilgili şeyler çalışıyordu.
Kader sadece eğitim hayatı için değil kadın kimliği için de mücadele etmişti. Anlatırdı, kot pantolon giymek için bile nasıl mücadele verdiğini. Ona nasıl gıpta ettiğimi hatırlarım. Hayatımda üzerinde düşünmediğim meseleler için o nasıl yılmadan kararlılıkla mücadele etmişti. Kadını baskılayan tüm kültürel değerleri bir kenara atmıştı, ailesini karşısına alma cesareti göstermişti. Düzenden iktidardan yanaydı ailesi. Oysa o bambaşkaydı. Tartışarak, zorlayarak kabul ettirmişti onlara bir sürü şeyi. Kıyafet deyip geçilmez, o nasıl bir bariyerdir. İşte en başta bunlara savaş açmıştı o. Bazen söylerdi, evden çıkarken kıyafetlerine homurdandıklarını ama “eyvallah” demezdi.
Kader minyon tipli bir kadındı. Beyaz tenli, yeşile elaya kaçan gözleri vardı. Zayıf değildi ama sarıldığınızda kaybolurdu sanki kollarınızda. Kader’i nedense beyaz elbisesiyle hatırlıyorum hep. Yazın çeşit çeşit güzel küpeler, kolyeler takardı. Saçını çoğunlukla salardı. İnce telli açık renkliydi saçları, henüz bir tane ak yoktu saçlarında. 27 yaşındaydı. Kader elbiseler giyerdi renkli. Mini etekler giyerdi. Kendine güvenirdi, birileri bir şey diyecek ya da rahatsız edecek diye taviz vermezdi yapmak istediğinden. Benim için ne cesurcaydı oysa.
Kader ufak tefek biriydi ama ses tonu, konuşma biçimi ve tavırlarıyla bambaşka bir çehreye sahipti. Dediğim dedik, kararlı, şaşırtıcı derecede net, kafası çok açık ve sakin tavırlıydı.
Hiç unutmam, Kaderle yeni tanıştığımız zamanlarda yaptığımız sohbetlerden birinde “keşke Kader kadar güçlü olabilseydim” demiştim. Sonra bunu birkaç kez içimden yinelemiştim. Keşke Kader’e de söyleseydim. Demek o kadar ayırdına varmamışım hislerimin, belki de Kader’in. Ne aptallık!
Gıpta ederdim Kader’e. Söylediklerine tamamen katıldığımdan değildi bu. Bazen çiğ gelirdi düşünceleri. Ama mesele bu değildi, onu anlardım. Düşünceleriyle yaşardı Kader. Ne düşünürse ne söylerse öyle yaşardı. Ne müthiş bir şey… Bir kadın olarak hele… Meseleler netti onun için, irade gösterirdi. Hani o koşullar var ya o “praksis”iyle onları delip geçirdi işte.
Kader’in öldürüldüğü o yaz birlikte çokça vakit geçirmiştik. Yüzme öğrenmek istiyordu. Hem de çok istiyordu. Parası yetmediğinden ancak bir aylık bir kursa yazılmıştı. Her hafta neler yaptığını anlatıyordu o süreçte. Üçüncü haftasında yüzmeyi öğrenememişti, canı sıkılıyordu bu duruma. “Ben yaparım” demişti. Yüzme hocasının kendisine kzıdığını söylemişti. Nasıl olur da yüzme bilmediği halde kendisini hiç korkmadan havuza rahatça atabiliyordu. Yanında kimse olmadığında tehlikeli bir şey olabilirdi. Hocası kendisine yetenekli olmadığını ama cesur olduğunu o yüzden öğreneceğini söylemişti. Sadece biraz sabırlı olmalıydı. Oysa onun zamanı yoktu, öğrenmeliydi hemen.
Sonradan düşündüğümde anladım. İşte Kader tam öyle biriydi. Yüzme bilmese de kendisini suya atardı. Korkmazdı.
Ben Kader’i bir kere daha cenaze töreninde tanıdım. Toprağa veriyorduk. Yaraları, acıları dinecekti. İçim içimi yiyerek, üzerine toprak serilene kadar bekledim. Üzerine ilk toprağı attıklarında rahatladım.
Kader toprağına kavuştuğunda arkadaşları, yoldaşları Kader’i anlatmaya başladılar, anılarıyla uğurladılar. İşte ben o anlardan birinde alaşağı oldum. Yoldaşı Kader’in Suruç’a gidip geldiğini anlattı. Kendisi karar verip gitmiş. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Kader Urfalıydı, bölgede doğup büyümüştü, duygusal bir bağı vardı. Yazdığı mektupta da söylemişti.
“Ben Kobanê’deyim. Bu savaş sadece Kobanê’de yaşayan insanların değil, hepimizin savaşı. Ben de çok sevdiğim ailem ve tüm insanlık için bu savaşa katılıyorum. Eğer bu savaşı kendi savaşımız olarak görmezsek, yarın bombalar bizim evimize düştüğünde yalnız kalırız. Bu savaşın kazanılması bu yoksulların ve sömürülenlerin de kazanmasıdır.”
Hem de dediğim dedikti. Kararlarının doğru olduğuna inanıyorsa yapardı. Yoldaşı Kader’le Suruç’a gitmeden önceki son buluşmalarını anlattı. Kader’in bir kez daha gidiyor olması yoldaşını, eski arkadaşını endişelendirmişti ama Kader yine gitmek istiyordu. Oturup çay içmişler, son kez sohbet etmişlerdi. Gecenin bir saatiydi, ayrılacaklardı. Yoldaşı hesabı ödemek için eline cebini atmıştı. İşte ben bundan sonrasını duyduğumda titremeye başlamıştım, Kader yoldaşını durdurmuştu, “dur” demişti, “benim gideceğim yerde bana bozuk paralar lazım olmayacak”
Anlatamam nasıl şaşırdığımı, sarsıldığımı. Kader, deliymiş. Nasıl bu kadar pervasız olunur, nasıl? Demek Kader her şeyi göze almış! Demek oraya ikinci kere gittiğinde başka şeyler olabileceğini de düşünmüş, demek Kader ölme ihtimalini biliyormuş. Oysa ben naifliğinden, duygusallığından gitti diyordum. 17 kişi el ele sınıra yürümüşlerdi. Üzerlerinde kıyafetlerini ve güzelim yüreklerini taşıyorlardı sadece.
Birkaç gün sadece Kader’i düşündüm. Sonra yaptıklarını, söylediklerini.. Yeniden düşündüm. Meğer Kader ne cesurmuş. Kader ne güzel, ne büyük bir kadınmış…
Kader gibi başka güzel insanlar aramızdan ayrıldı. Tek umudum, tek dileğim onların bıraktıkları değerlere sahip çıkmak olur. Güzellikleriyle, onurlu yaşamlarıyla ışığımız olsunlar. Yanaklarından öper, sımsıkı sarılırım.

Share on Facebook122Tweet about this on Twitter

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir